17 Temmuz 2010 Cumartesi

Karagöz ile Hacıvat

Toygar Mısır'dan hepinize selam söyledi, canım bloggerlar ve bana Berkant ile yaptıkları MSN görüşmesini gönderdi. Biraz küfürlü konuşmuş gençler ama, artık kusura bakmayacaksınız.


Berkant: hacım

Toygar: he canım

Berkant: how are you, how is your keyifs

Toygar: ehhh, yorgun, sersem falan

Berkant: dananın kuyruğu ne durumda

Toygar: yok bir durum, kendiliğinden saçma sapan bir uzlaşma çıktı ortaya

Berkant: vay, pek kendiliğinden olmamıştır o jo

Toygar: peki o zaman şöyle söyleyeyim patronun iradesine karşı mı çıkacaksın

Berkant: çıkmayacaksın tabi ki

Toygar: çıkmadık işte

Berkant: gıcık mı oldun ne bu uzlaşma durumuna

Toygar: ne kadar menfaatçi pis bir herif olduğumu farkettim.

Berkant: niye lan

Toygar: doğrusu bu değildi, bu siyaseten doğrusuydu

Berkant: uzlaşmak iyi bişeydir hacım

Toygar: bir boka yaramaz, sadece satükoyu uzatır

Berkant: bak o kadar konuştuk patron zekası işi başka türlü çözmüş

Toygar: patron zekasının da amına koyayım. ya yine yalnız kalamadım, yine uykumdan uyandırıldım, sikeceğim böyle hayatı

Berkant: beni de çağır hacı ben de sikmek istiyorum onu

Toygar: ben yakalasam, sikeceğim de, yok hep o beni sikiyor, hep arkamda, salak bir film vardı ya kim ki dukun, onun gibi

Berkant: hayır alışkanlık yapacak ibne olacağız yakında

Toygar: ya hayatım işgal edildi, kesinlikle kendimle ilgili bir şey yapamıyorum, her yerden deliniyorum sosyalleştim amına koyayım ya, bu muydu yani

Berkant: istemediğim ne varsa tepemde diyorsun

Toygar: o eski halimden hiç eser yok şimdi diyorum, ızdırap içinde yorgunum şimdi diyorum

Berkant: olm derler ya borç yiğidin kamçısı diye hakikaten kamçı gibi ağlatıyor, hep borçlar yüzünden

Toygar: ortada yiğit yok kanımca, sünepe bir herif var

Berkant: hele seninki daha vahim, kendi iraden dışında oldu

Toygar: hayatımın içine sıçtılar el birliğiyle, kıçım başım oynar oldu

Berkant: şimdiye 40 defa reset yediydi o puşt hayat

Toygar: bütün kurguladığım hayat modeli çöktü, şu halime bak ya

Berkant: kıçın başın niye oynar olmuş ki olm

Toygar: cebimde para olmasına karşın, her türlü 1 sene güvencem olmasına rağmen, doğruyu uygulayamadım da ondan. hoş doğrunun da amına koyayım, hayatımı alamıyorum geri

Berkant: olm bünye kaldırmaz öbür türlüsünü de ondan, bunu da kaldırmıyo hoş sakal bıyık olayı göt başla ilgisi yok

Toygar: abi istediklerini yapamıyorsan hayatta, üstelik imkan ola ola yapamıyorsan, ne anlamı var yaşadığın hayatın, tırsıyorsun çünkü

Berkant: valla hacım ben de benzer şeyleri söylüyorum şu ara kendime ama sanırım azıcık yaşla ilgisi var

Toygar: yaşlandık olm işte, yaşlanmamamız lazımdı ama yaşlandık

Berkant: aynen öyle

Toygar: hadi senin durumun azıcık daha farklı, karın var bilmem nen var, benim hiçbir mantıklı açıklamam yok. üstelik de uzlaşmayı becerebildiğim için herkes çok sevindi. böyle rezillik yok, elalem için yaşar olduk, para için yaşar olduk. sikeyim parasını

Berkant: dramatize etme o kadar

Toygar: doğrusu bu olm, dramatiklik tamamen seçtiğin hayat modelinde

Berkant: seni tutan tek şey bence vefa olm orada, satış olsun istemiyorsun

Toygar: yok yanılıyorsun, beni tutan tek şey para burada, neyin vefasını duyacağım bu gerzek şirkete

Berkant: valla misal benim yerimde olsan, kendi işin olsaydı yani, bitirip gittiydin bence çoktan.

Toygar: peki öyle olsun, bu da daha kötüsü o zaman, lan vefa nedir, birinin sana sormadan aldığı kararları uygulamasına yardımcı olmak mıdır? bana ne amına koyayım ya, mısır fabrika sıçmışmış, başarmışmış, delleniyorum ya, ben nasıl bu hale geldim, şu an resmen başarılı olmaya çalışıyorum, geri kalan herşeyi kabulleniyorum, saçma sapan dertler dinliyorum, çözmeye çalışıyorum, peki bunu niye yapıyorum? tek bir sebebi var.

Berkant: ya hacı birçoğunu yaşadığın ve çalışmak zorunda olduğun sürece yapmak zorundasın zaten ki, değişmez

Toygar: hacıııı, anlamıyorsun, şurada biz hayatla anlaştık, dedik ki, kardeşim 10 saat 12 saat neyse satacaksın dedi hayat bana, ben de karşılığında sana 12 saat istediğin gibi yaşama şansı vereceğim. fifty fifty, ok? ok. eee, geldiğim noktada istediğim hayat için bir dakika yok. her dakika birileri, dert dinlemeler, işgal edilmeler. odamda oturamıyorum sikime göre, anahtar var birilerinde, kapıyı açmıyorum, giriyorlar. şarjını alabilirmiyimler, bilgisayarımda şunu yapamıyorumlar, internete giremiyorumlar, bilmemkimle konuşmam lazım telefonu alabilirmiyimler, bu saatte bu ne uykusular.

Berkant: sen sosyal olarak da işgal altındasın değil mi? bulaşmamalarını niye sağlayamıyorsun?

Toygar: ihtiyacım var çünkü onlara, burada kalıp bu parayı alabilmek için ihtiyacım var, herkesin beni sevmesi gerekiyor, desteklemesi gerekiyor. çünkü tek başına yiyemeyeceğin bir yarrağı yemişsin.

Berkant: niye canım belirli saatlerde seni bıraksalar , hatta herkes kendi halinde kalsa, işe de mi yansıtmaları lazım ille, bu ne zorbalık

Toygar: olm öyle bir hayat yok burada. her gün işten çıkarken iki ayağın bir pabuçta, hadi çıkalım, hadi gel, yeter artık. ulan göndersen, ben gelmiyorum, gidin desen, eve gelmen binbir türlü mesele. araba bulacaksın da, eve gideceksin de, sürü gibi, dinlemek istediğin müzik dinlenmiyor, izlemek istediğin film izlenmiyor, yazı yazmak istiyorsun, rahat bırakılmıyor, gece 11 de geliyor, bilmem kim şunu soruyor? bana mı soruyor? yok. eeee? ya sen bilirsin, sende vardır.

Berkant: olm var ya madem mecburiyetten geçiyor bu zamanlar keşke yer değiştirsek seninle. aradığın her şey bu ofiste valla

Toygar: istanbula gidiyorsun, evin yok. yine insanlarlasın, yalnız kalamıyorum ya,bunalıyorum insandan, her yanda insan istemiyorum kardeşim

Berkant: :) yalnızlıktan patladım hacııııı, bu ne dünya kardeşim böyle

Toygar: herkese merhaba demek zorundasın, alınıyorlar, herkesle hal hatır konuşmak zorundasın, alınıyorlar, herkese ilgi göstermek zorundasın, bekliyorlar.

Berkant: Amına koyayım ya üffffff. ömrünce köşe bucak kaçtığın insan tipleri hayatının orta yerinde

Toygar: ya kendime ait tek bir şey yok burada, anonimleştim. şimdi mesela takriben 10 dakika sonra birisi gelecek, şarjımı getirecek sağol diyecek.

Berkant: üfff

Toygar: şarjımı getirmese, ben film izleyemeyeceğim, o arada mutlaka sağolla yetinmeyecek, bana bir şeyler anlatacak, ben onu ilgiyle dinleyeceğim, hoşuna gidecek bir şeyler söyleyeceğim, sonra defol git diyeceğim. aaa diyecek, niye öyle diyorsun, ya bir git, yalnız kalmam lazım benim.

Berkant: ben insan sevmiiim de

Toygar: aaa, nasıl oluyor o diyecek, anlamaya çalışacak, allahım bu dünyaya ben niye geldim.

Berkant: diyorlardır lan bu oğlan bi tuhaf.

Toygar: ama işte kıçım başım oynadığı için, uzak da duramıyorlar, bir gün çok eğleniyorlar benimle, bir gün böyle saçma sapan şeyler oluyor, beni illa sağa sola götürmek istiyorlar. niye? kimsenin demediklerini söylüyorum, tuhaf tuhaf espriler yapıyorum, bu çok değişik diyorlar, oysa ben ben olamıyorum ki, dünkü muhabbet şuydu mesela, toygar ben evlenirsem düğünümde ne takacaksın? ebenin amı

Berkant: amaaaaan, pöfff

Toygar: ben düğünden nefret ederim, sen gerçekte benim zerre kadar umurumda değilsin, senin düğününe de gelmem, bir bok da takmam diyemiyorsun. kem kem kem, küm küm küm.

Berkant: Lan de gitsin, zamanla alışırlar.

Toygar: ya da top çeviriyorsun, sen evlenemezsin ki, evde kalmışsın.

Berkant: offf, bu daha sert aslında, hahaha

Toygar: lan diyorum, dedim de zamanında, beni seviyor musun dediler, hayır dedim, niye öyle diyorsun oldu, ben sevdiğini biliyorum oldu.

Berkant: offff, kurtuluş yok gibi bir şey

Toygar: dedim ki, beni hiç tanımıyorsunuz, tanıdığınızı zannettiğiniz adam benim %10'um falan. e anlat o zaman kendini dediler. lan bi siktir git

Berkant: hacı çok mu feci tipler yoksa sürekli beraber olmak zorunda olduğu için mi bu hale geliyor

Toygar: sürekli beraber olmak zorunda olduğun için bu hale geliyor, yoksa kendi hallerinde tipler.

Berkant: abi bana ayrı oda yoksa ben giderim de, yani bahane olsun.

Toygar: ayrı odam var, sorun o değil. sorun beraber çalışmak zorundasın, işin düşer habire, zıtlaşırsan, hayatın zindan olur, başarısız olursun

Berkant: ya anlamadığım o, çocuk mu bunlar?

Toygar: kimse kendi götünü toplayacak durumda değil.

Berkant: farzetsinler ki herkes akşam kendi evine gidiyor iş çıkışı.

Berkant: işte iyi olun, akşam görüşmeyin, noolur ki?

Toygar: sıkılıyor abi vatandaş. sen de gel

Berkant: e sıkılan görüşsün

Toygar: bensiz sıkılıyorlarmış, içlerine sinmiyormuş, bensiz olmazmış.

Berkant: haydaaaaaaaaaa, ben de sizinle sıkılıyorum, bu ne sosyal sorumluluk.

Toygar: olm her şeyi şaka sanıyorlar, oysa ben hiçbir şeyde olmadığım kadar ciddiyim.

Berkant: latdan anlamıyor bunlar demek ki.

Toygar: başka türlü bir hayat yok, hafsalaları almıyor, çocuk gibiler zaten

Berkant: küserler de bunlar

Toygar: tabii, hiç şüphen olmasın.

Berkant: aboooo

Toygar: olm hep diyorum ya, insanın türdaşıyla kuracağı tek doğru iletişim biçimi duyguya dayanır. saygı duyarsın, seversin, acırsın, üzülürsün. bizde bunlar yok, çıkar ilişkileri var, insanı bir arada tutan şey duygu değilse, çıkarsa, bu dünyanın en çekilmez şeyidir.

Berkant: özellikle bundan kaçınmaya çalışıyorsan.

Toygar: biz burada, 6 kişilik bir çıkar örgütü kurduk, hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için. amaç ne? herkesin güvenliği. nato. bu ne demek? tek başına acizsin demek.

Berkant: farkındalar ama rahatsız değiller anladığım.

Toygar: tabii ki, hepsi farkında, patronlar da farkında, söylüyorlar da zaten, siz çete oldunuz diye. yüzümüze karşı değil ama duyuyoruz biz. burada hayatta böyle kalınıyor.

Berkant: sen de çete beşı ol, yönet amına koyiim. müstahak bunlara, kur oyununu olm. yaparsın istersen.

Toygar: ben çetenin beyniyim mecburen, ama çete bu, biri lider olur, biri düşünür, biri savaşır, biri propaganda yapar. ya oyun falan kurmak istemiyorum.

Berkant: naapcan olm çaren mi var?

Toygar: ayrıca kursan ne olacak, ister istemez kuruyorsun zaten ama, iş adam olmakta, çete olmakta değil. çıkar örgütü bu, başka bir şey değil, benim gibi biri de bu örgütte. lan hayat, senin ağzına sıçayım. aslında bakarsan görevlerimiz de iş tanımlarıyla örtüşüyor. ben planlamacıyım, düşünüyorum. satışçı lider, parayı buluyor, vazgeçilemiyor, depocu cephaneyi koruyor, yeri geliyor yok ediyor. yani biraz fazla benzetmenin büyüsüne kapıldım ama her neyse, ben daha önce de dediğim gibi, insanın tek başına yapabildikleri işlere değer veririm. insan tek başına düşünür, tek başına çalışır, tek başına üretir, ama insan tek başına yönetemez, sömüremez. bak şimdi şarjımı getirmedi ya, benim şarjım da yarım saat sonra bitecek ya

Berkant: ee?

Toygar: kafanı takacaksın ister istemez, gideceksin şarjını alacaksın, e ne oldu, ilişki kurdun gene, yalnız kalamadın, uçamadın kaçamadın, düşünemedin, uyuyamadın

Berkant: vermesen olmaz, küser müser.

Toygar: kafan takıldı. neyse şarjım geldi, anahtarla kapım açıldı, bana iyilik edildi, ben kalkıp açmak zorunda kalmadım kapıyı, gelindi, oda niye bu kadar sıcak dendi, klima çalıştığı halde dendi, yeterince çalışmıyordu çünkü klima,

Berkant: kızgınım deseydin

Toygar: ne yapıyorsun dendi, oturuyorum dendi, e niye gelmiyorsun, beraber oturuyoruz dendi, yok dendi, suratsız dendi, suratsızım dendi, anlatabiliyor muyum, kurtaramıyorsun kendini.

Berkant: anahtar niye var hacı, gerçi ne fark eder ki

Toygar: ben uyanamıyorum sabahları, onlar da girip dürtüyorlar.

Berkant: bi tavır koysan on katı ilişki geri alıyorsun resmen ya, tavır koymamak daha faydalı nerdeyse.

Toygar: mesela az önce kapı çaldı, Atilla Bey bir duble rakı istiyor varsa dendi, tamam dendi, buyrun sizde gelin dendi, yok dendi, rakı verildi.

Berkant: köy yeri

Toygar: olm kaçış yok, no way out, ki bilirsin ben insanları kaçırmakta iyiyimdir.

Berkant: işte zor anlaşılan kısım o zaten, mecburen mecburen.

Toygar: yapılamamasının sebebi basit, ihtiyacın var.

Berkant: şöyle daha adice yaklaşsak olaya, kimin kime daha çok ihtiyacı varsa kuralları o belirlesin

Toygar: birincisi, adilce yaklaşmak yerine adice yaklaşırsak olaya, kalenin birini daha kaybederiz. ikincisi mesele kurallar değil yeğen, mesele bir arada olmak zorunda olmak.

Berkant: olm eğer sana çok ihtiyaçları var ve sana iş içinde tavır yapmayı göze alamazlarsa akşam senin kurallarını da kabullenirler. sonuçta bu durumu da bir çıkar ilişkisine çevirmek gerek.

Toygar: evet ama bu adil olmaz,

Berkant: madem geçer akçe bu

Toygar: ben bunu da takarım kafama, bilirsin ben, bana yapılanın fazlasını vermeden rahat edemem.

Berkant: laftan anlamayanın hakkı kötektir olm.

Toygar: bazen öbür yanağını da dönersin.

Berkant: daha nereni döneceksin olm ya, düzgünce söyle yok, laf sok şaka olsun, bilmem ne, bilmem ne, ebenin amı. azcık yalnız kalmak istemek bu kadar büyük günah olmamalı ya.

Toygar: hacı gece yarısı, sigarasız veya çakmaksız kalıyorsan, ve bunları dışarıdan alamıyorsan, bir gün sen isteyen olursun, bir gün de sen istenen olursun. bunun kaçarı yok, Rotterdam mı lan burası hahaha

Berkant: hahaha, lan olm bi ateş istedik diye hemen yüz göz mü olmalyız, ortası yok mu amına koyayım ya

Toygar: ya rezalet, tam rezalet, mesela klima da püfür püfür oldu şimdi, oda buz gibi, neden, biri geldi söyledi diye, hahaha

Berkant: offf hahaha

Toygar: kapı çaldı gene, kesin biri çağıracak. hahaha, telefonumu istedi biri, Türkiye'yi arayacakmış, ver kurtul, ver kurtul.

Berkant: sen bence devrim yapamıyorsan revizyonist takıl. olm sürekli onlar istiyor bu nasıl iş?

Toygar: yalnız kalmak isteyen benim olm, onlar değil ki. hatta bana bozuluyorlardır, hiç gelmiyorum çaylarını içmiyorum diye.

Berkant: günahkar seni, yalnız kalmak isteyen şeytan

Toygar: yalnızlık allaha mahsustur olm

Berkant: seni suratsız lanet asosyal, seni tuhaf seni.

Toygar: ağzı büzüşesiceyim olm ben

Berkant: hahaha, topaç olsan daha mı iyi lan, hahahha

Toygar: sibop en güzeli

Berkant: bozuk sibop

Toygar: ossurdukça hava kaçırıyom değil mi, doğru diyorsun

Berkant: kusmak ister misin

Toygar: istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum ki, istesem ne, istemesem ne

Berkant: iyi tarafından bak olm

Toygar: peki, bakayım

Berkant: en azından ne istediğini biliyorsun

Toygar: bana bu kötü tarafı gibi geldi ama neyse

Berkant: bildiğin için öyle

Toygar: hay senin amına koyayım, kapı

Berkant: naapim olm hayat boktan ben onun yalancısıyım

Toygar: telefon geri geldi, alacak verecek bir şey kalmadı ha yok belki rakı gelir daha hahaha

Berkant: valla kapın hiç durmuyor resmen. bütün olan bitende ilahi bir irade görüyorum. neyden şikayet edersek üstümüze üstümüze geliyor.

Toygar: hikmetinden sual olunmaz ki

Berkant: yok canım kendimize vuruyorum, en temiz biçimde, yoksa iş Murphy'e varır maazallah.

Toygar: olm allah yakalamış edi ile büdüyü kaçırıır mı eğlenceyi

Berkant: hahahaha, ya yerlerimiz değise noolur ki

Toygar: hiç olur mu

Berkant: valla bi allahın kulu gelmez kapına

Toygar: hahaaha

Berkant: patron bile yok, kırk yılda bir müteahhite he diyeceksin o.

Toygar: iyi de sıkıntı şu ki, para da yok.

Berkant: para istemiyoruz olm. o borcumuz var diye

Toygar: borcumuz niye var hacı

Berkant: yerler değişecek o ara borçlar da gidecek

Toygar: haaaaaaa, o da güzelmiş, tanrıdan diledim bir dilek aman aman diyorsun yani

Berkant: hahaha, he birbuçuk

Toygar: iskender değil lan bu, dilek.

Berkant: bonuslu dilek olm ne yani çok mu?

Toygar: az mı? hıdırellez de geçti. hızır ile ilyas buluşuyor mu acaba harbiden?

Berkant: buluşuyor zaar

Toygar: bence makul dileklere bakıyorlar ama, böyle saçma sapan dileklere allahlarından bulsunlar diyorlardır.

Berkant: olm zaten allahtan bulmuşuz ve bence gayet aklı selim dilekler bunlar, meselenin özünü idrak etmiş dilekler.

Toygar: madem ki buldun sus olm, daha ne aranıyorsun

Berkant: lan işte bulduk bitti, hahaha, sobe

Toygar: oyun niye bitmedi peki hacı?

Berkant: işte dilekler kabul olunacak daha.

Toygar: hahahha, kesin kabul olur canııııım, secret hesabı

Berkant: yeterince istersek, hahahahah

Toygar: ama adamlar diyor abi, olumsuz düşünme, beynin neyi düşünürsen onu çağırır

Berkant: hiç düşünür müyüm hacı, bana ne kadar uzak bir kelime.

Toygar: düşünmüyor musun, vah vaaah.

Berkant: hiç olur mu?

Toygar: olmaz di mi

Berkant: olur mu hacı, hiç olur mu

Toygar: her halde olmaz

Berkant:"hiç" olur mu ? zaten hiç

Toygar: hiç olmaz

Berkant: yani

Toygar: bence bmc

Berkant: şiştim kaldım şimdi valla

Toygar: hık diye kalırısın işte öyle

Berkant: tüm dağıldım gittim

Toygar: mesele dağılıp gitmek değil yeğen, mesele toparlanmak.

Berkant: toparlanıyorum hemen, hal böyleyken telefunken.

Toygar: saba çok iyi televizyon

Berkant: itt den başka tanımam

Toygar: sony de iyi diyorlar

Berkant: grundig gerçeği var asıl

Toygar: tabi tabi yenilerden de Samsung'u unutmamak lazım. yan taraftan makber çalıyor valla, rakı gitti gelmez. hahahaha

Berkant: hahaha, demedim mi ibrahim

Toygar: sevinsem mi üzülsem mi bilemedim fikret bey

Berkant: sevin ibrahim sevin, o rakı yarım piç olur

Toygar: doğru söylüyorsunuz fikret bey

Berkant: bizim oğlan alkolsüz bira da getirmeye başlamış

Toygar: bira saçmaydı, alkolsüzü dangalaklık abi. dikkat et paracıklarına

Berkant: tadı da neredeyse aynı üstelik

Toygar: valla biranın tadından nefret eden biri olarak, sadece işlevsel bulmadığımı söylüyordum, alkolsüzü duble gereksiz.

Berkant: katılıyorum size

Toygar: yani, git gazoz iç değil mi hacı

Berkant: niğde gazozu misal

Toygar: heeee en kral bir şey, ithalat derdin de yok

Berkant: yerli malı, yurdun malı

Toygar: çok ulusalcı gördüm sizi Berkant Bey

Berkant: lütfen olayı çarpıtmayalım

Toygar: çarpıtmayıp ne yapalım

Berkant: çarptıttıralım

Toygar: çok ahçı kılıklısınız Berkant bey, maşa elinizi yakmasın

Berkant: bana eli maşalı mı demek istiyorsunuz Toygar bey

Toygar: kasımpaşalı demek istiyorum Berkant bey

Berkant: hem ulusalcıyım, hem kasımpaşalıyım hem eli maşalıyım bilim bakalım ben kimim Toygar bey

Toygar: Karagöz

Berkant: gözün kör olmasın emi

Toygar: hacıvatlar siksin seni

Berkant: ahlak süküt etmiş.

Toygar: anaaa telefon çalıyor, rakıya çağrılıyorum, gerçi açmadım telefonu.

Berkant: ne kadar kaldığını sor

Toygar: açar mıyım lan?

Berkant: şimdi gelirler olm kapına, niye açmıyor bu oğlan, ldü mü, kaldı mı?

Toygar: yok gelmezler, uyumuş derler.

Berkant: hacivatla karagöz neden öldürüldü hacı

Toygar: çok konuştular zannımca

Berkant: e birbirleriyle konuşuyordu bu ustalar

Toygar: halk da dinliyordu ama bunları

Berkant: e kumanda ellerindeeee geçsinler başka kanala.

Toygar: kumanda halkın elinde hacı, öldürenlerin değil

Berkant: halk dinlemesin işte

Toygar: halk dinliyor işte, sen olsan, hakla mı uğraşırsın, konuşanlarla mı?

Berkant: katillerr

Toygar: eli kanlı cani olm hepsi

Berkant: allahlarından bulsunlar

Toygar: amin, bizi de bir öldüren olsa, o da allahından bulsa, fena mı?

Berkant: hahaha temiz iş çıkaracaksa

Toygar: acı yok rocky acı yok.

Berkant: dının dııı dının dııı

Toygar: kaplanın gözü girsin götüne

Berkant: mısır seni bozmuş, hahaha

Toygar: çok terbiyesizleştim, bildiğin gibi değil.

Berkant: ben seni böyle mi gönderdim la gurbet ellere

Toygar: yok kravatımı ellerinle bağladın, sinek kayıyordu yüzümden, ula hamiyet ne bu vaziyet dedim kendi kendime, bu ne rezalet ne bu eziyet.

4 Temmuz 2010 Pazar

Huzur vs. Başarı

Sessizlik ve sakinlik arar oldum Afrika'da. Resmen huzur arıyorum. Tuhaf değil mi, insan az gelişmiş memleketlerde doğayla daha bir baş başa sessiz sakin yaşarım sanıyor. Rotterdam'dan gelen bir arkadaşım da orası için çok sessiz sakin her şey yerli yerinde demişti.

Aslında işin aslı sanırım şu. Doğada ya da şehirde, kalabalıkta ya da tek başınalıkta, sessizliğin, sakinliğin kaynağı insanın tek başına başarabildikleri belki. İnsan tek başına da olsa tek başına kendini çaresiz hissetmiyorsa, başka birilerine ihtiyaç duymuyorsa sakin kalabilir. Rotterdam'da insanın insana ihtiyacı yok. Kendini çaresiz hissetmiyor yalnız başına. Sorun az çıkıyor, çıkan sorun da bir telefonla çözülüyorsa, ve bireysel bir tercih olarak insan tek başınalığı seçmişse, Rotterdam'da başı ağrımıyor. Öte yandan Kahire'de insanın yalnız kalması mümkün değil. Buna sen cesaret etsen, başkaları edemez. Burada insanın insana ihtiyacı var.

İnsanları bir araya getirip bir arada tutan şey insanın yetersizliği ve çaresizliği ise, sevgi, saygı, hayranlık, kendini geliştirme falan gibi başka sebepler çok ikincil öneme sahipse, bu bir aradalıktan daha sevimsiz bir şey de yok bana göre. Çünkü bu katlanmayı getiriyor. Sevmediğin birine ihtiyacın olduğu için katlanıyorsun. Bir tür bedel ödüyorsun. İstediklerin olsun diye sen de başkalarının istediklerini yapmaya çalışıyorsun. Al gülüm ver gülümcülük oynuyorsun. İnsan ilişkileri bir ticarete dönüşüyor, istekler pazarlık konusu oluyor. "Tamam sen bunu yaparsan ben de bunu yapacağım."

Oysa insanları bir arada tutan şey duygular olmalı. Sadece sevdiğin için durmalısın birinin yanında, sadece saygı duyduğun için söylediklerini dinlemelisin. Çaresiz olduğun, ihtiyaç duyduğun için değil. Çünkü eğer saygı duymadığın birinin söylediklerini dinlemek çoğunlukla saçmalıklara katlanmak demek. Çünkü sevmediğin birinin yanında durmak çoğunlukla sıkılmak demek. Tüm bunların sürekli farkında olmak ise, her dakika kendine çaresizsin, yalnız başına bir hiçsin diye haykırmak demek.

İnsanlığın bir aradayken sorunları çözmek için bulabildikleri en iyi yöntem ortalama kullanmak. Üç kişisiniz mesela, aranızdan biri sinemaya gitmek istiyor, diğeri evde kalmak istiyor, diğeri de bir kafede kahve içip muhabbet etmek istiyor; çözüm bellidir, evde kahve içip muhabbet ederek film seyredilir. Güya herkesin istediği olmuştur, ama aslında kimsenin istediği olmamıştır. Bunu dillendirdiğinizde sizi uyumsuzlukla suçlayacaklardır, bana inanabilirsiniz.

Mesela tam ben bu yazıyı yazarken, iki kişi kapımı çaldı, oturacağız biz senin evinde dediler. Ya dedim ben size yarına kadar görüşmeyelim yalnız kalmak istiyorum demedim mi, dedin de dediler, biz de burada oturmak istiyoruz. Ben yazıyı bıraktım, gereksiz bir kaç televizyon programı seyrettik, sonra ben uyudum, onlar da gitmiş. Kaba mıyım ben şimdi? Kuşkusuz evet. Misafir varken uyunur mu? Misafir de edepsiz mi? Kuşkusuz evet. Böyle misafirliğe mi gelinir? Küsmece darılmaca var mı? Tabii ki yok. Burada küsmek yürek ister, yarın işin düşer.

Ülkeler, teknolojiler geliştikçe insanlar yalnız yaşamaya başlıyorlar. Bu çok ciddi bir eleştiri konusu. Aynı apartmandaki komşunu tanımıyorsun, çünkü komşunun külüne muhtaç değilsin artık. Yani bu doğal bir sonuç. Sosyallikten bir menfaatin yoksa, kim kimin ağzı kokusunu çeker? Ne uğraşacaksın elalemin tribiyle, afrasıyla tafrasıyla. Orada bilgisayar var, sorun çıkarmıyor, ne dersen onu yapıyor.

Diyorlar ki, teknoloji sevgisizliği getiriyor. Teknoloji sevgisizliği getirmiyor, sadece var olan sevgisizliği gün ışığına çıkarıyor. İnsanlar rest çekebiliyorlar rahatça. Açık konuşalım tarih boyunca zaten kimse kimseyi öyle gerçekten sevmedi. Kimsenin yüreği 3 4 kişiden fazlasını almıyor. Kalanı sahtekar uyum parodilerinden ibaret. Ben bunları açık açık söylüyorum insanlara, anlamıyorlar şaka sanıyorlar. Diyorum ki, aslında siz benim özel hayatımda hiçbir önem taşımıyorsunuz, hiçbirinizi sevmiyorum. Aynı işte çalışmasak yüzünüze bakmam. Aşkolsunlar sarıyor dört bir yanımı. Olmasın kardeşim, aşk olmasın. Olmaz da zaten durup dururken. Ya patolojik bir şekilde ikna edersin kendini bilmemkime, ya da gerçekten özel bir bağ oluşturur hayat size. Hayat özel bir bağ oluşturduysa, kimse kolayına bozamaz bunu, ama yok patolojik bir durumsa, "ben ne çok aldanmışım meğer" diye Candan Erçetin şarkıları söylersin kendi kendine. Aldandığın doğru da kim aldattı seni, kendin mi, karşındaki mi?

Bana göre insanlar ikiye ayrılır, huzur isteyenler, başarı isteyenler, ben huzur isteyenlerdenim dedim geçenlerde. İyi de sen başarılısın dediler. O yüzden huzursuzum dedim.

Sana bir iki hafta önce bir çok tepeden baktım Aziz İstanbul. Ama bir tatlı huzur almaya gelemedim Kalamış'tan. Çünkü yaklaşık 8 ay önce huzurumu sattım, 2 sene sonra geri alırım diye. Kalamış değildi artık, Kıraç ve Hadımköy'dü benim mekanlarım. Adalar, modalar değildi, büyüğünden küçüğüne çekmecelerdi.

Çekmeceler sıcaktı, çekmeceler trafikti, dolmuş sırasıydı. Oysa ben Sultanhamam'dan boğazı ve Haliç'i görüyordum, vapurda çay içip simit yiyordum sabahları. Dahası Çekmecelerde olduğuma bile mutluydum, Kahire'den iyiydi. Yoksa mutluluğumun katili görecelilik miydi?

İlk Mısır'dan döndüğümde herkese Mısır sapsarı diyordum, bu sefer de Türkiye'den daha iyi olan sadece 2 şey var Mısır'da dedim. Biri meyveler, diğeri Kızıldeniz. Ama asıl güzel şey Mısır'da kazandığın paraydı.

Yemeksepeti'nden eve yemek söylerken dikkatimi çekti, Chili's Türkiye'de de varmış. Kahire'de yer gök Chili's. Girdim sitelerine menülere baktım. Neredeyse herşey aynıydı, fiyatlar hariç. Türkiye'de 40 TL olan Fajita Trio'yu ben orada 25 TL'nin altına yiyordum, kira ödemiyordum. 2.5 litre kola 1.6 TL, bir paket Marlboro 2.5 TL idi. fiyatların yarı yarıya olduğu yerde kazancım 3 katıydı. Peki değer miydi? Huzurun değeri bu kadar mıydı?

Ben kendimi mi kandırıyorum, ben de mi huzurdan vazgeçtim yoksa? Sanmam, ama huzurun da bir finansmanı var. Hesap basit; 2 sene sıkıntı çek, sonraki 5 sene rahat yaşa. Peki bu doğru mu? Şu an doğru geliyor, ama asıl gerçek döndüğümde ortaya çıkacak: "Hayat algılandığı gibi yaşanır, gerçekse çok sonra ortaya çıkar."

Bu gece kan ter içinde uyandım, klima şalteri attırmış, odam olmuş hamam. Yok böyle bir sıcak, dışarıda terlememenin tek bir yolu var: Eylemsizlik. İnsan yemek yerken terliyor, çay içerken terliyor. Çay harareti alırmış, yalan. Sıcak olan ne yersen ye, ne içersen iç, mutlaka terliyorsun. Gölgede 45 derece ya, sıkıyorsa terleme. Düzgün uyku bir şaltere bağlı, o şalter atmazsa uyursun, atarsa uyanırsın vıcık vıcık. Az gelişmiş ülke düzeninde o şalter 2 gün atmazsa, 3. gün atar.

Peki huzur nerede Rotterdam'da mı Mısır'da mı? Peki ya Aziz İstanbul? Allah Rotterdam ile Mısır'ı yaratmış ki, İstanbul'un kıymetini bilesin. Benim gibi kıymet bilmezlere duyurulur.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Bir Deli Saçması: Babası Kim Bu Piçin?

Hayatımın elimden kaçtığı günlerde hep Allah’a bırakırım işleri. Hayatım boyunca da bu böyle oldu. Üniversite sınavına girdim. Sonrası hayırlısıydı benim için. Hangi okula gidip hangi şehirde yaşayacağımı, mesleğimin ne olacağını Allah’a bırakıverdim. Elimde değildi çünkü, sorumluluğu Allah’a yıkmak işime geliyordu. Sonra okul bitti, biraz debelendim, iş bulamadım. Yine pelesenk oldu dilime hayırlısı. İş buldum sonra ayrılmak istedim. Ama ayrılınca ne olacak sorusuna cevap veremedim. Hayırlısıyla gittim işe, hayırlısıyla geldim. Hayırlısıyla sıkıldım, ne zaman bitecek bu iş hayırlısıyla diye sordum. Cevap da yine basitti, hayırlısı ne iseydi hakkımda o olsundu. Sonra işi bıraktım bir şekilde, büyük şehre geldim. Ne yapacağımı bilmiyordum. İş aradım, hayırlısıydı yine ağzımdaki. Bir iş buldum, hayırlısıyla işe gidip geldim. Bir sene sonra kovuldum işten, belki de kovdurdum kendimi. Şimdi ne yapacaktım? Tabii ki hayırlısıyla iş arayacaktım. 1 ay sonra aynı şirketin farklı bir bölümünde işe geri alındım. Hayırlısı buydu demek ki. 1 sene sonra ruhum sıkıldı yine. Bu sefer istifa ettim. Kabul edilmedi. Ne yapacaksın ayrılınca sorusuna verdiğim hayırlısı cevabı karşısında, hayırlısı bu demek ki otur oturduğun yerde cevabına verecek cevap bulamadım. Oturdum hayırlısıyla. 3 sene sonra da Mısır’ a git dediler. Gitmem dedim. Niye gitmiyorsun dediklerinde, verebildiğim cevap istemiyorumdu. Israrlar sonunda hayırlısı demeye başladım. En sonunda Mısır’a geldim. 6 aydır falan Mısır’dayım ve son 2 aydır buradan kurtulmaya çalışıyorum. Niye diyorlar, bence sizin için de benim için de en hayırlısı bu diyorum. Ben bu işi beceremiyorum diyorum, kim diyor diyorlar, ben diyorum diyorum, gülüyorlar. Hayırlısı diyorlar. Hayırlısı diyorum. Ama değişmiyor durumum.

Günlerce, aylarca, yıllarca hayırlısı ile yatıp, hayırlısı ile kalkan adam yine hayırlısının eline kalmaktan rahatsız oluyor. Peki ama neden? Çünkü hayatı üzerinde söz söyleyemiyor, çekip gidemiyor, gelecekten korkuyor, hayattan korkuyor. Hayırlısı da canını yakıyor ama, hayatı hakkında sözü olmayan bir adama hayırlısı dışındaki alternatif seçimler 1 boy büyük geliyor.

Susuyorum. Konuşmuyorum. İçime kaçıyorum. Kendimi suçluyorum. Bazen göğe çıkıp yerdeki halime bakıyorum. Oradan baktığımda kendimi suçlamaktan vazgeçiyorum, seçimimin rasyonel olduğunu düşünüyorum. Ama gönül ferman dinliyor mu hiç? Umurunda mı rasyonellik gönlümün?

İyi kötü yuvarlanıp gidiyoruz bir taraftan, belki de böyle oluyordur bu işler. Ama kendimi böyle başarısız ve çaresiz hissettiğim gerçeği hala dimdik ayakta. Peki neden böyle hissediyorum? Çünkü kontrol edemiyorum. Kontrol edemediğin bir şey için başarıdan ya da başarısızlıktan söz edilebilir mi? Sanmam. Peki kontrol edemediğim bir iş sonunda gerçekleşen bazı işler nasıl gerçekleşti? Demek ki kontrol var ama kontrolsüz işler de oluyor. Demek ki, bir yandan kontrol edebildiğim kısımları artırıp, diğer yandan da kontrol edemediğim şeyleri azaltmalıyım.

Kontrole mi geldik yine? Bilincim yine döndü dolaştı, kontrole geldi. Çevremde dönen olayların seyrini belirlemek, kendi kaderimi kendim belirlemek istiyorum. Kavgam kaderle mi yani benim? Yazılmışı değiştirmeye mi çabalıyorum, kendim yazıp kendim oynamak mı istiyorum? Evet, bunu istiyorum. Neden bunu istiyorum? Çünkü kibirliyim. Yazılmışa razı olmuyorum. Yazılmışı değiştirme gücüm olduğuna inanıyorum. İstediğim gibi yaşamaya layık olduğumu düşünüyorum. İyi de kendi kendime bunun kararını nasıl verebiliyorum? Samanyolu galaksisinin sıradan bir güneş sistemindeki kokuşmuş bir gezegenindeki 6 milyar insandan biri değil miyim en nihayetinde? Evet öyleyim, hepimiz öyleyiz. Peki bu kibir nereden geliyor?

Bu yaman çelişki nasıl olabiliyor? Nasıl bir yandan oldukça sıradan biri olduğumu düşünürken, bu sebeple hiçbir büyük idealin peşine takılmamışken, bir yandan da kendime layık gördüğüm hayatı yaşamadığımda bu kadar şikayetçi, isyankar olabiliyorum. Çünkü potansiyelime inanıyorum. Potansiyelim kibrimi doğuruyor, gerçeklerse kibrimi ağlatıyor. Bakıma muhtaç bir bebek benim kibirim, potansiyelim de annesi. Ne ölüyor bu bebek, ne büyüyüp okula gidiyor, ne de adam olup evine ekmek getiriyor.

Babası kim bu piçin? Neden hiç ortalarda yok? Nerede şimdi?

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bir Deli Saçması: İnsanı Sefalet Değil, Suçluluk Duygusu Öldürür

Her yer karanlık, her yer dumanlı. Neredeyim ben, ne işim var burada? Neden kalkıp gitmiyorum? Oysa gidebilirim sanki.

Garip bir kumarhane burası, hangi kumarhanede satranç oynanır ki? Masanın üstündeki tavanda yanan tek bir 40 mumluk ampulle aydınlanan dumanlı bir ortamda satranç oynuyorum. Oysa ben satrancı çok kötü oynarım. Neden oynuyorum ki bu satrancı? İnsan kötü oynadığı bir oyunu neden oynar? Hayır yenmek, yenilmek de değil sorun. Sorun oyunun hakkını verememek. Tamam satrancı bırakalım poker oynayalım o zaman diyorlar.

Pokeri de kötü oynarım ki ben. Ben blöf yapmayı beceremem. Hatta blöf yapmayı hak edenin kazanamaması olarak gördüğümden, yapmayı da sindiremem içime. Ulan peki sormazlar mı adama bilinmezlik üzerine kurulan bir oyunu da beceremiyorsun, her şeyin ortada olduğu oyunu da beceremiyorsun, kalk lan masadan. Demiyorlar. Kaybediyorum, kalkmak istiyorum masadan. Olmaz diyorlar. Satrancı kaybettin, pokerde de iyice kaybet, bundan da sıkılınca zaten rulet oynayacağız, rulet için pek bir beceri gerekmez, bakarsın o zaman kazanırsın diyorlar. Diyorum ki, hani yenilen güreşçi doymazdı güreşe, neden doymayan ben değilim de sizsiniz. Eğer diyorlar, oynadığın kumarsa, kibre kapılıp, dolmuşlara binip, kendine güvenip oturduysan masaya ve kaybediyorsan sürekli, donuna kadar almadan kimse bırakmaz seni. Oysa güreş er meydanında yapılır. Saklısı, gizlisi, hilesi hurdası yoktur. Hak etmeyen istediği kadar saplantılı bir şekilde hak ettiğini düşünsün, kazanamaz.

Eee diye soruyorum, şimdi ne olacak peki? Donuna kadar alacağız, sonra bırakacağız diyorlar. Almadınız mı her şeyimi, hem kötü oyuncuyla oynanan oyundan ne zevk alıyorsunuz ki? Zevk için değil, kazanmak için oynarız biz diyorlar. İyi de benden çok bir şey kazanamazsınız ki diyorum, aza tamah etmeyen çoğu bulamaz diyorlar. Vaktinizi ziyan ediyorsunuz diyorum, daha yüklü bir oyuncu olsa sırada, seninle niye uğraşalım diyorlar. Her şeye bir cevabınız var diyorum, o yüzden kazanıyoruz diyorlar. Beni yeniyorsunuz belki ama, aslında kazanmıyorsunuz diyorum, ilgilenmiyorlar.

Peki diyorum, kağıtlara bile bakmadan her oyunda pas desem ne yapacaksınız? Sen onu yapamazsın diyorlar. Ya yaparsam diyorum. Sen bu dediğini yapmayı becerebilirsen, onu da o zaman düşünürüz diyorlar. Neden bunu yapamayacağımı düşünüyorsunuz diye soruyorum. Çünkü diyorlar, sen adil bir dünya isteyecek kadar kibirlisin. Nasıl yani diyorum, ne alakası var? Biz diyorlar, en başından beri senin içindeki kibre güveniyoruz, seni bu masaya getiren de bu kibir, senin bu masadan kalkmanı engelleyen de bu kibir. Yani diyorum, size göre ben, kendimi akıllı sanan bir salak, becerikli sanan bir sakar ve yetenekli sanan bir hödüğüm öyle mi? Yooo diyorlar, sen sana zekisin dendiğinde, zeki olduğunu düşünen bir salak; beceriklisin dendiğinde, becerikli olduğunu düşünen bir sakar ve yeteneklisin dendiğinde, yetenekli olduğunu düşünen bir hödüksün. Ne farkı var ki diyorum. Tüm bu sıfatların bir ölçüsü yok diyorlar, 2 litrelik bir şişeye sen 4 litresin dedin diye 4 litre olmaz, yarım litresin dedin diye de yarım litre olmaz. Yani sen kendini bilmezin birisin diyorsunuz. Aynen öyle diyorlar. Peki diyorum, madem benim kaç litre olduğumu biliyorsunuz, niye bana ya az koyuyorsunuz, ya çok. Biz diyorlar senin kaç litre olduğunu bilsek, seninle niye satranç, poker, rulet falan oynayalım? Kaç litre olduğumu görmek için mi oynuyorsunuz benimle? Evet, ama içini doldurmak için değil, içini boşaltmak için kaç litre olduğunu bilmek istiyoruz diyorlar. Peki içimin boşalıp boşalmadığını nasıl anlıyorsunuz, belki de tamamen boşalttınız içimi diyorum. Kibrinden anlıyoruz. Hala teslim olmuyorsun, yapmaya çalıştığın sadece oyunu bozmak, çünkü kaybedeceğini düşünüyorsun. Yani henüz kaybetmedim öyle mi? Aynen öyle. Yani hala kazanabilirim, öyle mi? Aynen öyle. Peki neden kendimi fena halde kaybetmiş hissediyorum? Kibrin yüzünden diyorlar. Hangi kibir yaaa diye bağırıyorum. Sen kendini sıkıntı falan çekmeden, rahat rahat yaşamaya layık hissediyorsun diyorlar. Layık değil miyim peki diye soruyorum. Bunu sen belirleyeceksin diyorlar. Nasıl diye soruyorum?

Bak diyorlar, sabahtan beri konuşuyoruz, sorduğun her şeye düzgün düzgün cevap veriyoruz, sen durumdan çok rahatsız olduğun halde hala kaçmaya çalışmıyorsun, sadece gitmen için bizim onayımızı istiyorsun. Bizim onayımızı aldığın anda kendini aklayacaksın çünkü. Bizim onayımızı almadan gidebilirsin aslında. Seni zincire vurmadık, her yer bodyguard da kaynamıyor. Ama kaçarsan kendini aklayamayacaksın, başına gelecek her şeyin sorumlusu sen olacaksın. Bu sorumluluktan korktuğun için kaçamıyorsun. Bu sorumluluktan korkuyorsun, çünkü bu sorumluluğun sonunda kibrinin zarar görme ihtimali var. Kendi kararını kendin verip de, tüm sorumluluğu almaktansa, sorumluluğu paylaştırmak işine geliyor. En nihayetinde insanı sefalet değil, suçluluk duygusu öldürür.

14 Şubat 2010 Pazar

Söyleyecek Çok Şey Var Ruhi Bey

Söyleyecek çok şey var, belki de yok. Belki nothing is new under the sun, belki de şimdi yeni sözler söylemek lazım cancağızım. Sanırım ben konuşmamayı seçtim. Organize İşler'de Erdal Tosun hiç konuşmaz da sorarlar bir gün sen niye hiç konuşmuyorsun diye de o da zamanında çok konuşurdum hiçbir faydasını görmedim der ya öyle belki de. Bilmiyorum açıkçası, hatta bilmek istemiyorum. Biraz yoruldum galiba. Böyle uzun uzun konuşacak birini aramaktan, ilgiyle can kulağıyla dinleyebileceğim beni dinlemekten sıkılmayacak birini aramaktan sıkıldım. Hep aynı şeyleri düşünüp hep aynı notalarda gezmekten usandım galiba. Hayır ne olacaktı ki, ne bekliyordum , Brezilya mı? Yok değil.


Ne peki,

Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi


Yok değil. Neden susuyorsun diyorlar, konuşmak istemiyorum diyorum, genel olarak mı yoksa bizle mi konuşmak istemiyorsun diyorlar, genel diyorum. Lan geneli mi var bunun. Bülbülü öttüren gül değil midir yani. Kendimi kısır döngümü yıkamazken yakalayıp sürekli bundan şikayet ederken buluyorum. Ne konuşacağım, hem kimi kime şikayet ediyorsun.


İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi.

Bak bu olabilir. Hoş ne biten bir iş var ne de işinin ehli bir org tamircisi. Ama bu henüz ortaya çıkmadı çünkü tuşlardan birine dokunmadım daha. Dokunduğumda, takke düşecek kel görünecek, bundan korkuyor muyum? Hayır zaten biliyorum.


Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi


Görünmeyecek gibi mi, kabak gibi ortada. Yaşamımın amacı bu mu diye soruyorlar, dalga geçiyorlar. Var mı yaşamımın bir amacı? Yok, Adem sıçtı biz bokunu temizliyoruz. Bir çeşit mecburi hizmet. Ölsen ölünmez, yaşasan yaşanmaz. Sıkarsın dişini, dişin ağrır, hepsi bu. Bir gün de tamam derler, gömülürsün. Hepsi bu.


Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki

Neyin peşindeyim? Ne istiyorum? Avcı avlamak isteyen bir avcı mıyım? Neyim, kimim? Köpeki köpeği ısırmaz, aslan aslanı avlamaz ama insan insanın kurdudur. Nedir lan bu saçmalıklar.


Ağaç da çürümüş zaten
Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu

Çürümese şaşardım zaten. Sağlam bir şey çıksa altımdaki, hiç olur mu Ruhi Bey, hiç olur mu ? Olmaz değil mi? Hiç olur mu? Hayır olmaz. Tamam bu olmamış da, peki çocuk olmuş mu? Onu niye söylemiyorsun ki!


Soluksuz sessiz
Gölgesiz devinimsiz
Bir Ruhi Bey olarak Ruhi Beysiz
Kentin içine kadar sokuldum.
Ağzımın içi zehir gibiydi
Tuttum bir sigara yaktım
Kravatımı düzelttim
Ayakkabılarımı sildim
Ve sordum:
- Ben Ruhi Bey nasılım
- Sahi siz nasılsınız Ruhi Bey
- İyiyim iyiyim.

İyi miyim sahiden? İyi olmaya mı çalışıyorum? Nasıl bir çalışma ki bu, olunuyor da doğulmuyor, Yok yok öyle demeyelim, iyi diyelim olalım. Diyince olunuyor mu? Nasıl bir şey bu? Sabreden derviş muradına ermiş. Sabredelim, yani bekleyelim.


O kadar bekledim ki, geliyorum
Ölümümü bekledim, geliyorum
Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
Bekledim geliyorum.

Ben Ruhi Bey, mutlu olan Ruhi Bey
Ölümü gömdüm, geliyorum
Bir sonbahar günüydü, geliyorum
Güneşler buz gibiydi, geliyorum
Ve bütün kötülükler
Ölümün armaları gibiydi
Size anlatırım, geliyorum.

Hepsini, hepsini gömdüm, geliyorum
Havuzun kırık taşlarını - siz bilmezsiniz -
Limonluğu ve kırmızı konağı - siz bilmezsiniz -
Aynalarda kendini seven Ruhi Beyi - siz bilmezsiniz -
Ve bildiğiniz Ruhi Beyi -ya da pek bilmediğiniz -
Gömdüm ben, geliyorum.

KORO

İyi biliriz sizi biz, iyi biliriz
Nerdesiniz Ruhi Bey.

RUHİ BEY

Gömdüm hepsini, geliyorum
Bütün ölülerimi gömdüm, geliyorum.

KORO

Peki ya sonuç, Ruhi Bey, ya sonuç
Biz sizi tanımaz mıyız
Siz ne yaparsınız bundan sonra, biz ne yaparız
Bir bütünün parçalarıyız, bir bütünün parçalarıyız.

RUHİ BEY

Sonuç mu dediniz, ne dediniz, ne dediniz
Sonuç hiç gömülür mü, geliyorum
Ben yalnız ölülerimi gömdüm, geliyorum.

KORO

Doğrusu anlamıyoruz Ruhi Bey
Her insan biraz ölüdür
Biz ki bir bütünün parçalarıyız, biliriz
Her insan biraz ölüdür.

RUHİ BEY

İnsan yaşıyorken özgürdür
Yaklaştım iyice, geliyorum.

KORO

Her insan biraz ölüdür
Biz de biraz ölüyüz.

RUHİ BEY

Ölüler ki bir gün gömülür
İçimizdeki ölüler, dışımızdaki ölüler
İnsan yaşıyorken özgürdür
İnsan
yaşıyorken
özgürdür.


Her insan biraz ölüdür ve insan yaşıyorken özgürdür. Ey özgürlük, ey yaşam nerelerdesiniz. Hangi deliğe girdiniz yine. Neden en kendimi birazdan çok daha fazla ölü hissediyorum? Neden yaşamak bu kadar zor? Ölüm ölüm dediğin nedir ki gülüm ben senin için yaşamayı göze almışım. Ha ha. Almış mıyım? Öyle bir sen var mı, yaşamayı göze alacak kadar. Nerede, kim?


O zaman Ruhi Bey, susalım, konuşacak ne var ki! Hala konuşuyorum değil mi Ruhi Bey, haklısın valla, tamam sustum.

17 Ocak 2010 Pazar

Ne Ahlaklı Abimizdin Sen Be Wilson Abi

6 sezondur House seyrederim, bir gün bile Wilson'un House'laşacağı aklıma gelmemişti. Tamam bir önceki bölümde bunun izleri vardı da, Wilson'un kamuya açık bir mekanda (restoranda) House'a evlenme teklif edeceğine rüyamda görsem inanmazdım. Bu arada bu laf çok saçma, rüyanda görsen tabii ki inanmazsın yani niye söylüyorlar ki, bunu.


Ben hep House'un Wilson'laşmaya çalışacağını ama bunu beceremeyeceğini düşünürdüm, ancak 6. sezon 9. bölümde dizide yaşanan kırılma ilk meyvesini 10. bölümde verdi. Zannediyorum çok daha eğlenceli bölümler izleyeceğiz artık. Ancak yine zannediyorum ki, daha güzel bölümler olmayacaklar.


Bu blogda daha önce de bir House yazısı yazmıştım. House karakterini oluşturan dehaya hayranım. Evet belki House kadar iyi bir doktor hiçbir zaman dünyaya gelmeyecek, ama House gibi bir kişiliği yaratan deha çoktan gelmiş. Daha önceki yazımda da belirtildiği gibi House aslında Sherlock Holmes'un tıbbi ve modern bir versiyonu olarak tasarlanmıştı. Ancak gelinen noktada Wilson Watson'dan çok uzak bir noktaya yerleşti.


Açıkçası 6. sezonun 9. bölümünün adının Wilson olduğunu diziyi indirirken gördüğümde şaşırmıştım. Sonuçta yine bir önceki yazımın metaforlarıyla konuşursak House rakıydı, Wilson suydu, Cuddy de buz. Kim rakı dururken sudan bahsetmek isterdi ki. Evet su daha yaşamsal, faydalı, hayatın kaynağı falan da sıkıcı yani. Dizi kanaatimce ilk mecrasında kaydı, ama hala çok güzel, belki daha az güzel ama daha eğlenceli.


Bakalım Wilson karakteri House'laşmayı ne kadar kaldırabilecek, ve su rakılaşmaya başladığında sadece buzdan gelecek su bizi ne kadar ayık tutacak. Artık House'u sadece içmeyi gerçekten blenler denesin. Çünkü bu meret şişede durduğu gibi durmaz.

15 Ocak 2010 Cuma

Doğaçlama Bir Tiyatro Oyunu: İki Adam Testi

Yine böyle saçma sapan bir sınıflandırma yapacağım işte, napayım hayat şartları.

İki adam var. Biri açık diğeri kapalı. İki adam var, biri ilkeli, diğeri faydacı. Biri konuşan diğeri susan. İki adam var işte, biri unutmaz, diğeri unutur. Biri yalnız, diğeri sosyal. Biri tavizsiz, diğeri tavizkar.

Şu aralar bir çölün ortasında 35 kişi ile aynı binada oturan ben ve bir diğeri ve bir Perşembe akşamı. Çölün perşembesi sizin oraların Cumartesisi çünkü çölün pazarı Cuma. Perşembe günü akşam saat 7’ye kadar çalışan iki adam. Biri ben biri diğeri. İşten çıkmak istiyorlar artık, gözlerinden uyku akıyor, karınları aç. Çıkıyorlar ve adına villa dedikleri 35 kişi ile beraber kaldıkları çölün ortasındaki binaya geliyorlar. Gidip doğru düzgün bir yemek yemek istiyorlar fakat buna güçleri yetmiyor. Çünkü villadaki standart yemekhane yemeğini sevmiyorlar ikisi de. Daha yoldalarken anlaşılıyor ki villada bir faaliyet var. Damdaki terasın ışıkları yanıyor, bir hareketlilik fark ediliyor 500 m. öteden. Aha mangal yapıyorlar, senin rakıya meze çıktı diyor diğeri bana ve kornaya basıyor. Terastaki herkes aşağı bakıyor.

Ben iniyorum ve Allahsızlar diye bağırıyorum, insan bir haber verir. Anlamıyorlar. Hızlı adımlarla çıkıyorum yukarı. Siz diyorum ne terbiyesiz insanlarsınız, haber vermiyorsunuz. Afiyet olsun diyorum ve aşağı odama iniyorum. İki dakika sonra iki kişi geliyor, biri valla benim de haberim yoktu, telefon açtılar çıktık diyor, diğeri abi siz zaten bu saatlerde gelmiyorsunuz ki, o yüzden ben haber vermedim. Birine sen hiç konuşma fuzuli işler müdürü diyorum, düzgün bir idari işler amiri olsaydın bunu sen akıl ederdin, sonra diğerine dönüyorum, senin işin benim gelip gelmeyeceğimi düşünmek değil diyorum, arayacaksın söyleyeceksin, gelirim gelmem sana ne. İkisi de kolumdan tutup yukarı götürmeye çalışıyorlar. Yok diyorum gelmem. Yukarıda patron da var diyorlar tatsızlık çıkmasın ne olur gel diyorlar. Yok diyorum, ne çıkıyorsa çıksın gelmiyorum. Arabadaki diğer adam da çağırıyor, hadi gel diyor. En sonunda tamam gelirim ama hayatta bir şey yemem diyorum. Açlığın gücüne daha çok inandıklarından, yukarı çıksın nasıl olsa yer diye düşündüklerinden tamam diyorlar sen gel.

Yukarı çıkıyorum. Bu işin elebaşısı geliyor, bak diyor böyle tavuk kanadını bir daha bulamazsın. Yemem abi sağol diyorum, elimi bile sürmem. Yapma diyor, siz yapmışsınız ben bir şey yapmıyorum diyorum. Bu sefer suçu birbirlerine atıyorlar. Diyorum ki hiç boşa uğraşmayın hepiniz eşdeğerde suçlusunuz. Hiçbiri ne suçu, seni aramak zorunda mıyız, yemezsen yeme diyemiyor. Herkes bana yedirmenin telaşına giriyor. Arabada beraber geldiğim adam da önce sen yemiyorsan ben de yemiyorum diyor sen bilirsin abi diyince gizli gizli yemeye çalışıyor. Ses etmiyorum. Yemiyorum ve hepiniz hiç ummadığınız zamanlarda duyacağınız laflarımla bunun bedelini ödeyeceksiniz diyorum ve iniyorum. Tekrar ikna turları başlıyor. Şimdi gidiyorum bir daha yapıyorum tamam haklısın diyor elebaşısı, yap abi diyorum, sabaha kadar yap, sabaha kadar yemem. Yeminler ediyorlar, bilinçli olarak aramamış değiliz diye. Dinlemiyorum bile. Çok üzüldüler yapma diyor arabadaki ikinci adam, ben de böyle biriyim abi yapacak bir şey yok diyorum. Sıkılıyorlar ve herkes gidiyor. Ben de hiçbirşey yemeden yatıp uyuyorum. Ertesi gün kahvaltıya çağırıyorlar, gitmiyorum. Ne yiyeceksin diye soruyorlar, sanki beni düşünüyorlarmış gibi. Yüzlerine vurmuyorum, tostumu yapar yerim ben diyorum. Huzuru bozan oluyorum, arıza çıkaran adam oluyorum. Sen diyorlar ne arıza adamsın. Evet diyorum ben arızayım, işinize geliyorsa. Asosyalsin sen diyorlar, sakıncası mı var diyorum, yalnız kalırsın böyle yaparsan diyorlar, zaten yalnızım ben diyorum. Nuh diyorsun peygamber demiyorsun diyorlar, Nuh dediğime şükredin diyorum. Sonunda beni yalnız bırakıyorlar, üstüme gelmezlerse unuturum sanıyorlar.

Peki ben bu tiyatroyu niye sergiliyorum. Çünkü iki tür adam var. Biri açık diğeri kapalı, biri ilkeli, diğeri faydacı, biri konuşan diğeri susan, biri unutmaz, diğeri unutur, Biri yalnız, diğeri sosyal, biri tavizsiz, diğeri tavizkar. Birinci adamı anlayamıyor, ikinci adam. Birincinin hep kendini naza çektiğini sanıyor. Oysa aslında ne söylediğini bilen, tüm açıklığıyla düşündüğünü söyleyen, birinci adam. Diğeri en susması gereken konularda bır bır konuşuyor, en konuşması gereken yerde susuyor, aman diyor aram bozulmasın, aman diyor tatsızlık çıkmasın, aman diyor, yarın işim düşer. Oysa birinci adam, konuşması gereken yerde susmuyor ama sevmediği geyikten de kaçıyor. Sen hiç konuşmuyorsun diyorlar, birinci adama, ama sonra akıllarına birinci adamın konuşmaları gelince, kafaları karışıyor. Lan biz buna hiç konuşmuyor dedik ama bu herif bütün önemli işlerde hiçbirimizin söyleyemediklerini söyledi diyorlar. Hem patavatsız diyorlar birinci adama hem hiç konuşmuyor, sonuçta kafaları karışıyor. Anlamıyorlar. Anlamalarını beklemek boşuna.

Onların anlamaları gereken şey belli. Birinci adamla ilgilenmeyecekler, birinci adamı zorla sağa sola götürmeyecekler. Yalnız yaptığı işler için niye bizi de çağırmadın demeyecekler. Birinci adamla ikinci adam sadece beraber çalışırlar. Başka da beraber yapabilecekleri hiçbirşey yoktur. Yalnız kalmamak için birinci adama tutunmaya çalışmayacaklar.

Eğer o damda bir kişi de bana sen kimsin bana terbiyesiz diyorsun, sen kimseyi çağırmadan eğlenmeye gitmedin mi, her gün öğlen yemeği için biz buradaki saçma sapan sandöviçleri yerken sen dışarılara kaçıp adam gibi yemeğini yemıyor musun, hem biz seni her yere çağırmak zorunda mıyız deseydi, çok memnun olurdum. Ama ne yazık ki o damda bunu söyleyebilecek bir kişi yoktu. Ve nihayet artık bana ilişmeyecekler.

1 Ocak 2010 Cuma

Daha İyi Bir Hayat

Elinden tutabileceğini düşünüyorsun, yardım edebilirim sanıyorsun. Aslında derdin belli, daha iyi bir hayat. Umurunda da değil ettiğin yardımın ondaki etkileri. Hayır umurunda da onun açısından değil senin açından. Bir tür yansıtma bekliyorsun işte al gülüm ver gülüm hesabı. Bir tür vermeden almak Allah’a mahsus çeşitlemesi, almak için önce vermek istiyorsun. Yatırım planı gibi, ekersen biçeceğinin garantisi yok ama ekmezsen biçemeyeceğin kesin. Konumu, durumu fena olmayan tarla buldun mu ekmek istiyorsun. Sırf bir şeyler biçebilmek için ama, tarla umurunda değil.

Daha iyi bir hayat istiyorsun, bunun yolu alabildiklerinden geçiyor. E sen de almak için vermek istiyorsun hepsi bu. Ama verdikten sonra almak için de verirken bazı şartların oluşması gerekiyor. En baştan sözleşmeler imzalanmalı boş yere vermemek için. Sürekli kapalı dükkana kira ödemeyi kim ister ki.

Daha iyi bir hayatın bedeli var. Sana yatırımı riskli bulurlar diye, kendini yatırım için daha elverişli hale getirmeye çabalamıyorsun. Ömrünce de çabalamadın. Çünkü körü körüne yatırabileceklerine güvendin sen hep. Kaybetmeyi kabullenme kapasitenden medet umdun. Kaybetmeyi doğal, kazanmayı acayip olarak değerlendirdin.

Aslında çok da kaybetmedin ki! Kaybetmeyi göze aldığın doğru ama çoğunlukla kaybedeceğini önceden sezip yatırımdan vazgeçtin. O yüzden bir sermaye birikimin var şu anda, ama bir koyup beş de almadın hiç. Bir koyup beş alanları kıskanıyorsun içten içe. Ama bunu kesinlikle inkar edersin. Ne uzuyorsun, ne kısalıyorsun, “benden ne köy olur, ne kasaba” sendromundan, garson boy psikozundan kurtulamıyorsun bir türlü. Nefret ediyorsun bu durumdan.

Ama bir konuda haklısın. Ahlaki değerlerin ve adalet duygun nedeniyle haksız kazanç getirecek yatırımlara girmiyorsun ve aslında bir koyunca beş veren yatırımların çok büyük kısmının haksız kazanç getirecek yatırımlar olduğunun farkındasın. Ahlaki değerlerini daha iyi bir hayat isteğinden üstün tutuyorsun. Hem haklı olmak, hem de çok kazanmak istiyorsun. Ama hayat genelde sana “sen kazandın ama ben haklıydım” vakaları getiriyor. Haklılıktan vazgeçemediğin için kazanmaktan vazgeçiyorsun. Kazanamadığın için başarısız sayıyorsun kendini, ama hiç düşünmüyorsun hem haklılık hem de kazanmak istemek açgözlülük olmuyor mu?

Sen haklı olduğun ve çok kazanacağın o mucizevi fırsatın kapını çalmasını bekliyorsun. Eğer bu fırsat kapını çalarsa ödediğin bedellere değecek, çalmazsa canları sağ olsun diyeceksin. Beklentilerini kısman bu yüzden. Pasifliğin bu yüzden.

Ama şimdi düşün bakalım, aslında aza kanaat getirir görünürken, aslında en büyük açgözlülüğü sen yapmıyor musun? Pasif pasif otururken, aslında sürekli etrafı gözlemlemiyor musun sinsice? Ahlaklı, erdemli olacağım derken, mucizelere gözünü dikecek kadar kibirli oluşunu yalandan bir tevazu kılıfına saklamıyor musun?

Söyle bakalım, sen neye hizmet ediyorsun? Ne istiyorsun? Daha iyi bir hayat mı, güldürme beni.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Deli Saçması: Hiç Konuşmamalı Belki de İnsan

Nasreddin Hoca'nın saz çalması gibidir bazen bu dünyanın işleri. Doğrusunun düşündüğün olduğunu bilmen için diğer tüm alternatifleri görmek gerekmez. Kimi zaman önyargılar huzur verir insana.

- Hocam sen bir tuhaf saz çalıyorsun.

- Niye nesi tuhafmış ki, der Hoca.

- Ozanlar saz çalarken parmakları perdeden perdeye atlıyor, ancak sen sürekli aynı notayı çalıyorsun. Hoca gülmüş,

- Onlar benim çaldığım notayı arıyorlar, bir türlü bulamıyorlar. Benim çaldığım notayı çaldıklarında da onun aradıkları nota olduğunu fark edemiyorlar.

Bazen insan ne istediğini gerçekten bilir, ya da bildiğine inanır. İşte o zamanlar arayış anlamsızdır. Diğer sesleri de dinleyip seçim yapmanın anlamı yoktur. Zaten ne istediğini bilen ya da bildiğine inanan insan diğer sesler hakkında bir yargıya sahiptir. Bu yargı yaşanmış hayatın sonucu da olabilir, tahminlere de dayanabilir. Beylik laflar etmeyi seven adamın biri demiştir ki, yaşadıklarından ders almayan insan salak, sadece yaşadıklarından ders alan insan sıradan, başkalarının yaşadıklarından kendine ders çıkaran insan ise akıllıdır. Ya da bunun gibi bir şey işte. Bu tip beylik lafları baş tacı eden biri değilimdir açıkçası. Hatta çoğu zaman parıltılı ama içi boş laflar olduklarını düşünürüm ama savaşın kötü bir şey olduğunu anlamak için de savaşmış olmak gerekmez.

Yıllarca hiç yurtdışına çıkmadığım halde İstanbul'un dünyanın en güzel şehri olduğunu iddia ettim. Hep dediler ki, nereden biliyorsun, dünyanın tüm şehirlerini gördün mü? Onlara bir türlü İstanbul'un Nasreddin Hoca'nın sürekli çaldığı nota olduğunu anlatamadım. Beni eleştirdiler, yurtdışına çıkmadan nasıl böyle bir laf edebilirmişim. Onlara benim bilim adamı olmadığımı, bir şeyi bilmek için ya da bir şeyi bildiğime inanmak için tüm diğer alternatifleri denemiş olmam gerekmediğini ve bu sözlerin sadece beni bağladığını anlatamadım. İnsanın sürekli deneyip yanılmaya vakti olmadığını, vakti olsa bile hangi şehirde yaşamak istediğini bilmek için Evliya Çelebi gibi dünyayı gezmek gerekmediğini, bunun en nihayetinde bir inanç olduğunu anlatamadım.

Şimdi yurtdışındayım ve İstanbul'u özlüyorum. Vapurları özlüyorum, yemeklerini özlüyorum, Türkçe konuşan insanlarını özlüyorum. Bu defa diyorlar ki, yurtdışına çıktın da sadece bir ülkeye gittin, gittiğin ülke de dünyanın boktan sayılan ülkelerinden biri. Yetmiyor, bilim adamı kılıklılara tek ülke. Tüm dünyayı gezsem, bu defa da yargılarımı subjektif bulacak bu bilim adamı kılıklılar, eminim. Ya ne olacaktı dediğinde, olur mu diyecekler, benliğinden ayrılacaksın, yukarılardan bakacaksın meseleye. Ölçülebilir kriterler koyup, mukayese yapmam gerektiğini anlatacaklar. Sonunda belki de DTŞGE diye bir sayı uydurtacaklar bana. O ne lan diye sorduğumda, Dünyanın Tüm Şehirleri Güzellik Endeksi cevabını verecekler. Katsayılar koyduracaklar, çarptıracaklar, böldürecekler, 10 üzerinden notlar verdirecekler.

Yine benim olayı bu şekilde ele alışıma bazı bilim adamı kılıklılar diyecekler ki, hayat siyahlar ve beyazlardan ibaret değil, griler de var, sen yine meseleyi abartmışsın. Neymiş lan bu griler diye sorduğunda, onlar gri tonlarının sonsuz olduğunu, hangi birini sayacaklarını şaşıracaklarını falan söyleyecekler. Lan siyah önyargılarımsa, beyaz da DTŞGE endeksi, bana bir tane gri söyle dediğimde, dünyanın hiç değilse her kıtasından birer şehir gezip yargılarımı endekssiz bir şekilde söylememin grilerden sadece bir tanesi olduğunu söyleyecekler. İyi de diyeceksin, Akdeniz ikliminin geçerli olduğu yerlerde her şey birbirine benzer. İşte bak diyecekler, bir gri daha buldun, iklimlere göre gez o zaman şehirleri sonra yargını bildir. Sonra itirazları artırdıkça DTŞGE'ye gideceksin. Lanet olsun lan o zaman DTŞGE çıkar diyecekler.

Tüm bunların suçlusu bir anda sen olacaksın. Sana sinirlenecekler, takıntılı olmakla suçlayacaklar seni. Seninle hiçbir şeyin konuşulamayacağına hükmedecekler, her şeyi çok ciddiye aldığını söyleyecekler. Sanki senin tüm derdin İstanbul'un dünyanın en güzel şehri olduğunu başkalarına kabul ettirmekmiş de, onlara bunu kabul ettiremediğin için işi çirkefliğe vurmuş durumuna düşeceksin.

Bu defa kendini savunmak için güzelliğin göreceli bir kavram olduğunu falan söylemeye kalkacaksın, ama bu defa da sanki sen uydurmuşsun gibi lan o zaman neden DTŞGE diye bir şey uydurdun kıçından madem göreceliydi diyecekler.

İşte bu tip zamanlarda sabredeceksin ve bundan ders alacaksın. Bir daha karşına buna benzer bir muhabbet geldiğinde, ben böyle inanıyorum diyip detaylarına girmeyeceksin. Ama neden buna inanıyorsun diye soracaklar bu defa. Cevap veremeyeceksin, kalbimin sesini dinledim diyeceksin. Böylece konuyu çarpıtmış olacaksın, ama yağmurdan kaçarken doluya tutulacaksın. Vaaay diyecekler, çok duygusalsın bu aralar, hayırdır? Sen allahım yine başlıyoruz diye düşünerek hayır hayır diyeceksin ama onlar yanlış anlayacaklar. Senin evet bu aralar duygusalım ve bu çok hayırlı bir şey dediğini sanacaklar. Seni anlatmaya zorlayacaklar. Anlatmaktan korktuğunu, çekindiğini falan düşündüklerinden üstüne gelecekler. Seni köşeye sıkıştırdıklarını sanıp eğlenecekler.

İşte o anda cebinden çıkardığın 7.65 ile kafana sıktığında, kimse senin neden intihar ettiğini anlamayacak. Hiçbir derdi yoktu, daha dün eğleniyorduk güzelce diyecekler arkandan. Türlü türlü teoriler geliştirecekler intiharını anlamlandırmak için. Ne İstanbul'un özlemine dayanamadığın kalacak, ne Kahire'yi de hiç sevmediğin. Zaten çok duygusal çocuktu, içine kapanıktı, kimseyle doğru düzgün muhabbet edemiyordu, bir de Kahire iyice bunalttı çocuğu diyecekler. Ama hiçkimse senin için bir bunalım endeksi hesaplamayacak ve hiçkimse bunalım endeksi yapmadığı için suçlanmayacak.

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, hiç konuşmamalı belki de insan. :)

19 Kasım 2009 Perşembe

Elveda İstanbul

Yıllarca yurtdışına bir kere bile çıkmadığım halde, ve hatta senin tarihini düşündüğümüz zaman çok kısa bir zaman dilimi olan beş yıldır içinde yaşadığım halde, seni dünyanın en güzel şehri ilan etmekten hiç çekinmedim. Zaman zaman “Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” diyen Napolyon’u, zaman zaman “sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyen, “Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşlerini seviyorum” diyen Yahya Kemal’i kendime destek aldım. Yetmedi, ben Türkçe dışında bir dilin konuşulduğu herhangi bir coğrafyada uzun süre yaşayamam dedim. Yurtdışına turist olarak bile gitmeyi manasız buldum. Ama korkarım evren beni yanlış anladı İstanbul. Bana senden ayrılmayı reva gördü. Belki de nasip etti, bilemiyorum şimdi.

Sonuçta İstanbul işler yolunda giderse iki sene sonra daha sağlam bir biçimde kavuşacağız seninle. Ben daha güçlü bir şekilde geleceğim sana İstanbul. Buna da o kadar eminim ki, sana bunun bir göstergesi olarak senin küçücük bir parçana 150,000 TL para ödedim. Ben bendeki sana ait parçaya çok iyi bakacağım, sen de sendeki bana ait parçaya çok iyi bak olur mu İstanbul?

Bu iki sene içerisinde tahminlerimde yanılmazsam, 8-10 kere daha da görüşürüz. İstanbul; yine de senede bir gün Piyer Loti’de buluşan aşıkların anlatıldığı filme göre iyi durumdayız ha, şükretmeyi bil! Sabretmeyi bil!

Ben Arap çöllerinde seni hiç unutmayacağım, sen de beni unutma olur mu İstanbul?

En çok senin vapurlarını özleyeceğim İstanbul, griden maviye dönen gökyüzünü ve denizini özleyeceğim. Sen de her sabah sana baktığım uykulu gözlerimi unutmazsın değil mi İstanbul?

Seni çok seviyorum İstanbul, bana şans dile olur mu?

Elveda İstanbul.

1 Kasım 2009 Pazar

Üzerime bu kadar çok sinek konarken kendimi bok gibi hissetmemden daha doğal ne olabilir ki!

33 günlük Mısır sefaletimi en iyi anlatan cümle sanırım bu. Sineklerle geldik sineklerle gidiyoruz. Sivrisi, karası hepsi her yerden üstünüze üstünüze geliyor. Hatta sanıyorum bir tanesini de yutmak durumunda kaldım.

Ben hiçbir zaman çok temiz bir insan olmadım. Dağınık, düzensiz bir adamım ve tembelliğin getirdiği bir pisliğim de her zaman olmuştur. Yediğim Eti Puf’un ambalajı günlerce masamın üstünde kalabilir falan filan. Fakat anlamadığım günde 8 saat tüm işi yerleri süpürüp masaları silmek ve bardakları toplamak olan bir işçi nasıl benim pisliğimden daha pis olabiliyor. Bu işçinin iyi niyetine dair en küçük bir şüphem de yok. Benzeri bir durumu Van’a gittiğimde de hissetmiştim. Gittiğim her yer garson komi kaynıyordu ama temizliğin tsi yoktu. Çok tuhaf bir beceriksizlik hakim Mısır’ın az gelişmiş işçisine. Bir de öyle çekingenler, öyle güvensizler ki, yaptıkları işi niye yaptıklarını idrak edemiyorlar. Şimdi misal annem evde temizlik yapıyor olsa, kendisinin yaptığı işten o kadar emin olur ki, anne dur iki dakika maç bitsin sonra açarsın elektrik süpürgesini cümlesine aldığın hijyenik, destansı bir cevap olur. Burada ise 50 yaşında bir adamın ürkek yavru kedi bakışları oluyor aldığın cevap.

Şimdi filmi biraz başa sarıyorum. Tarih 29.09.2009 sabah saat 11. Atatürk Havalimanı’nın hayvani dış hatlar terminaline ilk kez girdiğim gün. Bir koşuşturmaca, bir telaş, check in nerede yapılıyor, yurtdışına çıkma harcı nereden alınıyor. Ulan para da vermediler. Bir yerden 500 dolar alayım bari, dünyanın bin türlü hali var. Dövizci nerede, yanımda Türk parası da yok Atm nerede derken, free shop geyiği. Ucuz mu lan acaba bu votka harbiden? Ne bileyim kaç paraymış? 13 EUR. Eee? 27 milyon. Eee ben bunu Migros’tan 33’ e mi alıyordum 40’a mı? Ne bileyim yaaa. Nihayet Egypt Air’in bilmem kaç sefer sayılı uçağı.

Araplarla ilk temas. Hostes, mostes. Lan full kapalı bir uçak doğru düzgün ses de geçirmiyor. Allahım her şey Truman Show’a ne kadar yatkın. Göt kadar pencerelere dayasan uyduruk görüntüleri, bir iki gürültü efekti ve yalandan da bir iki sarsıntıyla sanal yolculuk yapsan ruhun duymaz. O sırada uçakta Azize melodileri. Sanal yolculuksa, iyi düşünmüşler bunu. 2 saat sonra Kahire. Oha, nereden çıktı lan bu entarili adamlar.

Sonrası hiç bitmeyesice bir sarılık. Güneş sarı, çöl sarı, toprak sarı, gök sarı, taş sarı, taş sarı, dişler sarı, sıcak sarı. Allahım gurbette yemek ne büyük sorunsal, her yerde nargile. Vapurları özlüyor insan; Yeşili, maviyi, kahverengini, dağı, taşı özlüyor.

Yine de bir acayip bu insanoğlu. 3 gün İskenderiye’de kaldıktan sonra nihayet Kahire’ye dönüşte, başlıyor, insanın evi gibisi yok muhabbetleri. Ne evi, lan ne evi. Allah’ın Kahire’sine döndün işte, ne zaman evin oldu. Ama yok, insanın evi bile göreceli. Kahire, İskenderiye’den daha ev sonuçta.

Lan hepsini anladım da, koskoca fabrikanın tuvaletinde nasıl kapı olmaz onu anlamadım. Hafsalam almadı abi. Tuvalete kapı yapmamanın nasıl bir izahı olabilir yaa.

Neyse az kaldı, bekle beni İs-taaaaaan-buuuuuuul.