Oğulcan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oğulcan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Arkası Yarın : Toygar’ın Oyunları – 2

Oğulcan ile Toygar pembe hayaller içinde salak salak gülerlerken, Oğulcan birden ciddileşerek yine de futbolun ilginç bir oyun olduğunu ve 10 defa üstüste kaybedebileceklerini düşündüğünü söyledi ve ekledi: “Amaaan giderse de 300 TL gitsin, o kadar heyecana, oynadığın maçı internet üzerinden bulup seyrederken duyduğun zevke değer”

O gün akşam üç kere kaybetmişler ve bahis 10 TL seviyesine çıkmıştı. İlk iki maçı tutturdular fakat diğer maç Arjantin Liginden Velez Sarsfield Rosario Central maçıydı ve maç gece 2’de başlıyordu. Oğulcan gitti yattı. Toygar ise maçı izlemeye kararlıydı.

İnternette maçı bulduğunda uzunca bir süre hangi takımın Velez hangi takımın Rosario olduğunu anlamaya çalıştı. Sahada biri sarı lacivertimsi yatay çizgili bir forma ile beyaz üstüne kollardan gelip göğüs kafesinin altında birleşen kalın bir lacivert V harfi olan bir takım vardı. Maçı Velez’in kazanması gerekiyordu ki, 35 TL kazanıp kümülatif zararı çıkarabilsinler. Beyazlılar daha iyi oynuyordu, ama Toygar’ın sarı lacivertimsi formaya sempatisi vardı. Bir süre sonra Velez’in beyaz formalı takım olduğu anlaşılınca sarı lacivertimsi takıma Toygar’ın duyduğu sempati, işi beceremeyen adamına “yıkılın lan karşımdan” diye bağıran mafya babası tepkisine dönüştü.

Bu takımlara oynamadan önce Toygar takımların Arjantin ligindeki durumlarına, son oynadıkları maçlara falan bakmıştı. Velez 6. Rosario 14. idi, ama Arjantin Kapanış ligi yeni başlamıştı. Belki de bu tablo çok değişecekti ilerleyen günlerde zira açılış ligi şampiyonu Boca Juniors 10. sırada Arjantin’in en büyük kulüplerinden River Plate 13. idi. İşin ilginç tarafı River Plate açılış ligini sonuncu olarak tamamlamıştı. Bütün bu verilere baktıktan sonra Toygar kesinlikle bilgi sahibi olmadığını ve öyle iki tane veriye bakarak bilgi sahibi de olamayacağını kabul ederek oynamıştı kumarını.

Velez ilk yarının son bölümünde bulduğu golle öne geçince Toygar Fener öne geçmiş gibi sevindi, ikinci yarıda Rosario beraberliği yakalayınca da Cimbomdan gol yemiş gibi üzüldü. Sahada Velez daha iyi görünüyordu. Oyuna hakimlerdi. Toygar sonunda iyiler kazanır romantizmi içinde izlerken maçı, bu romantizm gerçek oldu. Velez maçı 2 1 aldı.

Ertesi sabah Oğulcan Toygar’dan önce uyanıp internetten kazandıklarını görmüştü. Toygar uyanınca “işte o, iddaanın bomba tahmincisi, üçü yüzüç yapacak büyük insan Toygaaaaaaaaar” diye bağırdı. Sabah salaklığıyla neye uğradığını şaşırmış Toygar noluyor lan der gibi bakarken, Oğulcan açıkladı: “Kazanmış Velez”. “Haa onu diyorsun” dedi Toygar, “Velez iyi takım abi.” “hımm beğendin yani Velez’i, var mı Fener’e almak istediğin oyuncu?” “Yok” dedi Toygar, “takım olarak iyiler.”

Tekrar oymadılar, tekrar kaybettiler. Tekrar kazandılar, tekrar oynadılar. Kasalarındaki para 350 TL olmuştu 2 ay sonunda. Oğulcan ile Toygar hiçbir yatırım aracının bu krizde iki ayda net %15 para getirmeyeceğini söyleyerek böbürleniyorlardı. “300 TL yerine 300,000 TL ile girseymişiz bu işe şimdi 50,000 TL kazancımız vardı” bile dedi Oğulcan. O gün de oynamaya devam ettiler. Toygar’ın işi vardı, dışarıdaydı ve akşam eve geldiğinde Oğulcan üstüste 7 kez kaybetmişti. Toygar “hadi yaa” dedi önce, sonra “amaaan pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” diye ekledi. Oğulcan o sırada düşünceliydi, “bak şimdi dikkatimi çekti, sermayenin %75’ini son üç seansta yatırıyoruz, yani şimdi vazgeçsek ve başa dönsek artıda olduğumuz 50 TL’yi de düşünürsek sadece 30 TL kaybeder ve yeni bir sayfa açarız” dedi. Toygar Oğulcan’ın oynamayı planladığı maçları inceleyerek, “abi bu kupon kazanır bas 50 kağıdı” dedi. Oğulcan, “bence de kazanır, zaten iddaaya göre de kazanır, ama daha önceki 7 seferde de durum bundan farklı değildi” diye karşıladı. Toygar daha önce oynanan maçlara bakarak, “olur mu lan dedi baksana tek maça üç kere oynamışsın üçünde de kaybetmişsin, o maç da Kongo Angola maçı, sen ne bilirsin Kongo futbolunu, Angola kadrosunu.” Toygar yoprgundu, içeri yatmaya giderken, Oğulcan’a “bence sistemi bozma bas 50 TL’yi ama yine de son kararı sana bırakıyorum” dedi.

Oğulcan’ın eli gitmedi, basamadı 50 TL’yi, bastı 2 TL. Toygar ertesi gün sabah maç sonuçlarına bakarken 3 maçı da tutturduklarını gördü ve işte bu dedi. Oğulcan uyanınca, Toygar, “iddaanın kralı naber” dedi. Oğulcan;
- Kendimi olimpiyatta sıfır çeken Halil Mutlu gibi hissediyorum”
- 2 TL bastın di mi Allah’ın salağı! Sisteme inancın yoktuysa, ne diye ortaya attın lan bu sistemi?
- Ne bileyim abi güvenemedim.
- İyi bok yedin.
- Neyse bunlar hep tecrübe.
- Sikiyim senin tecrübeni, olayın büyüsünü bozdun sen.
- Lan ne büyüsü olacak yaw?
- Sana da sistemine de güvenmiştim ben. Hahaha
- Yapma yaa. Hahaha
- Şu an çalışmama hayalim tuzla buz oldu senin yüzünden. Hahaha
- Lan tutmasa da 300 TL’yi kaybetsek daha mı iyiydi!
- Daha iyiydi tabii! En azından olmuyormuş derdik.

Oğulcan hayretle sağlamcı Toygar’ın içindeki kumarbaza bakıyordu. Çünkü Toygar’ın sonuçtan çok süreçle ilgilendiği belliydi. Kazanmak ya da kaybetmekten öte birşeydi bu Toygar için, yanar dönerlikti. Kumar içine girmişti Toygar’ın, sonuna kadar gidilmeliydi. Oyun disiplininden kopulmuştu artık, dağılmak an meselesiydi.

Oğulcan oynamaya devam etti, fakat Toygar heyecanını yitirmişti. Artık kafasına göre tek kuponluk büyük bahisler oynuyordu. Nadiren kazanıyor, çoğunlukla kaybediyordu, ama sermayesi de bitmiyordu.

Sezon sona erdiğinde Toygar, mayın tarlasındaki gri kareleri tıklarken Aceto’nun blogunda, Velez Sarsfield’ın Arjantin kapanış liginin şampiyonu olduğunu öğrendi. Hırsla yeniden açtığı mayın tarlasında gri karelere sinirli sinirli tıklarken, tıklayacak akrenin kalmadığını görünce sarı adamın güneş gözlüğünü taktığını farketti. Fakat asıl önemlisi rekor kırdın adın ne penceresini görmesiydi. Yeni rekor 255 saniyeden 238 saniyeye inmişti.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Arkası Yarın: Toygar’ın Oyunları

Toygar Lodosoğlu içindeki Usain Bolt uyanmışçasına rekordan rekora koşuyordu. Mayın Tarlası isimli oyunun uzman levelinde 279 saniye olan rekorunu 255 saniyeye çekmenin gururunu yaşamış Yeni Zelandalılar gibi haka dansı yapıyordu ki, Oğulcan geldi.

- Noluyor lan?
- Rekor kırdım da, kutluyorum.
- Bilgisayar başında oturma rekorunu mu kırdın lan? İnanmıyorum!
- Yok oğlum, Mayın Tarlası’nı 255 saniyede bitirdim.
- Sana acıyorum Toygar.
- Kedi de uzanamadığı ciğere mundar dermiş.
- Toygar sana bazı bilgiler vereyim. Bilgisayar oyunları sektörü 80’lerden bu yana acaip gelişmeler kaydetti. Artık futbol oynarken oynayan adamın yüzünü bile benzetiyorlar aslına. Mesela oyundaki Tuncay Şanlı aynı gerçek Tuncay Şanlı’ya benziyor.
- Eeee?
- Yani diyorum ki inanılmaz grafikler, aşmış hareketler var artık oyunlarda.
- Eeee?
- Ve sen hala seksenlerden kalma bu salak oyunu oynuyorsun.
- Oğulcan sen kiwi çıktı diye elma yemeyi mi bıraktın? Kuşburnu çayı çıktı diye normal çaydan vazgeçtin mi?
- Ne alakası var lan?
- Bir oyunu sadece seksenlerden kalma diye elştiren bir adamdan beklenmeyecek bir tepki! Kimbilir satranç oynasam başıma neler gelecekti.
- Peki neden bu oyunu oynuyorsun Toygar?
- Çünkü bu oyun her yerde oynanabiliyor, her bilgisayarda var. Üstelik beyin bir kastır ve kaslar antrenman yapmazlarsa, zayıflarlar.
- Üstün zekanı korumak için oynuyorsun yani bu salak oyunu.
- Hayır, sadece vakit geçsin diye oynuyorum. Bir de işte eskiden spider solitaire oynuyordum ama, belli oluyordu kocaman renkli bir ekran. Birkaç kere genel müdüre yakalandım oyun oynarken. Bu ise uzaktan scientific hesap makinesi gibi görünüyor.
- Peki evde ne diye oyunuyorsun Toygar?
- Sonradan bu oyunu sevdiğimi farkettim. Aradığım herşey var bu oyunda.
- Pardon?
- Gerilimli bir oyun, beynini çalıştırıyor, bir tane hareket yapmak için 9 tane düğmeye uygun sırayla basacağım diye kasman gerekmiyor, içinde mükemmel dozda şans ve yüksek düzeyde zeka var.Hayat gibi Oğulcan, yaptığın her hareket bir öncekinin aynısı ama etkileri acayip değişken. Birden 32 kareyi açtırabildiğin gibi, mayına basıp gümleyebiliyorsun da. Temelde ise yaptığın hep mouse ile gri bir kareye tıklamak. Doğru kareye tıklarsan zafer, yanlış kareye tıklarsan hüsran oluyor. Ayrıca kader inancına manyak bir açılım getiriyor.
- Oha Toygar oha!
- Mayınların yeri belli abi, oyuna başladığın anda tüm mayınların yeri belli. Sen iyi oynarsan kazanıyorsun, kötü oynarsan kaybediyorsun. Pek çok mayının yerini doğru olarak tahmin edebiliyorsun, ama iyi de bir açılışa ihtiyacın oluyor. Açılışı kötü yaparsan, oyunu iyi bitirmen de çok zor oluyor. Mavi 1’lerde rahat davranıyorsun, bordo 5’ler ise ödünü koparıyor. Siyah 7’yi bulursan arkana bakmadan kaçıyorsun. Sen mayınları işaretledikçe tablo netleşiyor. Bazen de göz göre göre sağ tıklamak için imleci üzerine getirdiğin karede bir anlık dalgınlıkla sol tıklıyorsun ve bommmm.
- Sen kafayı yemişsin Toygar.
- Kafayı yemiş olmam söylediklerimi değersiz kılmaz.
- Peki oyundan sıkılmıyor musun, ya da somut ilerleme oldu mu başladığından beri.
- Oyundan tabii ki sıkılıyorum. Bazen yoruyor beni. Somut ilerleme ise, ilk başladığımda sadece mayınları bulmaktı amacım süreyle ilgilenmiyordum. Yarım saatte de açtığım oluyordu, onbeş dakikada da. Sonra baktım ki 100 oyunun 60’ını falan açıyorum, süreyle de ilgilenmeye başladım. Önce 800 saniyelere falan çektim süreyi, sonra 600’lere. Uzunca bir süre 600’ler seviyesinde kaldım. Sonra 400’lere indim. Arada bir de 300’lerde açıyordum ama 300 sanieynin, yani beş dakikanın altına inebileceğimi sanmıyordum. Geçenlerde bir 279 yaptım. Çok iyi bir açılış yaptığıma bağladım. Sonra 282 yaptım. Ama bugün içimdeki Usain Bolt haykırdı. 255.
- Peki sana daha gerilimli, daha riskli daha etine kemiğine dokunan bir oyun bulsam, vazgeçer misin?
- Neymiş bu oyun?
- İddaaaaaaaa! Hem para da kazanırsın. Hatta yeterince iyi olursan, çalışmana bile gerek kalmaz.
- Lan bırak allah aşkına yaaa.
- Oğlum hemen itiraz etme de bir dinle.
- Anlat bakalım.
- Şimdi, ben uzun zamandır iddaa ile ilgileniyorum biliyorsun. Mantıklı ve sürdürülebilir bir oyun sistemi bulmaya çalışıyorum.
- Bak bak bak, anlatışa bak. Sanırsın küresel ısınmaya çözüm üretiyor.
- Uzun sürelik iddaa tecrübemden çıkan en temel ders, mümkün olan en az maçlık kuponlarla oynamaktır. Şu sıralar pek çok maç için minimum bahis sayısı 3. Yani 3 maç seçeceğiz.
- İyi de az maç seçince de kazanç az oluyor.
- Oğlum mesela iddaa’nın da oranlarıyla favori gösterdiği yaklaşık 1.5 oranlı 3 maç seçsek, yatırdığımız her liraya yaklaşık 3.5 lira alırız. 10 TL yatırdıysak 35 TL alırız. Hem de herkesin favori gösterdiği takımların kazanması halinde üç buçuk kat para kazanılıyor. Ufak ufak kazanıp, sabırla biriktirdiğin zaman 10 TL basma da 100 TL bas, 100 TL basma da 1,000 TL bas. Mesela, Valencia – Getafe maçı. Kim kazanır.
- Tabii ki Valencia.
- Oranı kaç biliyor musun?
- 1.30 falandır herhalde
- Değil işte. 1.45.
- E iyiymiş.
- İşte bunun gibi 3 maç oynayacağız. 2 TL para yatıracağız. Kaybedersek yine bunun gibi 3 maç bulup, 5 TL yatıracağız. Kazanırsak 17 TL civarı kazanırız, yatırdığımız 7 TL’yi çıkarsak net 10 TL kazanırız. Kazandığımız anda başa döneceğiz. 5 TL yatırdığımızda da kaybedersek, 8 TL yatıracağız.
- Eeee bu böyle gider.
- Bunun bir sınırını koyacağız. Mesela 10 maç üstüste 3 favori maçtan kaybedersek sermayeyi tüketmiş olacağız. Sermaye de 300 TL civarı birşey. Yani kişibaşı 150 TL.
- Nasıl ya anlamadım.
- Bak dur sana tablosunu yapayım. Sen Excel adamısındır, ondan anlarsın.
- Yani diyorsun ki, 10 maç üstüste üç favori maçı bilemezsek, kaybedeceğimiz para 150 TL.
- Evet aynen. Şimdi soruyorum sana. Futboldan anlayan, futbol izleyen adamlarız, dahası zaten iddaa oranları belirlenirken profesyonel bir ekibin yaptığı analizin sonucunda bu oranlar belirleniyor. Yani iddanın favori gördüğü takımların zaten maçı kazanmaları lazım. Bu şartlar altında 10 kere üst üste 3 favori maçı bilemediimiz olur mu?
- Valla zor görünüyor da bu sistemde biz aylarca oynarız sonunda bir bakarız 300 TL’miz olmuş 350 TL. Yani seni zengin etmez beni batırmaz bir iş bu.
- Abi öyle olursa bu sefer 300 değil de 3000 TL yatırırız. 3000 TL değil de 30000 TL yatırırız. Hatta o zaman seni o işten alırım. Şu duvarlara 6 tane LCD takarım, Her birine açarım bir maç sen izler durursun. Raporlar çıkarırsın. İşte dersin ki, Helsingborg deplasmanlarda iyi oynuyor ama ecvinde çok zorlanıyor, kontraatak takımı bu. Buna benzer bilgiler ilk elden toplandıkça yanılma ihtimalimiz de azalır. İddaa sitesi bile kurarız şerefsizim.
- Hee hatta iddaayı batırırız bizi tutuklarlar falan.

Devam Edebilir :p

8 Mayıs 2009 Cuma

Barney Stinson’dan Al Bundy’e

Toygar Oğulcan’ın düşünceli gözlerle anlattığı sorunlarını dinlerken bir yandan da üç ay önce İstanbul’a taşınacakken kendisine söylediği “heyecanlı mısın Toygar, Barney Sitinson’un geliyor” sözlerini düşünüyordu. Barney Stinson’un olacağım diye gelen herife bak ya, ne hale düştü adam dedi içinden.

Oğulcan Pirgelen bir sıcak iklim insanıydı. Güneylerin adamıydı, ama kader ona hep kuzeyleri vermişti. Tek dileği güneyde sıcak bir şehirde konforlu bir hayat sürmekti. Gelin görün ki, üniversiteyi kuzeyde, askerliğini kuzey doğuda yapmış, ilk işini soğuk bir İç Anadolu coğrafyasında bulmuş, nihayet güneyde konforlu bir iş bulduğunda da bir seneye kalmadan fabrikanın satılacağı hatta belki de kapanacağı söylentileriyle huzuru kaçmış ve sonunda tekrar ekmek parası için kuzeye, İstanbul’a gelmişti.

19 Şubat senin için bir milat olacak Toygar diyordu Oğulcan, seni tüm dertlerinden kurtaracak Barney Stinson’un gelecek. Toygar he he diyor geçiyordu, hayatta yalnız başına var olmayı becerebilmesi gerektiğini, kimseye yaslanmadan kendi başına yaşama yeteneğinin önemini kavrayalı çok olmuştu. Ne sen Barney Stinson’sun Oğulcan ne de ben Ted Mosby diye başından savdı Oğulcan’ı Toygar. Oğulcan 19 Şubat’ta gelemedi İstanbul’a, Toygar şaşırmadı. Kader ağlarını örmüştü ama Oğulcan için, 4 Mart’ta geldi. Gelir gelmez, İstanbul’un trafiğinden, yolda geçirdiği zamanın fazlalığından, ütü yapmanın kıllığından, bulaşık yıkamanın eziyetinden, havanın ısınmak bilmez soğukluğundan, doğalgazın pahalılığından, Ufo’nun dandikliğinden şikayetlere başladı. Toygar alışır herhalde diye pek ses etmedi önceleri ama ardından asıl şikayet konusu gündeme gelecekti. Oğulcan yeni başladığı işinden nefret ediyordu. Ona göre enkaz devralmıştı.

Öte yandan güneyde bıraktığı sevgilisiyle hızlı bir evlenme trafiğinin içinde buldu kendisini Oğulcan Nisan ayında. Mayısta nişan yapılacak, sevgilisi güneyden kuzeye gelecek, henüz öğrenci olan kardeşi ve Oğulcan ile birlikte evlenene kadar yaşayacaktı. Karar böyle verilmişti. Toygar değişmez bir biçimde ev arkadaşlarını üç ila dokuz ay içerisinde evlendirmeyi başarıyordu. Bu kural Oğulcan için de bozulmamıştı. Fakat Oğulcan düşünceliydi:

“3 milyar maaş alıyorum, satınalma yöneticisiyim, on gün sonra nişanlanıyorum, peki neden mutsuzum, yani bir insan daha ne ister ki? İstanbul, şirket, sevgili üçlüsü beni bitirdi abi yaa. Sevgilimden ayrılsam, işi bıraksam, İstanbul’dan da kurtulup anamın evine gitsem valla bundan daha mutlu olurum ya! Abi bu hava neden hala ısınmıyor yaaaa!”

Tüm bu serzenişler üzerine Toygar acımadı: “Barney Stinson dedin Al Bundy çıktın lan, sen Al Bundy, sevgilin Peggy, sevgilinin kardeşi de Kelly, evli ve çocuklu.”

13 Nisan 2009 Pazartesi

OK. Oğulcan Kombi Tamamdır

Oğulcan Pirgelen yağ fabrikasından sonra gittiği Orakçı’nın karton ambalaj firmasında psikopat bir genel müdüre denk gelmişti. Yağ fabrikasının çalışma ortamı Hawai sahillerinde surf yapan insanlarsa, ambalaj fabrikasının çalışma ortamı Irak’taki Amerikan askerleri idi. Toygar, dışarıdan bir bakım şirketinin elemanlarının tulum giymemeleri yüzünden Oğulcan’ın genel müdürden fırça yediğini duyunca, Oğulcan’ın durumunun gerçekten parlak olmadığını anlamıştı. Bir süre diren diye gaz verdi Oğulcan’a ama biliyordu ki Oğulcan ambalajcıda en fazla altı ay çalışabilecekti. Hatta Oğulcan ve ailesi ciddi maddi problemler yaşamıyor olsalardı Toygar bu süreyi iki aya kadar indirirdi.

Oğulcan neredeyse her akşam Toygar’a yeni işyerinin yaptığı psikopatlıkları anlatıyordu ve psikolojik durumu da gittikçe kötüleşiyordu. En sonunda Oğulcan ailesiyle konuştu ve onların da tam desteğiyle bir süre işsiz kalmayı da göze alarak istifa etti. Birkaç işyeriyle de prensipte anlaşmıştı ve söylendiğine göre genel müdür onayı bekleniyordu. Fakat ekmek fabrikasının durumu diğerlerinden biraz daha farklıydı. O İstanbul'daydı.

Ekmek fabrikasının lojistik, planlama ve satınalma direktörü Bülent Saban, Oğulcan’ın Göksel Nesligüzel’e karşı mücadelesini destekleyen hatta örgütleyen cuntanın beyniydi. Bir süre daha yağ fabrikasında çalıştıktan sonra Bülent Saban ekmek fabrikasından gelen cazip teklifi değerlendirmiş ve İstanbul’da çalışmaya karar vermişti. Oğulcan’ın ambalajcıda mutlu olmadığını bildiğinden ve güvenceği birilerine de ekmekçide ihtiyacı olduğundan Oğulcan’a İstanbul’da iş teklif etmişti.

Oğulcan üniversiteyi İstanbul’da okumuş ve İstanbul’da yaşadığı süre boyunca hep memleketinde rahatça yaşayacağı günlerin hayalini kurmuştu. Oğulcan tam bir konfor ve huzur adamıydı. Annesinin evinden daha huzurlu ve konforlu bir yer yoktu onun için. Fakat hayat istediğine istediğini vermemek konusunda çok kararlıydı. Oğulcan’ın yolu hiç istemeye istemeye yine İstanbul’a düşmüştü. Bülent Saban’ın iş teklifini uzun süre beklemeye almış, tüm diğer alternatifleri beklemişti. En sonunda mecburen kabul ettiği teklif için de kesinleşene kadar olmasa keşke diye içinden dualar etmişti. Fakat olmuştu.

Dünyada Toygar’ın ev arkadaşı olmak isteyeceği üç kişiden biriydi Oğulcan. Dolayısıyla Toygar bu gelişmelerden memnundu. Oğulcan’ın da Toygar’ın evinde kalmaktan daha iyi bir alternatifi yoktu. Kısaca Oğulcan derli toplu, çamaşırların bulaşıkların otomatikman yıkandığı, ütülerin günü gününe yapıldığı, istediği yemeklerin hazırlanıp önüne geldiği, sevimli yeğenlerinin yaşadığı o konformist evi bırakıp, Toygar’ın dağınık ve pis evine yerleşmek zorunda kaldı. Sadece bu bile Oğulcan’ı yıpratmaya yetecekken, İstanbul’un gürültüsü, trafiği, kalabalığı da bonus oldu. Oğulcan yolda geçen zaman dahil günde oniki saatini işe ayırmaktan nefret ediyor, hergün aynı şikayet dolu cümleleri kuruyordu: “Amaaaan abi ben biliyorum kendimi, öğrenciyken de katlanamazdım bu kadar hengameye.” Toygar alışırsın dedikçe daha da alevleniyor, “abi alışırım tabii, insan herşeye alışır da neden alışayım yaw” diye büsbütün sinirleniyordu Oğulcan.

Üstüne üstlük ekmek fabrikasında da enkaz vardı. Toygar ile artık tek eğlenceleri, her ikisinin çalıştıkları şirketlerin de salaklıkta birbirlerine ne kadar yakın olduklarını örneklerle kanıtlamak oluyordu. Fakat Oğulcan’ın Toygar’dan farkı ekmekçide işlerin düzeleceğine dair umudu ve daha yüksek ve zamanında maaş almasıydı. Oysa Toygar kendi işinin düzelmesinden umudu keseli çok oluyordu. Öte yandan Toygar da İstanbul'u çok seviyordu.

Toygar yine saçma bir iş gününden evine giden yoldaki yokuşu tırmandıktan sonra apartmanıda çıkması gereken beş katın dördüncüsünü çıkmış, kan ter içinde beşincisine başlamışken kapısının tokmağına sıkıştırılmış bir doğal gaz faturasını görmüş ve şaşırmıştı. Çünkü daha önce doğal gaz faturası hiç orada olmaz, hep apartmanın girişinde tüm apartmanın faturaları ile birlikte bulunurdu. Allah allah dedi Toygar pek de umursamadan kapı tokmağından aldı faturayı, evine girdi ve okumadan masasının üstüne braktı.

Oğulcan gelene kadar, onun izlemediği bir dizinin bir bölümünü izleyebilecek kadar vakti oluyordu Toygar’ın ve o da bu zamanı iyi değerlendiriyordu. Oğulcan eve geldiğinde yemek söylediler dışardan ve gecenin geç saatlerine kadar devam edecek aslında sürekli birbirlerine aynı şeyleri anlattıkları muhabbetlerine başladılar. Saat 11’e doğru Oğulcan geleneksel cümlesini kurdu: “Toygar biri acil diğeri çok acil iki sıkıntım var. Çok acil sıkıntım, simdi kalkıp, banyoya gidip yıkanmak zorunda olmam, acil sıkıntım ise yaklaşık sekiz saat sonra yine işe gitmek zorunda oluşum.” Oğulcan’ı her defasında anlayışla karşılayan Toygar, “haklısın ve ne yazık ki bu sıkıntılarının geçmesinin tek yolu bu sıkıntılarının üstüne gitmek, zira dün de aynı sıkıntılarla boğuşuyordun” dedi. “Dün yıkanmamıştım ama” dedi Oğulcan. “O zaman bugün de yıkanma” diye cevapladı Toygar. “Abi her tarafım kokuyor ama” dedi Oğulcan, “o zaman yıkan abi” diye cevapladı Toygar. Bu diyalogun anlamsızca onbeş dakika kadar sürmesinin ardından Oğulcan yerinden doğruldu, ve banyoya gitmek üzere harekete geçti. Bu anı hayret, hayranlık ve takdir dolu duygularla izleyen Toygar, msnde birilerine laf yetiştirdiğinden o anın tadını doya doya çıkaramadı. 40 saniye sonra Oğulcan’ın içerden sesi geldi,

- Toygar oğlum bu kombi çalışmıyor.
- Anlamadııııııııım.
- Gelsene sen bi buraya.
- Lan noldu gel de burada anlat.
- Olm gelsene ya hasta etme adamı.
- İyi lan iyi geliyorum diye oflaya puflaya Toygar banyoya geldi. Oğulcan,
- Bu kombi çalışmıyor abi.
- Lan nasıl çalışmıyor?
- Baksana olm kırmızı ışık yanıyor dedi Oğulcan. Toygar rahatlamıştı, resetleytecekti kombiyi ve kombi çalışacaktı. Oğulcan’ın yanından kolunu uzatıp reset düğmesine bastı,
- Şimdi çalışıyor abi.
- O düğmeye basmak aklıma geldi de bir şey olur neme lazım dedim.
- Lan ne olabilrdi yaa, patlar mıydı?
- Ne bileyim abi bana ne.
Bu anlamsız diyalog sürerken kombinin kırmızı ışığı tekrar yandı. Kombi hala çalışmıyordu. Toygar,
- Abi o zaman bunun içine su basacağız, belli ki, basıncı düşmüş dedi.
- O nasıl olacak?
- Çekil bakayım. Toygar elini kombinin altına soktu ve oradaki dört vanadan tek gri olanını açmaya çalışıyordu,

- Ufffffffffff, elim kayıyor dönmüyor şerefsiz vana, havluyu versene. Havluyu alıp tekrar deneyen Toygar’ın eli acımaya başlayınca bıraktı. Oğulcan dedi Toygar,
- Şu gri vanayı görüyor musun onu açacaksın, benim elim ağrıdı.
- Şu mu?
- Heee o olması lazım. Valla bir kere daha başıma geldiydi, bunu çevirince düzeldiydi diye hatırlıyorum. Yalnız yanlış vanayı çevirirsen kaloriferlerin içindeki kapkara suyu boşaltıyordu.
- Valla tek gri olan bu, budur herhalde.
- Ben de öyle sanıyorum.
- Vay bee, ben olsam bunun için servis çağırırdım haaa.
- Lan ne alakası var?
- Olm bilmeyince napacam?
- Lan internetten baksan gene bulursun.
- Valla ben çağırırdım. Oğulcan bu konuşmaları yaparken gri vanaya da tüm gücüyle asılıyordu ve çevirmeyi başardı nihayet gri vanayı. Borularda kalan hava nedeniyle gecenin bir yarısı yüksek tondan tiiiiiiii sesi çıkmaya başlayınca Toygar,
- Biraz daha aç, iyi gidiyorsun Oğulcan dedi.
- Ohh be kesildi ses. Bu sırada kombinin içine halen su basılmaya devam ederken artık kombinin içi dolduğundan kombinin vanasından su tayzikli bir şekilde banyoya akmaya başlıyordu. Toygar,
- Kapat lan vanayı kapat diye bağırdı.
- Havlu ver iyice ıslandı elim kayıyor.
- Al. Oğulcan’ın vanayı kapatmaya başladığını yüksek tondaki tiiiiiiiii sesinin gelmesiyle anlayan Toygar hala tayzikle ayaklarını ıslatan suyu endişeli gözlerle izliyordu,
- Biraz daha sıksana olm diye bağırdı yine. Su kesilmişti nihayet, kombiyi tekrar açtı Toygar. Ne yazık ki kombi yine çalışmadı. İkisinin de elleri vanayı açmaya çalışmaktan ağrıyordu. Saat gece yarısını geçmişti. Oğulcan,
- Belki de servis çağırmalıyız dedi.
- Saçmalama yaa. En kötü Berkant’a havale ederiz, o halleder.
- Hahaha
- Biz bunu böyle bırakalım. Yarın ben bunu hallederim.
- Peki.

Toygar banyodan çıkmış yatmaya hazırlanırken, ağzında diş fırçasıyla Oğulcan, Toygar’a sordu.
- Peki hiç vanayı kapatamayacağımızdan endişelenmedin mi abi, Her yeri su bassaydı filan?
- Endişelenmedim.
- Hadi canım.
- Valla daha önce de kendimi bunun gibi çaresiz hissettiğim çok zaman oldu, ama ikisi dışında hepsini hallettim.
- Hahaha.
- Birinde bilgisayarın boardunu yakmıştım. O zaman televizyon kartım vardı. Bizim anten kablosunda da biraz elektrik vardı. Ben bilgisayarın fişlerini çıkarmadan bir kart takmaya çalışıyordum. O sırada televizyon kartına takılı olan anten kablosundan boarda kıvılcım atladı, bilgisayar kendi kendine çalışmaya başladı. Ben o panikle hemen fişi çektim. Çekmesem belki o elektriği regule edebilirmiş alet ama yandı. Ondan sonra dualar ederim ki, servisteki adamlar bunun kullanıcı hatası olduğunu çakmasın da garantiden kurtarayım diye. Öğrenciyim dünyanın parası o zaman alet. İkincisinde de laptopum çalınmıştı. Ben uzun süre bana birinin şaka yaptığını, eve girip laptopu bir yerlere sakladığını falan düşündüm. Çünkü laptopun olduğu odada uyuyordum ve sabah gözlerimi açtığımda laptop yoktu yerinde. Balkon camının kırık olduğunu gördüğümde anladım ancak çalındığını.
- Hahaha, nasıl yani hırsız camı kırmış, kappıyı açmış, senin uyuduğun odaya girmiş laptopunu çalmış ve gitmiş, sen de öyle kütük gibi uyumuş musun?
- Evet aynen öyle olmuş.
- Hahahaha
- Hadi olm ben yatıyorum. Sen de git yat.
- Tamam abi.

Her ikisi de yattılar, kalktılar işe gittiler ve tekrar eve geldiler. Toygar kombiyle biraz daha uğraşmış ama çalıştırmayı becerememişti. Oğulcan gelince,
- Hallettin mi Toygar kombiyi diye sordu.
- Hayır.
- Ama, ama söz vermiştin, ben yarın hallederim diye.
- Olmuyor olm Berkant’a havale edelim bence biz bu işi.
- İyi peki.

Toygar’ın aklında kombinin çalışmaması büyük bir alan kaplamaya başladı. Nolmuşltu kombiye, neden çalışmıyordu, ya çok masraf çıkarırsaydı, ya Berkant da halledemezseydi. Ama Oğulcan’a belli etmeden o geceyi de atlattı Toygar, yarın sabah yeni bir fikirle uyandı. Gün doğmadan neler doğuyordu. Su basıncı normal olan bir kombinin çalışmaması için kombinin bozuk olması dışında bir ihtimal daha vardı. Gazın kesik olması. Toygar olamaz dedi ben tüm faturaları otomatik ödüyorum, gazımı kesmiş olamazlar. O an aklına doğalgaz faturasının kapısının tokmağına sıkıştırıldığını hatırladı. Belki de sayaçla ilgili falan bir sorun vardı, belki o kağıt fatura görünümlü ama fatura olmayan bir ihbarname filandı. Hemen kağıdı aramaya başladı Toygar. Bulduğunda kağıdın sıradan bir fatura olduğunu, gazının kesilmesiyle ilgili falan hiçbir şey belirtilmediğini gördü Toygar, ama yine de doğalgaz sayacını bulup bakacaktı. Belki biri yanlışlıkla kapamıştı vanayı, ya da mühürlenmişti sayaç. Toygar vanayı apartmanın bodrumunda sanıyordu. Kapıyı açınca hemen soldaki sayacın üzerinde İgdaş yazısını görünce sevindi, aşağıya inmek zorunda değildi. Vananın pozisyonunu karşı komşununkiyle karşılaştırdı. Farklıydı, sevindi. Hemen vanayı açtı, ve kombiyi tekrar açtı. Muslukla aralarındaki yaklaşık iki günlük soğukluk yerini ılık bir akıntıya bırakmıştı. Toygar derhal gururla Oğulcan’ı aradı:

- Ok. Oğulcan kombi tamamdır.

2 Aralık 2008 Salı

Gizli Hedef : Berkcan'ı Kral Yapmak.

Ahşap sehpanın çevresindeki minderlere konuşlanmış, büyük bir konsantrasyonla sehpanın üstündeki haritaya bakıp, bağrış çağrış birbirlerine laf anlatmaya çalışan 5 tane bet sesli üniversite öğrencisini görenler bunlar kesin devrim yapacaklar da galiba planlama hususunda aralarındaki ihtilafı çözememişler derlerdi.

Oğulcan : Heryerden heryere savaşmak serbest ve kendi bölgelerin olduğu müddetçe komşu bölgelere kaydırma serbest olsun.
Tankut : Görevi gerçekleştiren bir tur korumak zorunda olsun.
Berkant : Kabul lan, ak göt kara göt belli olsun.
Toygar : Bana fark etmez abi.

Saçları kınadan turunculaşmış havuç kafalı Berkcan saç rengindeki çıkıntılığını oyun kuralları anlaşmasında da gösterip, itiraz etti : “Sikerim, kitapta ne yazıyorsa o, kafanıza göre kural koymayın.”

Toygar : Tipik bir Berkcan hamlesi.
Berkant : Lan bi rahat dur Berkcan yaa.
Tankut : Berkcan kitaptaki gibi oynayınca oyun saatler sürüyor ve bitmediği için de zevksizleşiyor. Bunu daha önce defalarca görmedik mi ?
Oğulcan : Berkcan harbiden ya kitaba göre oynayınca oyun bitmiyor yaaa.
Berkcan : Tabiii kitaba göre oynayınca hepiniz bir olup bana saldıramıyorsunuz da ondan böyle cöt cöt konuşuyorsunuz di mi ibneler? Ya kitaba göre oynanır bu oyun, ya da siz dördünüz birbirinizi sikersiniz.

Berkcan’ın bu paranoyak tepkisi eğlenceli bir biçimde dünyayı ele geçirmek isteyen anlaşmış dörtlüde doğal bir “hopbalaaaa” nidasıyla karşılandı. Koronun senkronu mükemmele yakındı.

Tankut : Berkcan ben seni koruyacağım söz, bu diğer ibnelerle birleşmeyeceğim, sen ne dersen onu yapacağım, sana biat edeceğim, ama gözünü seveyim kitaptaki gibi oynatma bize bu oyunu.
Oğulcan : Berkcan istersen sana ben de biat ederim yaaa harbi.
Toygar : Berkcan biz niye dördümüz bir olup sana saldıralım yaa manyak mıyız biz ?
Berkant : Abi bu nasıl bir paranoya ben anlamadım yaaa.
Berkcan : Hepiniz ibnesiniz oğlum. Şu hevese bak yaa. Ulan ne meraklısınız benim kuru götüme.
Tankut : Tamam Berkcan, senin dediğin gibi oynayalım.
Oğulcan : Evet abi, Berkcan ne diyorsa o.
Toygar : İyi ya tamam, Hadi artık.
Berkant : İyi hadi başlayalım bir an önce.

Sehpanın üzerindeki harita Gizli Hedef oyununun haritasıydı. 80’li yılların sonlarında henüz 10 yaşındayken tanışmıştı Toygar bu oyunla. Soğuk savaş yıllarında Nato - Varşova Paktı düellolarını hergün İran – Irak Savaşı haberlerinde izleyen dönemin çocukları için hem çekici hem de eğitici bir oyundu bu da, çekirdek aileye pek uygun değildi. Çünkü genellikle eve yorgun bir şekilde işten gelen baba gazetesine gömülür, anne türlü duygu sömürüsüyle zorla oynatılsa bile stratejiden anlamadığından saçma sapan hareketler yaparak insanı delirtmezse, muhakkak sevgili oğulları sevinsin diye fasulyeden oynardı. Komşular, kuzenler yakınlarda değilse, tek kardeşiyle oynamanın fevkalade sıkıcı bir barbuta dönmesi nedeniyle Toygar bir süre ihtirasla oynamış fakat sonra daha pek çok oyun gibi Gizli Hedef de Commodore 64 ve apartman bahçesinde oynanan futbola yenik düşmüştü.

Okul arkadaşları ile toplanıp Gizli Hedef oynamak da pek mümkün olmazdı. Çünkü 10 yaşında çocuklara kısa kış günlerinde akşam olmadan evde ol diye sıkı sıkı tembihlenir, saat dört oldu mu anneler arası telefonların biri çalar diğeri kapanırdı.

- Ay Nazmiye Hanım bizim oğlan da yine size rahatsızlık veriyor, bakın saat dört oldu hala başınızda. Sabahtan beri oynuyorlar, evi dağıtıyorlar, misafiriniz mi gelecek, temizlik mi yapılacak hiç uımurlarında olmaz bunların.
- Olur mu Necmiye Hanım, ne güzel gözümüzün önünde oynuyorlar işte, kimseye bir zararları yok.
- Nazmiye Hanım çok naziksiniz gerçekten ama babası beşbuçukta evde oluyor, ve o geldiğinde oğlan dışarlardaysa delleniyor. Yarım saat daha izin veriyorum, ondan sonra muhakkak gelsin.
- Tamam Necmiye Hanım, ben yarım saat sonra Batıuhan’ı size yollarım merak etmeyin siz.

Fakat sorun şudur ki, Necmiye Hanım’ın sabahtan beri oynuyorlar dediği oğlu Batuhan öğlen yemeğini saat bir gibi yemeden kesinlikle evden çıkarılmadığı gibi, saat ikiden önce de katiyen Toygar’ların evinde olamamaktadır. En iyi şartlarda ikibuçukta başlayan oyunun tadı telefon trafiği nedeniyle dörtte kaçmaya başlar, ve o zalim saat geldiğinde oyunun en güzel yerinde gözyaşlarıyla değilse de, iç burkan hüzünlü gözlerle arkadaşlar evlerine dağılırdı. Bu nedenle Cumartesi günleri iki ila dörtbuçuk saatleri arasında 10 yaşındaki çocuklar Gizli Hedef oynayacaklarına sokakta top oynarlardı ki, o zalim saat geldiğinde zaten artık top oynamaya takatleri kalmasın; o zalim saat, teneffüs zili huzurunu veren bir eve dönüş çağrısı olsundu.

Gizli Hedef, ergenlik problemleri, sevgili saçmalamacaları, okulun basket takımına girmeliyim hayalleri, önce Anadolu ve fen lisesi sonra üniversite sınavına hazırlık hengameleri gibi özel kuvvetlerin ortak saldırılarıyla 90’lı yılların sonlarına kadar raflarda tozlanmaya terkedilmişti. O yıllarda üniversite okumak için büyük hayallerle büyük şehre gelen, fakat daha okula ilk adımını attığı andan itibaren ortak bir amaç havasından ziyade, sokakların kim kime dum duma havasını kokladığını fark ettiğinde duyduğu yalnızlık hissi ile evdeki hesabın çarşıyla alakasının olmadığını anlamıştı Toygar. Şartlar, Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre daha önce hiç ihtiyaç duymadığı en temel ihtiyacı, Toygar’ın gündeminin birinci sırasına oturtmuştu : Barınma. O zaman daha üst seviyedeki ihtiyaçlar yaklaşık iki sene boyunca buzlukta saklandı. Toygar’ın 12 yaşından beri kendine ait bir odası vardı ve o, 18 yaşında, başka bir şehirde, bir odada, beş kişi ile birlikte adına öğrenci yurdu denen sığınma evine düşmüştü. Barınma ihtiyacını bir türlü içine sinecek bir şekilde karşılayamadığı gibi, bir tarafı da sürekli bunlara dayanması gerektiğini iddia ediyordu : “Yurtta kalmayan adama üniversite okudu demezler oğluuuuum.” İki sene yurtta kaldıktan sonra ise bu defa tüm dünyaya, en çok da yurt işkencesine dayanması gerektiğini iddia eden tarafına bağımsızlığını ve özgürlüğünü deklare ediyordu. Gereken diyeti ödemişti, şimdi daha üst seviyedeki ihtiyaçlarla ilgilenmeye gelmişti sıra. Toygar eve çıktı.

Sanki bir sene boyunca yurtta sadece walkmende radyo dinleyip kitap okumamış gibi Toygar, eve çıkınca pc aldı, internet bağlattı, kablolu televizyon aldı, org aldı, CINE5 çözen televizyon kartı aldı. Internete bağlanmış bilgisayarının başında, bir yandan chat yaparken, monitorünün üst kesimine yerleştirdiği televizyonda bir tartışma programı izliyor, diğer yandan da gazeteleri falan okuyordu. Kendisini dünyayı her türlü takip eden bir uzay gemisi kaptanı zannetmesine ramak kalmış Toygar’ın hafızasında Gizli Hedef haritasına dair kalan tek şey Kamçatka – Alaska bağlantyısıydı. Sonra liseden arkadaşlarını ziyaret etmek için kendi büyük şehrinden, arkadaşlarının daha büyük şehrine bir turistik gezi tertipledi. Arkadaşlarının evine girdiğinde, hiç beklemediği o soruya arkadaşlarını küçümsercesine verdiği cevaptan hala duyduğu pişmanlık nedeniyle bu terbiyesizliği mazur görülmelidir. “Ne Gizli Hedefi olm ya, bebe misiniz lan siz ?”

Toygar’ın “ölürüm de Ukrayna’dan çıkmam” haykırışlarının evi titretmesi olayının, bu “bebe misiniz lan siz ?” tepkisinden yaklaşık olarak sadece doksan dakika sonra gerçekleşeceğini o anda kimse bilmiyordu. Daha sadece kartlar dağıtılmış, orduların renkleri seçilmişti. Siyahlar Berkant, maviler Toygar, Sarılar Tankut, kırmızılar Oğulcan ve yeşiller de Berkcan’ın ordularıydı. Oğulcan oyunun başında kuvvetlerinin büyük bir kısmını Venezüella’ya yığmış, dünya halklarına Latin Amerika benim derken, Brezilya’daki beş ordusuyla Berkcan kendisine Latin Amerika’yı kesinlikle vermeyeceğini iddia ediyordu. Toygar’ın mavi ordularının neredeyse tamamı Ukrayna’da Kiev’in kızları türküsünü söylerken, Berkcan Avrupa’yı 4 bölgeye yayılmış 12 ordusu ile alabilmeyi hayal ediyordu. Afrika’da ordularının tamamıyla faaliyet gösteren Tankut siyahi kardeşlerinin başkanı olmayı kafasına koyarken de Berkcan Kuzey Afrika’daki 5 ordusu ve Breziya bağlantısıyla her iki kıtayı da elinde tutmak niyetindeydi. Berkant Doğu Avustralya’ya yığdığı siyah ordularıyla Avustralya kaynağını simsiyah etmenin peşindeyken, Berkcan da Yeni Gine’deki 3 ordusuyla buna mani olmayı planlıyordu.

Oyuna ilk kimin başlayacağını belirlemek için zarlar atıldığında, Toygar en yüksek zarı atmış, hemen sağında oturan Berkcan’a bütün oyunların soldan döndüğünü anlatan bir brifing veriyordu. Berkcan’ın buna karşılık argümanı saat yönüydü. Yıllarını King’e vermiş dörtlüye oyunun saat yönünde yani sağdan döndüğünü kabul ettiremeyeceğini anlayan Berkcan, çaresizce sıranın en son kendisine geleceği gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyordu.

Toygar, Ukrayna’dan Berkcan’ın iki orduyla elinde tuttuğu İskandinavya’ya saldırdı ve aldı, kartını çekti. Solundaki Berkant, Avustralya kıtasını aldığında Berkcan’ın Yeni Gine’deki 3 ordusu da tarih oluyordu. Oğulcan Latin Amerika’yı aldığında ise en büyük zarar Brezilya’daki 5 tane yeşil ordunun telefi sonucunda yine Berkcan’a verilmişti ve en nihayetinde Tankut da Afrika seferinde Kuzey Afrika’yı tutan 5 adet yeşil orduyu dümdüz etmişti. Berkcan sinirden deliye dönmüş, bağırıyordu.

-Sikeceğim hepinizi sikeceğim. Yine dördünüz bir oldunuz hepiniz bana saldırdınız. Hepinizin ağzına sıçmazsam bana da Berkcan demesinler.

Sırayla Tankut, Oğulcan, Toygar ve Berkant kendi stratejilerine en uygun hamleyi yaptıklarını ama nedense karşılarına hep kendisinin çıktığını Berkcan’a anlatmaya çalıştılarsa da Berkcan için artık intikam soğuk yenen bir yemekti. Berkcan İskandinavya’yı Toygar’dan geri aldı, kartını çekti ve tuvalete gitti. Masada kalan dört kişinin de bildiği artık sır değildi : İlk ölen kesinlikle Berkcan olacaktı. Daha ilk turda ordularının yarısından fazlasını her yeri ben almalıyım hırsıyla kaybeden Berkcan’ın gizli hedefi ne olabilirdi ki ? Bunun üzerine dört kişi Berkcan’ın gizli hedefi için iddiaya girdiler ve ne yazık ki Berkcan ishal olduğundan hala tuvaletten çıkıp da masaya gelememişti. Masada kalan dört kişi Berkcan’ın gizli hedef kartına baktılar. Avustralya, Avrupa ve herhangi üçüncü bir kıtaya sahip olmaktı Berkcan’ın hedefi. İddiayı kimse kazanamamıştı çünkü oyunun belki de en zor hedefinin Berkcan’a çıkması artık kaderin adalet anlayışını sorgulatıyordu. Bu kadarını hiçbiri beklememişti. Bunun üzerine hedefi Afrika ve Kuzey Amerika kıtalarını ele geçirmek olan Tankut’un aklına bir cinlik geldi. Berkcan’ın hedefini benim hedefimle değiştirelim ve tabii ki bundan Berkcan’ın haberi olmasın dedi. Berkcan deliler gibi Avustralya ve Avrupa’yı almaya çalışıp, üçüncü bir kıta olarak da Afrika veya Latin Amerika’yı almayı düşüneceğinden Kuzey Amerika’da bir faaliyeti olması beklenemezdi. Bu durum inanılmaz bir eğlenceye ev sahipliği edebileceği için Tankut’un cinliği hemen masadakilerce kabul edildi. Avustralya ve Avrupa Berkcan’a bırakılacak, Latin Amerika özellikle zayıf bırakılacak, Afrika kıtasının en stratejik noktası olan Kuzey Afrika’da da Tankut’un ordularının sayısı 5’ten az 7’den çok olmayacaktı. Böylece Toygar ile Berkant Asya’da birbirleriyle büyük savaşlar yapıp birbirlerini yiyecekler, Oğulcan ile Tankut’da Kuzey Afrika - Brezilya savaşlarıyla kendilerini zayıflatıp duracaklardı. Her halükarda herkes Berkcan’a çalışacak ve Avustralya ile Avrupa’yı zaptedip ordularını sürekli büyütmesine destek olurlarken, kendileri de asla ölmeyecek ama hep hasta adam kalacaklardı. Herkes bu yüksek potansiyelli eğlencenin büyüsüne kendini kaptırmışken, Berkcan tuvaletten geldi ve midesini bozduğunu iddia ettiği o ucuz tavuk dönere saydırırken bir teorisini daha şapkasından çıkarıdı : “İbneler tavuk yerine martı koyuyorlar herhalde, boğazdaki martılar da iyice azaldı.”

Berkcan, kim ne yaptı ben tuvaletteyken diye sordu dönercilerle arasındaki husumeti seslendirdikten hemen sonra. Hiç bir şey yapmadık Berkcan, senin derini yüzerken yüzüne bakmak istiyoruz hepimiz dedi Toygar ve Ukrayna’dan Avustralya’ya sefere çıktı. Berkant, önce bu tehdidi umursamaz göründü, “Asya’nın kızları Kiev’in kızlarına benzemez, sikeceğim derken sikini keserler valla” dediyse de Toygar ordularını Asya topraklarına saça saça Siyam’a kadar ilerlediğinde hala 20 tane ordusu savaşa hazır durumdaydı. Berkant’ın da yaklaşık 15 ordusu Endonezya’da Avustralya’yı korumaya çalışıyordu. Toygar Endonezya’ya savaş ilan ettiğinde, Berkant hırslanmış gözüktü. Zarlar tutkuyla, hırsla atıldı, atıldı atıldı. Endonezya’yı Toygar aldığında sadece 5 ordusu kalmıştı. Berkant’ın Yeni Gine’de Avustralya’yı korumak amacıyla ikinci bir barikatı daha vardı. Bu barikat 5 adet seçme siyah komando birliklerinden oluşuyordu. Toygar ilerlemekten vazgeçti, kartını çekti, sırasını savdı. Avustralya’nın ve Ukrayna’nın çok zayıflamış olmasının mutluluğu Berkcan’ın gözlerinden okunabiliyordu. Sıra Berkant’daydı. O da 2 adet ordusu kıta sahipliğinden 3 ordusu da bölge sayısından toplam 5 ordusunu Yeni Gine’deki 5 orduya kattı ve derhal Endonezya’daki Toygar’ın 5 ordusunu yok etmek üzere savaş ilan etti. Toygar, Berkant’a Endonezya’ya girersen bu oyunu ben kazanamam ama sana da kazandırmam tehdidini savurdu. Ancak Berkant kararlıydı : “Elinden geleni ardına koma.”

Mavi ile siyah yaklaşık 10’ar orduyla bir tehdit değillerdi artık. Sırası geldiğinde Tankut, Berkcan’a reddedemeyeceği bir teklif sundu.

- Afrika benim, Avrupa senin olsun, ben Latin Amerika’ya gidiyorum. Afrika ile ilgili planların var mı Berkcan ?
- Yok abi ben Avrupa’yı zaptedeyim Afrika’ya dokunmam.
- İyi o zaman ben Kuzey Afrika’dan Brezilya’ya giriyorum.

Berkcan keyiften dört köşe olmuştu. Mavilerle siyahların birbirlerini yiyerek Berkcan’ın Avustralya yoluna kırmızı halı serdikleri yetmezmiş gibi şimdi de Sarılar ile kırmızılar birbirine giriyordu. Tankut Berkcan ile anlaştıktan sonra Oğulcan’a döndü.

- Oğulcan bilirsin hep derim, bir yerde sarı varsa yanında kırmızı olmamalı.
- Dikkat et de Galatasaray’ı haritadan silmeye çalışırken mutasyondan Mersin İdman Yurdu çıkarma ortaya.
- Sarılar ölmez vatan bölünmez.
- Peki at bakalım zarları da görelim kim ölüyor, kim bölünüyor.

Zarlar atıldı, atıldı, atıldı. Tankut Venezuella’ya kadar Latin Amerika topraklarını ele geçirdi. Venezüella ise kırmızı direnişin kalesi oldu. Sıra Oğulcan’a geldi. O da Latin Amerika’dan Tankut’u sildi ve kıtasını bozmak için Kuzey Afrika’ya girdi. Sıra Berkcan’a geldiğinde 5 kuvvet de çok zayıftı. Berkcan, barışçı bir politikayla Avrupa’yı alıp orada palazlanma stratejisini geliştirip, Ukrayna’ya adımını attığında tarihçilerin düştüğü kayda göre, Toygar “ölürüm de Ukrayna’dan çıkmam” diye haykırmış, hatta o kadar abartmış ki, komşular gürültüden rahatsız olup kapıya dayanmışlar. Toygar’ın çemkirmeleri, Kiev’in kızlarına yaktığı ağıtlar, Oğulcan ve Tankut tarafından teselli edilirken, Berkant ise beter ol demiştir. Bu noktada tarihçiler ikiye ayrılmıştır. Bir kısım tarihçilere göre Toygar’ın çemkirmeleri ve Berkant’ın bedduası tamamen mizansen gereğiyken, diğer kısım tarihçiler Kiev kızlarına yakılan ağıdı mizansen için abartılı bulmuşlar ve Toygar’ın Kiev kızlarına sahici bir aşk ile bağlandığı görüşünü savunmuşlardır.

Berkcan Avrupa kıtasından her tur aldığı 5 askerle 5 tur sonra muazzam bir kuvvetin komutanı olduğunda, kendi kendilerini zayıflatmak için ellerinden geleni yapan diğerlerine küçümser bir bakış fırlatarak mağrur bir ses tonuyla seslenmiştir.

- Demedim mi lan ? Hepinizi sikeceğim demedim mi ?
- Dedin abi.
- Kıçınızla gülüyordunuz lan ibneler.
- Doğrudur abi.
- Şimdi ben Avustralya’yı alacağım, durmayın önümde.
- Buyur abi.

Avustralya’yı alan, turlar geçtikçe palazlanan Berkcan’a, Oğulcan ile giriştiği Latin Amerika Kuzey Afrika savaşlarından yorgun düşmüş Tankut, geçmişte yaptıkları anlaşmayı hatırlatarak bir ricada bulundu.

- Berkcan Abi, müsaadeniz olursa size bir hatırlatmada bulunup görüşlerimi arz etmek istiyorum.
- Söyle lan ibne, bırak bu sümsük ayaklarını.
- Abi biz sizinle Afrika Avrupa konusunda anlaşmıştık biliyorsunuz. Şu Oğulcan’ı da tepeleyemedim gitti. Hem siz de Fenerbahçelisiniz Berkcan Abi, söyleyin lütfen, sarının olduğu yerde kırmızıya yer var mıdır ?
- Yoktur amına koyayım. Ben Latin Amerika’yı da alayım artık.

Berkcan Avrupa kıtasını yemyeşil etmiş Güney Avrupa’ya, İzlanda’ya, Batı Avrupa’ya 10 ordu yerine geçen general kulelerini çoktan dikmişti. Bu turda üstelik elinde iki tank kartı ve bir joker vardı. 12 ordusunu ve 15 bölgeye sahip olduğundan gelen 5 orduyu ve Avrupa kıtasından gelen 5 orduyu Batı Avrupa’ya koyarak yaklaşık 30 orduluk bir kuvvetle önce Kuzey Afrika’yı, sonra Brezilya’yı sonra Arjantin’i sonra da Peru’yu aldı. Peru’da 15 askeri kalmıştı. Venezüella’da Oğulcan’ın 9 askerini de alabilirse oyunu bitirecekti. Oğulcan’a döndü,

- Tankut kardeşimin de hep dediği gibi Oğulcan sarının olduğu yerde kırmızı fazladır.
- Lan Berkcan hani dördümüz bir olup sana saldırıyorduk. Tankut kardeşim falan noldu ?
- Şimdi sen şu zarları eline al da sallamaya başla. O zaman anlayacaksın ne olduğunu.
- Ulan Berkcan ben de sana Antep savunması yapıp Gazivenezüella olmazsam.
- 6 5 atıım canım benim sıra sende.
- Tek atıyorum. 6 14 kaldın Berkcan.
- Ha siktir 4 2 attım yaa.
- 5 3. 12 kaldın Berkcaaaaaaaaaan
- Hadi ulan kemik. 4 4.
- Çift atıyorum. Allah kahretsin 3 2 geldi ya.
- Durum 12 7 Oğulcaaaan.
- Konuşma da at şu zarları.
- 5 2
- 6 2 iki yeşil gider.
- 6 1 attım at bakalım Oğulcaaaaan.
- 5 3 bir yeşil bir kırmızı gider. 9 6 olduk Berkcaaaaaan.
- Al canım benim düşeş
- Tek atıyorum. Haydi kemik. Hahaha 6 geldi canım benim. Bir yeşil gider.
- 6 3
- 6 4. durum 6 6 Berkcaaaaaaaaan.
- Ya çok kötü attım yaaaa.
- Konuşma dünyanın fatihi. Zarlar konuşsun.
- 6 5
- Tek atarım. 3. Bir kırmızı gider Berkcan 6 5 önde.
- 4 3
- Ha sikitr yaaaaaa 3 1 attım.
- 6 3 ben öndeyim yavrum Aaa zarları attım onlar da 6 3 geldi.
- Aztec tanrısının gücü adına… Vaaaaah 6 5 geldi. 4 3 oldu Berkcaaaaan.
- Lan üç kuruşluk oyun oynuyoruz gittin Aztec tanrısına tapındın yaaa.
- Tabii üç kuruşluk oyun yüzünden sabahtan beri küfür yiyoruz senden di mi Berkcaaaaaaaaaan.
- 6 2 at bakayım Oğulcaaaan
- 5 4. Birer gider. 3 2 öndesin Berkcan
- 6 3
- Hadi yaa 5 5 attık yetmedi. Birer daha gider. 2 1 Berkcan. Büyük atan alır.
- Lan sabahtan beri çok kötü atıyorum amına koyayım yaa. Şu hale bak. 15’e 9’dan geldiğimiz yere bak.
- Sana az bile lan Berkcan.
- Sen şimdi göreceksiiiin ebeninkini şerefsiz Oğulcan.
- İbne Berkcan sana kafaaaaaaaaaaaam girsin.
- Vaaaaaaaaaaaaahhhhh 6 6. İçimdeki Oğulcan aşkı bambaşkaaa, Orospu taraftarınla çok yaşaaaa. Oğulcanım engelleri aaaşıyoooooor. Kupaları birer birer naaaaaaaah alıyooooorrrrr.
- Hemen coşma şimdi 6 atsam ne bok yiyeceksin Berkcan.
- Önce at sonra konuş yavruuuuuuuuuuum
- 5 Venezüella senin Berkcan.
-Aaaaaaaaaaah, aaaaaaah. Alkışlayın ibneleeeeeeer. Oyun bitttiiiiiiiii.

Berkcan büyük bir coşkuyla zaferini kutlarken Tankut gayet ciddi sordu.

- Berkcan senin görevin kırmızıları yok etmek miydi ki ?
- Yoooo.
- Neydi aç bakayım kartını sen.
- Avustralya Avrupa ve üçüncü bir kıta daha.
- Salak salak konuşma Berkcan, o benim görevimdi bir kere.
- Siktir lan. Görevini karıştırmışsın salak.
- Aha oğlum, bu benim gizli hedef kartım. Oku bakayım.
- Avustralya Avrupa ve üçüncü bir kıta daha. Nerede lan benim kartım. Hah buldum. Hadi ya, benim görevim bu muymuş ?
- Ne yazıyor kartta oku bakayım.
- Afrika ile Kuzey Amerika yazıyor ya.
- Hahahaha lan oğlum oyunu bitirdim diye sabahtan beri başımın etini yedin, Bahsettiğin kıtalardaki toplam asker sayın 5 bile değil lan hahaha.
- Siktirin lan ibneleeeeeeeeer. Kartımı değiştirdiniz di mi lan ?
- Berkcan bu nasıl bir paranoya yaaaa. Önce hepimiz bir olup sana saldırdık. Sonra hedef kartını değiştirdik, nasıl becerdiysek artık, sonra kendi kendimizle savaşıp birbirimizi zayıflatıp, sana Avrupa’yı bıraktık, sonra Avustralya’yı bıraktık. En son Latin Amerika’ya da saldrıınca, bunun görevi herhalde Latin Amerika ile Avrupa, Avustralya’ya ne bok yemeye girdiyse anlamadım dedim kendi kendime. Bir ara benim hedefimi Berkcan bitirirse ben kazanmış olur muyum diye soracaktım. Hahaha sonunda da çıkana bak yaaaa. Sen bu kadar şuursuz değilsin Berkcan ya, bu hırs seni şuursuzlaştırıyor hahahaha.
- Lan İbne Tankut. Afrika’yı aldın oyunun başında. Hemen sonra bana Avrupa’da anlaşma teklif ettin, ben Latin Amerika’ya gideceğim dedin. Oradan da Kuzey Amerika’ya gidip görevini tamamlayacaktın. Sonra nasıl becerdiysen hedef kartlarını değiştirdin. Daha da şuursuz ben oluyorum.
- Amaaaaan, La Fontaine de iyi masal anlatırdı ama aç öldü. Kartına bak hizaya gel.
Tankut ciddi ciddi Berkcan ile tartışmayı sürdürürken, Oğulcan, Toygar ve Berkant gülmekten yerlerde sürünüyorlardı. Berkcan yerdeki gülen adamlara baktı, Tankut’a döndü ve bağırdı.

- Lan Tankut madem ben masal anlatıyorum, Bunlar niye yerlerde sürünüyorlar lan ?

Bu lafın üstüne Tankut’un da ciddiyetini sürdürecek takati kalmadı ve gülmeye başladı. Gülmekten helak olan dört kişi halen Berkcan’ın “en son krallar ayakta kalır, bakın ben ayaktayım siz ise yerlerdesiniz” tiradını dinliyorlardı. Dörtlü, ortak gizli hedeflerine ulaşıp Berkcan'ı kral yapmışlardı.

25 Eylül 2008 Perşembe

Bir İşyeri Hikayesi : Oğulcan Pirgelen, Göksel Nesligüzel’e Karşı

Oğulcan Pirgelen biraz rahatlamıştı. Çalıştığı yağ fabrikası satıldığından beri, işyerinde bir huzursuzluk vardı. İşten çıkarmalar olacak mıydı, fabrika taşınacak mıydı, taşınırsa nolacaktı, işten çıkarılırsa napacaktı gibi sorular beynini kemiriyordu. Ama işte şimdi önündeki istifa mektubunu imzalarken tüm bu beyin kemiren belirsizliklerin hepsinden birden kurtuluyordu. Altı aydır gidip durduğu ama sonuç vermeyen iş görüşmelerinden doğan bunalımı da sona eriyordu işte. İmzaladığı istifa mektubuyla müdürü Göksel Nesligüzel’in odasına girmek için masasından kalktığında Oğulcan, “Herşey çok güzel olacak” diyordu kendi kendine.

Satılana kadar gayet iyi bir 18 ay geçirmişti yağ fabrikasında. İşyerinde çok iyi anlaştığı çaycı Rıfkı, planlama müdürü Bülent ve en yakın mesai arkadaşı Onur gibi arkadaşlarından ayrılacağı için aslında üzgün bile sayılabilirdi. Kimbilir belki de bu ortamı çok arayacaktı gideceği karton ambalaj fabrikasında. Bir bakıma da buna mecbur hissediyordu kendisini. Bu belirsizliğin getireceği riskleri alabilecek durumda değildi maalesef. Ailenin maddi durumu da başlarına gelen felaketten sonra bozulmuştu.

Göksel Hanım’ın odasının önüne geldiğinde durakladı. Alışkanlıkla tam kapıyı çalacakken daha çalışmaya başladığı ilk günlerde, Göksel Hanım’ın “bu odaya tek kapı çalarak girerek giren sensin, kapıyı çalmana gerek yok” uyarısı aklına gelmişti. Kapıyı çalmadan elinde istifa mektubuyla odaya girdi.
- Göksel Hanım müsait misiniz ?
- Müsaitim Oğulcan gel dedi Göksel Hanım o herzamanki prezebtabl gülümsemesiyle. Günlük işlerinde karşılaştığı bir sorunun neden olduğunu sanıyordu Oğulcan’ın odasına gelişine. Oğulcan, Göksel Hanım’ın masasının karşısındaki koltuklardan birine oturdu ve elindeki mektubu sessizce uzattı. Aldığı mektubu anlaması için 1 saniye yetti Göksel Hanım’a. Yüzünü buruşturarak,
- Demek sen de ayrılıyorsun ha Oğulcan.
- Evet Göksel Hanım. Şartlar bunu gerektirdi.
- Valla Oğulcan açıkçası sana neden ayrılıyorsun, sıkıntın neyse çözelim diyecek durumda değilim. Fabrika satıldığından beri beni de aşan bir belirsizlik var burada. Biliyorsun fabrikanın bir kısmının taşınacağı söylentileri var. Bunu yaparlarsa, buradaki satınalmada kaç kişi çalışır, kim kalır kim gider bunları söylemek mümkün değil. Dolayısıyla sana bu konuda yapabileceğim tek birşey var. O da hem senin hem de fabrika için hayırlısını dilemek.
- Zaten benim ayrılmamın sebebi de bu belirsizlik Göksel Hanım. Yoksa ben gayet memnundum burada. Bu şehirde de iş imkanı çok fazla yok. Dolayısıyla iyice kaygılanıyordum. Ama en sonunda Orakçı’nın karton ambalaj fabrikası ile anlaştım. Biliyorsunuz bizim de en büyük ambalaj tedarikçilerimizden biri onlar. Zaten tanıdığım, bildiğim bir firma olunca oraya geçmek daha cazip geldi.
- Ehh, ne diyelim. Hayırlısı olsun. Ama öyle hemen bırakıp gitmek yok di mi Oğulcan? Daha işleri toparlayacağız, devredeceğiz. İki ay daha buradasın en az.
- Elbetteki hemen bırakıp gidecek değilim Göksel Hanım, ama iki ay da kalamam. Diğer tarafta da satınalmacı ayrılacağı için bana uygun bir pozisyon açılmış. Dolayısıyla o ayrılmadan işleri devralmalıyım. Yoksa orada çok zorlanabilirim.
- Hımm anladım ama burada da biz çok zorlanırız Oğulcan.
-İşte bir şekilde kimseyi zorlamadan bu işi halletmemiz lazım Göksel Hanım. Bu arada tazminat almam konusunda bana yardımcı olur musunuz ?
- Valla Oğulcan ben Ahmet Bey ile konuşur durumu anlatırım ama karar onların sonuçta. İstifa edip tazminat alanlar da oldu, almayanlar da oldu. Ben bir görüşeyim, Ahmet Bey nasıl karşılayacak bakalım senin ayrılışını. Ona göre netleşir. Ama sen iki ay buradasın ona göre.
- Neyse bunu sonra görüşürüz Göksel Hanım. Ben işimin başına geçeyim.
- Peki kolay gelsin.

Oğulcan bu iki ay meselesine biraz takılmıştı ama halledeceğini düşünüyordu. Asıl derdi zaten tazminatıydı. Alabilecek miydi yoksa alamayacak mıydı? Masasına geldiğinde düşünceliydi. Yan masadan Onur meraklı bakışlarıyla kendisini süzüyordu. Gel abi dedi Oğulcan, Nikotinparka gidelim anlatırım.

Nikotinpark sigara içmek için gittikleri fabrika bahçesinin adıydı. Öyle diyorlar diye garibim fabrika bahçesi de öyle oluvermişti. Yoksa ne nikotindi, ne de park. Kendi halinde, ISO 9001, bilemedin 14000 denetimlerinde bahçesi de varmış densin diye yapılmış klasik bir fabrika bahçesiydi. Rıfkı Abi ile Bülent Abi’ye de haber verelim onlar da gelsin dedi Oğulcan, onlar da Nikotinpark’ın nimetlerinden faydalansınlar. Onur’un o sırada telefon zaten kulağındaydı ve numaraları tuşluyordu. 30 saniye sonra organizasyon tamamdı ve Nikotinpark yolundaydı cunta. Nikotinpark’a geldiklerinde Onur sordu,
- Ne iş Oğulcan, hasatı topladın mı, mahsul nasıl bu sene, iyi mi ?
- Ya Onur Abi bizim müdür iyice fonksiyonunu yitirdi. Tazminat alabilir miyim, bilmem. Onur Abi yatakta iyi mi, bilmem. Neyi bilirsin, nasıl müdürsün ben anlamadım ki.
- Vayy adi karı, benim yatak performansımı da bilmiyormuş. Yuh diyorum kendisine.
- Bırak bu işleri Onur Abi yaaa. Tamam eski kurt olabilirsin ama yaşlandın artık. Artık ne kadar uzun zamandır sende tık yoksa, karı unutmuş senin performansını. Artık gençlere yol açman lazım. Bak Hakan Şükür bile çekildi bu işlerden.
- Lan o çekilmedi, el çektirildi.
- Bak ne kadar güzel söyledin. Aynı sen işte diyince Oğulcan, cunta bastı kahkahayı. Neler olduğunu tam olarak merak eden Bülent noldu ne konuştunuz diye ciddiyetle sordu Oğulcan’a. Bülent sürekli değişen pazarlama ihtiyaçlarına göre fabrikanın tüm üretimini esnek bir biçimde planlayabilen zeki biriydi. Genel müdür dahil fabrikadaki herkes ona saygı duyardı. Altında çalışan elemanları neredeyse tapıyordu ona. Yeni yönetim bile gelir gelmez kendisine hakettiği payeyi vermişti.

Oğulcan, Göksel Hanım ile konuşmasını “Tazminat alacak mıyım bilmiyor. Ne zaman ayrılacağım bilmiyor. Yani kısaca bir bok bilmiyor, bir de müdürüm diye ortalıkta geziyor” diye 10 saniyede özetledi. Onur, “ya bırak Bülent ya, baksana benim yatakta iyi olup olmadığımı bile bilmiyormuş, bunu tüm Türkiye bilir ki, ben yatakta 10 kaplan gücündeyimdir” diyerek araya girdi. Bülent, Rıfkı’ya dönerek, sen ne diyorsun Rıfkı dedi tüm Türkiye bilir mi gerçekten? Rıfkı, abi bu konu beni aşar, bana futbolla gel, iddaa ile gel, ama Onur’un cinsel problemleriyle gelme, ben bilemem şimdi Onur’un kuşu kalkıyor mu, füzeler hedefi vuruyor mu, nükleer başlıkların tahrip gücü yüksek mi diyince, cunta tekrar bastı kahkahayı. Artık sigaralar bitmek üzereydi ve zaman Bülent’in en iyi kullandığı şeydi. Tamam sigaralar bitiyor, eylem planını veriyorum, Oğulcan sen İK ile konuşuyorsun, ne zaman işe girmişsin tam olarak öğreniyorsun, ayrıca İK’ya bu tazminat olaylarını sorup bilgi alıyorsun, bu bilgilere göre stratejimizi yarın aynı saatte Nikotinpark’ta kurarız.

Herkes işinin başına dönerken Oğulcan da İK’nın yolunu tuttu. İK, yani İnsan Kaynakları, yani Metin Hicret’in direksiyonda olduğu vitesi boşta araba. Sokakta bu arabayı görseniz, motorunun sesiyle, gıcır gıcır kaportasıyla, geniş ve rahat koltuklarıyla, mp3 çalarlı ses sistemiyle, klimasıyla dört başı mamur diyebileceğiniz bu arabanın tek kusuru, sizi, hatta kendisini bile, bir yerden bir yere götürememesidir. E ne anladık biz bu arabadan diyorsanız, peşinen bilmelisiniz ki, İnsan Kaynakları departmanı, çalışmak için size uygun bir departman değil. Ama bu departmanın direktörü Metin Hicret, fabrikaya staja gelen liseli kızların gözünde çok kültürlü, bilgili ve karizmatik, hoş bir insan. Liseli kızlar; arabayla uzak yerlere gitmenin değil de, arabanın içinde oturmanın peşinde, klima sayesinde tam istedikleri sıcaklıkta, ses sistemi sayesinde tam istedikleri müziklerle heyyo heyyo yerinde sayan genç kitle; ders çalışmak zor gelince, zengin koca bulurum nolacak ki diye kendisini avutan nesil; Metin Hicret’i karizmatik, Einstein’ı kafayı yemiş bulan ırk; iyi de araba gitmiyor üstelik gereksiz yere benzin harcıyor diyene senin araban bile yok diyebilecek mantığın gerçek sahibeleri.

Oğulcan İK ofisinin kapısından içeri girdiğinde, o arabaya bindiğini sandı. Hoş kokular, trendy and friendly bir atmosfer, smart casual kılıklar, hayatlarından mutlu, gülümseyen yüzler. Oğulcan en az gülümseyen yüzün en işe yarar yüz olduğunu bildiğinden Gülçin Hanım’ın masasına doğru yöneldi. Gülçin Hanım muhasebeden İK’ya geçtiği için bu sahte cennetin farkındaydı.
- Merhaba Gülçin Hanım, müsait misiniz diye sordu Oğulcan.
- Buyrun Oğulcan Bey, nasıl yardımcı olabilirim size?
- Ben ayrılmaya karar verdim de, ayrılırken tazminat alabilir miyim, iznim kaldıysa onların parasını alabilir miyim, alabilirsem ne kadar alabilirim gibi dizi dizi sorularım var dedi gülümseyerek. Önce ayrılmanıza üzüldüm ama bu belirsizlik ortamında çalışmak gerçekten zor umarım fabirka için de sizin için de hayırlı olur diyerek konuşmasına başlayan Gülçin Hanım, Oğulcan’ın durumuna bakmak için bilgisayara döndü. Hımmm dedi, Oğulcan Bey 5 Ekim 2006’da başlamışsınız siz işe, 5 Ekim 2008’den önce ayrılmayacağınızı varsayarsak, 3 hafta izin parası ile biraz karışık olmakla beraber kıdem tazminatı da alma ihtimaliniz var. Gülçin Hanım’ın istifa ediyorsunuz değil mi siz ben yanlış anlamadım sorusunu Oğulcan başıyla onayladı. Buraya bu şekilde gelip ayrılma kararı verdiğini söyleyen birine istifa ediyorsunuz değil mi dye sorması Gülçin Hanım’ın aslında Oğulcan’a seninle ilgileniyorum mesajıydı. Zira Oğulcan işten kovulmuş olsaydı, Oğulcan’dan önce İK’nın bundan haberi olurdu. Gülçin Hanım devam etti.
- Kanuna göre esasen iş akdini tek taraflı olarak kanunda belirtilen haklı nedenler dışında bir nedenle feshettiğiniz için normal şartlar altında kıdem tazminatı ödemeyiz size, ancak fabrika el değiştirdikten sonra yeni yönetim, geçiş döneminde kendi isteğiyle işten ayrılanlara da kıdem tazminatı ödeyeceğini ifade etmişti. Kendi isteğiyle ayrılanların bazıları kıdem tazminatı aldı, bazıları ise alamadı. Yani bu konuda direktörünüz Ahmet Bey’den onay alabilirseniz, biz kıdem tazminatınızı size öderiz. İki yıllık kıdeminize karşılık ödeyeceğimiz tutar da 5,265 YTL olur. 3 haftalık izin parasını da dahil edersek, 6,322 YTL ödenecektir. Olayda hiçbir boşluk bırakmayan bu açıklama karşısında soru sormayı iyi becerebilen, meraklı Oğulcan Pirgelen bile tek kelime edememişti. Az gülümsemeniz boşa değilmiş Gülçin Hanım diye aklından geçirdi ve teşekkür ederek İK’dan çıktı. Kafası o kadar meşguldü ki, Gülçin’in seninle ilgileniyorum mesajını alamamıştı Oğulcan.

6,322 YTL iyi paraydı ve işin ilginç tarafı beynini kemiren belirsizlikten kurtulmak için bedel ödemeye bile razıyken, üstüne para alacak olmasıydı. Dünya gerçekten garip diye düşündü yol boyunca. Ofisine geldiğinde Göksel Hanım odasında telefonla konuşuyordu. Müdürünün odasına bakarak acaba Ahmet Bey ile benim durumumu mu konuşuyor diye düşündü Oğulcan, ama belli etmedi. Yapılacak işlerine konsantre olmalıydı artık.
- Onur Abi beta karoten geliyor di mi, sorun yok. Papaz olmayalım Bülent Abi ile.
- Yok, yok, panik de yok, sorun da yok cevabını alınca rahatladı. Akşama kadar satınalma siparişleri ile, planlamanın talepleri ile, tedarikçiler ile uğraştı durdu.

Akşam işten çıkıp doğruca eve gitti Oğulcan. 2 yaşındaki yeğeni Necati ile oynadı, arkadaşı Toygar ile iki saat telefonda havadan, sudan ve tabii ki futboldan konuştu. Bu sene Galatasaray’ın senesiydi, kadro şahaneydi, Fener’in kadrosu berbattı, Saraçoğlu Stadında bir UEFA finali neden olmasındı. O statta 2. UEFA kupasını kaldırmaları Toygar’ın ve Fener’in başına gelebilecek en kötü şeydi. Düşündükçe ürperiyordu Toygar. Oğulcan o gece 11.32’de yattı, sabah 07.25’te de kalktı ve işine gitti.

Çaycı Rıfkı’nın yanında çayını içip, bir süre iddaa geyikleri çevirdikten sonra masasına yerleştiğinde bile, Göksel Hanım daha ofise gelmemişti. Müdür olmak insana bir takım ayrıcalıklar sağlıyordu tabii. Hele Boğaziçi Üniversitesi İktisat mezunu, iki dil bilen, bir çocuk annesi, zengin ve güzel bir kadınsan bu ayrıcalıkların bir kat daha artıyordu. Göksel Hanım’ın kocası şehrin en çok kazanan kadın doğum uzmanlarından biriydi. 200 dönüm portakal bahçesi vardı ayrıca. Özel muayenehanesi ile ortağı olduğu özel hastaneden de iyi kazanıyor olmalıydı. Oğulcan iki yıl önce işe ilk başladığında Göksel Hanım’ın güzelliğine ve karizmasına vurulmuş, hatta bir fotoğrafını elde edebilmek için onun bilgisayarını bile karıştırmıştı. Sonra benzer durumdaki Onur’un bilgisayarında Göksel Hanım’ın fotoğrafını gördüğü anda iyi anlaşacaklarını anlamıştı. Hemen o fotoğrafı kendi bilgisayarına kopyalayarak, “İşte platonik aşkım” konulu bir e-mail atmıştı arkadaşlarına yarı şaka yarı ciddi.

Bu muhteşem ikili, Göksel Hanım’ın her hareketini detaylı bir şekilde inceliyordu artık. Hatta Göksel Hanım’ın bazı öğle tatillerinde ortadan kaybolup ofise geç döndüğünü farkettikleri zaman onu takip bile etmişlerdi. Bir apartmana girişini tespit etmişlerdi Göksel Hanım’ın ancak hem yakalanmamak hem de işleri aksatmamak için Göksel Hanım apartmandan çıkana kadar bekleyememişlerdi orada. Salt merak değildi tabii ki bu takibin nedeni. Eğer Göksel Hanım biriyle kocasını aldatıyorduysa, bu muhteşem ilkiliyle de kocasını aladatabilirdi. Bu ihtimal onları keyiflendiriyor, muhabbetlerine ayrı bir renk katıyordu. Göksel Hanım kendisine bir fan klübü kuracak olsa, bu ikisi o klübün muhakkak ilk üyeleri olurlardı.

Önce fabrikanın satılacağı söylentilerinin makine aralarında, yemekhane masalarında, idari bina koridorlarında dolaştığı ve sonra fabrikanın gerçekten satışının gerçekleştiği süreçte Göksel Hanım’dan belirsizliği yöneten “lider” hareketlerini göremeyen Oğulcan, yavaş yavaş ona olan saygısını yitirmeye başlamıştı. Mevcut durumda ise, Göksel Hanım’ın onca zenginliğine ve konforuna rağmen sadece kendi çıkarlarını korumaya yönelik hareket ettiğini görerek üzülüyor, hatta ona bu nedenle kızıyordu. En son bu iki ay daha buradasın meselesi de bardağı taşıran son damlaydı.

Oğulcan, Göksel Hanım’ın odasına gitti, dünkü gibi kapıyı çalmadan girdi, müsait misiniz diye sordu, evet cevabını alınca dün oturduğu koltuğa oturdu ve Göksel Hanım’a bir gelişme olup olmadığını sordu. Göksel Hanım, Ahmet Bey ile konuştuğunu Oğulcan’ın işten ayrılma kararı konusunda bilgi verdiğini, tazminat konusunu sorduğunu ama net bir cevap alamadığını, bakalım, edelim, İK’ya soralım gibi cevaplar aldığını, ayrılma zamanlaması konusunu Ahmet Bey’in tamamen kendisine bıraktığını uzun uzun anlattı önce. Sonunda Göksel Hanım konuyu kendisini ilgilendiren asıl meseleye, ayrılma zamanlamasına getirmişti. Göksel Hanım, 30 Kasım diyordu, Oğulcan 6 Ekim, yani iki senesini doldurduğu günün bir gün sonrası. Göksel Hanım yaşayacağı zorlukları anlatıyordu, Oğulcan da kendi durumunu. Sonuç alınamıyordu. Sonra tekrar görüşülecekti. Oğulcan’ın canı iyice sıkılmaya başlamıştı.

Cunta Nikotinpark’ta toplandı. Oğulcan son durumu anlattı. Bülent o gün fabrikada önemli bir toplantı yapılacağını ve büyük ihtimalle bu toplantıda fabrikanın taşınmasının kesinleşeceğini ve taşınma için uygun bir tarih belirleneceğini, bu tarihin de büyük bir olasılıkla 30 Kasım olacağını söyledi. Fabrika 30 Kasım’da taşındığında burada kalan bölümün satınalma faaliyetleri için iki kişinin yeteceğini düşündüğünü de sözlerine ekledi. Oğulcan çok sinirlenmişti, adi karıya bak, 30 Kasım’da fabrikanın taşınacağını muhtemelen birinden duydu, beni kanımın son damlasına kadar kullanacak, benim işten ayrılışım da onun işine gelecek dedi sinirli bir ses tonuyla. Bülent evet fena plan değilmiş gerçekten de diyerek, Oğulcan’ı sakin sakin toplantının sonucunu beklemesinin en akıllıca hareket olduğuna ikna etti. Oyun buysa, kuralları da buydu ve cunta da fena oynamazdı bu tip oyunları. Bülent sigarasını yere attı ve arkadaşlar benim şu sözü geçen meşhur toplantıya gitmem gerekiyor diyerek aralarından ayrıldı. Cunta elemanları da hemen ardından işlerine döndüler.

Toplantıda herşey Bülent’in tam tahmin ettiği gibi gitti. Genel Müdür, yeni patronların fabrikanın 30 Kasım’a kadar taşınmasına karar verdiklerini ve taşınma için gerekli hazırlıkların bir an önce başlatılması için tüm direktörlerin buraya gelerek durum değerlendirmesi yapacaklarını, bu nedenle herkesin üzerine düşen hazırlığı yapması gerektiğini söylendi. Durum değerlendirme toplantısı yarın yapılacaktı. Toplantının hemen ardından fabrikanın taşınacağı, Genel Müdür tarafından bir e-mail ile tüm personele duyuruldu. Oğulcan tüm direktörlerin yarın fabrikada olacağını duyar duymaz, direktörü Ahmet Naif’i aradı.

Ahmet Naif, soyadı gibi naif bir kişilikti. Bulunduğu mevki için yeterli karizmaya, zekaya ve bilgiye sahip olmasa bile güvenilir kişiliğiyle patronlara göre bu eksiklerini kapatıyordu. Kimseyi kırmamaya çalışarak yöneticilik yapmanın doğru olduğunu düşünüyordu. Gerçekte ise, kimseyi kırmadan yöneticilik yapmak, etliye sütlüye bulaşmamak, sorumluluk almamaktı. Beş fabrikanın yer aldığı grubun tüm satınalma deparmanları kendisine bağlıydı. Ahmet Bey, Göksel Hanım ile konuştuğunu, ayrılışından haberdar olduğunu, bundan üzüntü duyduğunu, ama bir taraftan da fabrikanın taşınma kararı sonucu ayrılmak zorunda kalmasındansa, bu şekilde ayrılmasının daha hayırlı olacağını düşündüğünü Oğulcan’a güven verici bir ses tonuyla anlattı ve tazminat konusunda elinden geleni yapacağına söz verdi. Oğulcan teşekkür etti ve yarın buraya gelmesi durumunda kendisiyle 10 dakika yüz yüze görüşmek istediğini söyledi. Ahmet Bey, bu konuda da kendisine söz verdi.

Ertesi günün sabahında Oğulcan uykusunu almış bir şekilde dinç kalktı yatağından. Sinek kaydı traş oldu, kahvaltısını yaptı. Ofisine adımını attığında kendini gayet enerjik ve güne hazır hissediyordu. Ayrılma vakti yaklaştığından artık işlerini de boşlamaya başlamıştı. 6,322 YTL tazminatını alacak ve 6 Ekim’de yeni işine başlayacaktı. Bundan başka herşey ona önemsiz geliyordu. Tüm enejisini toplayıp bu konuya kanalize ediyordu. Diğer taraftan da konuyu analize devam ediyordu.

Önünde iki parçalı bir hedef ve bu hedefe ulaşması için geçmesi gereken iki engel bulunmaktadı. 6,322 YTL tutarındaki tazminatı almak için Ahmet Naif, 6 Ekim’de gitmesi içinse Göksel Nesligüzel engellerini aşmalıydı. Madem ki, Göksel Nesligüzel’in tazminat konusunda kendisine bir faydası dokunmuyordu, o zaman zarar vermesini de engellemeliydi. Tazminatı Ahmet Bey’den bağlayabilirse, Göksel Nesligüzel’i silahsız bırakabilir, istediği tarihte de işi bırakabilirdi. Aksi takdirde Göksel Nesligüzel üzerinden Ahmet Bey ile iletişim kurduğu sürece Göksel Nesligüzel tazminat konusunu bir şantaja dönüştürebilir ve bu durumda Oğulcan ya tazminatı alıp 6 Ekim’de işi bırakamazdı ya da 6 Ekim’de işi bırakır ama tazminatı alamazdı. Ahmet Bey’i de zaten tazminat konusunda Göksel Nesligüzel’i aradan çıkarabilmek için aramıştı. Bugünkü konuşmada tazminat konusunda bir söz alabilirse, Ahmet Bey Göksel Nesligüzel için sonradan sözünü yemezdi. Bu arada bir fırsatını denk getirip, Ahmet Bey’e Göksel Nesligüzel’i inandırıcı bir biçimde kötüleyebilirse, kendisini daha iyi hissedeceği de kesindi.

Oğulcan bu düşüncelere daldığından Göksel Nesligüzel’in ofise geldiğini farketmemişti. Onu ofisinde görünce odasına gitmek için masasından kalktı, dünkü ve ondan önceki günkü gibi kapıyı çalmadan içeri girdi, müsait misiniz diye sordu, evet cevabını alınca dün ve ondan önceki günkü oturduğu koltuğa oturdu. Göksel Hanım işten ayrılma tarihimiz hakkında siz hep 30 Kasım diyorsunuz ama bu tarih mümkün değil, benim 6 Ekim’de muhakkak yeni işyerimde işbaşı yapıyor olmam gerekiyor dedi. Göksel Nesligüzel fabrika da taşınıyor herşey karman çorman olacak, şu fabrika taşınana kadar burada kalsan nolur diye Oğulcan’a yakındı. Göksel Nesligüzel olmayacak bir şey istiyordu. Çünkü Oğulcan bu duygu sömürüsü kokan yakınmanın ardından iki parçalı hedefinde parçaların çatışması, yani bir parçayı gerçekleştirebilmek için diğerini feda etmek durumunda kalması halinde hangi parçanın öncelikli olduğuna kesin olarak karar vermişti. Tazminatı alsa da, almasa da, 6 Ekim’de yeni işyerinde işbaşı yapacaktı.

Yerine döndüğünde, Onur, Rıfkı’nın Ahmet Naif’in fabrikaya geldiğini haber vermek için aradığını söyledi. Oğulcan, iyi abi iyi, dedi, bugün dananın kuyruğu kopacak herhalde, birazdan Nikotinpark’ta anlatırım. Onur eyvallah dediği anda ofisin kapısından içeri Ahmet Naif girdi. Herkese selam verdikten sonra doğruca Göksel Nesligüzel’in odasına girdi. Toplantı için Göksel Nesligüzel ile bir ön görüşme yapmasının faydalı olacağını düşünmüştü. Yaklaşık yarım saat süren görüşmesi bittikten sonra Ahmet Bey, fabrikanın Genel Müdür’ünün odasına gitti. O sırada Bülent de Genel Müdür’ün odasındaydı. Öğle yemeğinin hemen ardından cunta Nikotinpark’ta toplandı.

Oğulcan son durumu kısaca özetledi. Bugün Ahmet Naif ile 10 dakika yüzyüze konuşabilirse bu işi büyük bir ihtimalle halledeceğini söyledi. Bülent eğer görüşemiyor gibi olursan bana haber ver ben seni görüştürmeye çalışırım dedi. Oğulcan eyvallah abi dedi hayırlısı olsun. Rıfkı, Zlatan İbrahimoviç’in geçtiğimiz haftasonu attığı golü ballandıra ballandıra anlatmaya başladı. Öyle güzel anlatıyordu ki, tüm gözleri kendisinin üzerine toplamayı başarabilmişti. Bugün akşamki Piacenza Sampdoria maçını kesin Sampdoria kazanacak, bu hafta mutlaka iddaa oynayın, bu maç hem banko hem de oranı 2.60 dedi. Oğulcan ben zaten oynayacağım ama Piacenza’ya dedi ve sigarasını yere atıp üstüne basarak söndürdü. Vakit tamamdı, cunta dağılıyordu. Giderayak Rıfkı, Oğulcan’a gel paranı sokağa atma, aptal olma dediyse de, pek etkili olmadı. Oğulcan için düşünecek Piacenza Sampdoria maçından daha önemli konular vardı.

Oğulcan ile Onur ofiste çene çalarlarken, toplantı da başlamıştı. Ama toplantı ne Onur’un ne de Oğulcan’ın umurundaydı. Oğulcan zaten ayrılıyordu, Onur da ununu çoktan elemiş eleğini asmak üzereydi. Onlar da ünlü yabancı futbolcular ve eşlerinin fotoğraflarını içeren sunum dosyasını inceliyorlardı. Henry, Thuram, Beckham, Ronaldo gibi yıldız futbolcuların eşleri de taş gibiydi. Aralarında en güzel futbolcu eşinin hangisi olduğu konusunda hararetli bir tartışma yaşanacakken, tanıdık bir yüz geldi ekrana. Dört sene önce Galatasaray’a geldiğinde Anelka’nın bonusu diye Fenerlilerin dalga geçtiği, fakat sezonun sonlarına doğru kaderin bir cilvesi sonucu Anelka çağrılmazken Fransız Milli Takımı’na çağrılan ve kısa bir süre sonra da Galatasaray’dan parasını zamanında alamadığı gerekçesiyle olaylı bir şekilde Marsilya’ya giden ve iki sezon sonra 20 milyon Avroya Bayern Münih’e transfer olan hilkat garibesi görünümlü Franck Ribbery’den başkası değildi ekrandaki. Yanında da en az kendisi kadar çirkin karısıyla mutlu bir aile pozu vermişlerdi. Oğulcan da Onur da ekrana bakıp bakıp gülüyorlardı.

Toplantı sona ermiş olmalıydı ki, koridorda Bülent’i gördüler, Onur ile Oğulcan’ın masasına doğru gülerek geliyordu. Oğulcan’a sordu,
- Sen görüştün mü Ahmet Naif ile ?
- Yok abi, toplantıda değil mi o ?
- Ohoooo, toplantı biteli yarım saat oldu.
- Ne bileyim abi buraya uğrar herhalde gitmeden, dün benimle on dakika görüşeceğine söz verdi bana.
- Lan unutmuştur o. Ahmet Bey’e imzalatman gereken bir şey var mı ?
- Yaratırız abi, zaten herşey için imza atmaya pek meraklı bu yeni yönetim.
- İyi hadi imzalatacak bir şey bul da gidelim. Genel Müdür’ün odasında olması lazım onun. Oğulcan hemen ambalaj alımına ilişkin üç gün sonra yapılması gereken bir ödeme için talimat formu hazırladı ve çıktı aldı yazıcıdan. Tamam abi ben hazırım gidebiliriz dedi Bülent’e.

Bülent yolda Oğulcan’a toplantınn Göksel Nesligüzel ile ilgili kısımlarını anlatıyordu.
- Ama asıl bomba dedi, taşınma sonrası satınalma departmanının nasıl bir yapıda fonksiyonunu sürdüreceği konuşulurken, planlama müdürü olarak ben söz aldım ve dedim ki, satınalma aslen benim uzmanlık alanım olmamakla birlikte, planlama bölümü olarak yıllardır koordinasyon içinde çalıştığımız bu bölüm için dışarıdan bir göz olarak fikrimi söylemek isterim. Genel Müdür, tabii Bülent Bey buyrun sizin değerli fikirlerinize her zaman itibar etmişizdir diyince devam ettim. Eğer bahsi geçen üretim birimleri taşınacaksa, geriye kalan üretim birimlerinin satınalma faaliyetleri için iki kişi yeterli olacaktır sanıyorum dedim. Genel Müdür, Göksel Hanım ile Onur Bey’i mi kastediyorsunuz diye sorduğunda da bombayı patlattım. Hayır Onur ile Vedat’ı kastediyorum, bu kadar küçülmüş bir bölümün müdüre ihtiyacı olacağını sanmam.
- Offf abi yaman adamsın valla. Eee sonra noldu, Göksel karısının yüz ifadesi nasıldı peki?
- Tabii ki çok bozuldu. Çaresiz bir savunma yaptı ve kimseyi ikna edemedi tabii dedi Bülent, o sırada genel müdür sekreterinin önüne gelmişlerdi. Bülent, Ahmet Bey içeride mi diye sordu sekretere. Sekreter gülümseyerek evet içeride Bülent Bey buyrun dedi. Bülent Bey Oğulcan’ı da yanına alıp kapıyı çaldı içeri girdi. Oğulcan kardeşimin Ahmet Bey’e imzalatması gereken acil bir belge varmış da genel müdürüm kendisi çekinmiş, ben dedim çekinmene gerek yok, operasyonel işler her zaman öncelikli olmalıdır. Ahmet Bey de Oğulcan’a dönerek tabii Oğulcan Bey iş yapan adama engel olunur mu hiç, gel de ne imzalanacaksa imzalayayım dedi. Oğulcan belgeyi Ahmet Bey’e imzalatmak için o tarafa doğru yönelirken, Bülent de bana müsaade müdürüm diyerek odadan ayrıldı.

Ahmet Bey, Oğulcan’ın kendisine imzalatmaya çalıştığı belge hakkında yalandan sorular soruyor, ancak cevapları dinlemiyordu. Haa öyleyse bu ödemeyi hemen yapmamız lazım Oğulcan Bey ambalaj konusu önemli diyerek belgeyi imzaladı. Ambalaj konusu önemliydi, çünkü Oğulcan’ın çalıştığı fabrikanın ambalaj satınalmasına harcadığı toplam para Ahmet Bey’in sorumluluğundaki diğer dört fabrikanın bu iş için harcadığı paradan daha düşüktü. Oğulcan teşekkür ettikten sonra, Ahmet Bey’e bizim departmana da uğrayacaksınız değil mi diye sordu. Ahmet Bey, Oğulcan’a verdiği sözü tamamen unutmuştu, ama hiç bozuntuya vermedi. Tabii Oğulcan merak etme seninle konuşmadan gitmeyeceğim bu şehirden dedi. Estağfurullah ben öyle demek istemedim diye karşılık verdi Oğulcan. Takılıyorum be Oğulcan Bey, kızmıyorsun ya bana diyen Ahmet Bey’in keyfi yerindeydi. Estağfurullah tekrar yetişti Oğulcan’ın imdadına, teşekkür ederek odadan çıktı.

Ahmet Bey, saat 17.03’te departmanın kapısında göründüğünde, Oğulcan bir saattir işlerini toparlıyordu. Her ne kadar işleri boşlamışsa da, işlerin aksamadan yürümesine engel olacak kadar salmamıştı. Ahmet Bey, Oğulcan’ın yanına gelip kısık sesle, ben Göksel Hanım ile 10 dakika görüşeceğim, odadan çıkıp toplantı odasına gideceğim. Arkamdan da sen gel, orada yüzyüze konuşuruz. Tabii Ahmet Bey dedi Oğulcan, ama neden kısık ses, nedir bu gizlilik bir anlam verememişti.

17.14’te Ahmet Naif, Göksel Nesligüzel’in odasından çıkmış, toplantı odasına doğru gidiyordu. Oğulcan, Onur’a abi kader anı dedi, bana şans dile, ben gidiyorum. Dua edin demezdi kimseye, sanş dileyin derdi. Oğulcan Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini defalarca okuyup huzur bulan bir çocukken, yıllar sonra tekrar okuduğunda küçükken bulduğu huzurun tamamen psikolojik olduğunu fark etmiş ve Kuran-ı Kerim’in pekçok ayetine katılmadığını söyleyerek dinden çıkmıştı. Allah’ın evreni ve insanı yarattığına inanıyor, ama üzerinden bilmem kaç milyar yıl geçtikten sonra bile hala evrene müdahale ettiğine inanmıyordu. Dolayısıyla duaları Allah’ın çok da fazla dinlediği kanaatinde değildi. Onur, hadi gazan mübarek olsun diyerek uğurladı Oğulcan’ı.

Toplantı odası, zevksiz bir tasarımcı tarafından tasarlandığından, insanı yutacak ve bu zevksizliğe sonsuza kadar mahkum edecek gibiydi. Gel otur Oğulcan Bey, anlat bakalım yüzyüze ne konuşmak istiyorsun benimle diye sordu Ahmet Naif. Oğulcan’ın da, bu satırların yazarı olarak benim de, uzun zamandır beklediğimiz an nihayet gelmişti. Oğulcan anlatmaya başladı,
- Ahmet Bey biz çok fazla birlikte çalışamadık. İsterdim ki, daha uzun birlikte çalışmış olalım ve ben faydalı olacağını düşündüğüm bu konuşmayı şu anda yapmak durumunda kalmayayım. Ama maalesef kısmet değilmiş. Ben iki yıldır bu fabrikada canımı dişime takarak, elimden gelen en iyi hizmeti mesai kavramı gözetmeksizin vermeye çalışıyorum.
- Estağfurullah Oğulcan Bey bundan en küçük bir şüphemiz olsa, burada bu konuşmayı, bu biçimde yapıyor olmazdık.
- Teşekkür ederim, bunu duymaya ihtiyacım varmış dedi Oğulcan ve konuşmasına devam etti. Ben çalışmaya başladığımda bu departmanda 7 kişi çalışıyordu Ahmet Bey. İş hacmi aynı olmasına rağmen son 6 aydır 4 kişi çalışıyoruz. Neredeyse hepimiz daha önce iki kişinin yaptığı işleri tek başımıza yapıyoruz. Bence mevcut şartlar altında gayet de başarılıyız. Ama malum, fabrika satıldığından beri hepimizde bir gelecek kaygısı var ve fabrikanın taşınması söylentilerinin gerçeğe dönüşmesi üzerine bu kaygı daha da arttı. Yoksa ben neden ayrılmak isteyeyim ki. Ama sonuçta telefon görüşmemizde sizin de söylediğiniz gibi fabrikanın taşınma kararı sonucu ayrılmak zorunda kalmamdansa böylesi bence de çok daha hayırlı oldu. Yeni yönetimimiz fabrikayı devraldığından beri iyi niyetle bir çok çalışana haklı neden olmaksızın istifa etmelerine rağmen kıdem tazminatı ödemesi yaptı. Tüm bu istifa ettiği halde kıdem tazminatı alan bu personelden farklı bir muamele görmek istemiyorum açıkçası. Bu, bana ağır gelir.
- Oğulcan dedi Ahmet Bey, İK ile bu konuyu görüşmedim, ama eğer onlar sana kıdem tazminatı ödemekte bir sakınca görmüyorlarsa, merak etme ben bu ödemeyi onaylarım.
- Ahmet Bey, ben İK ile konuştum, direktörünüz onaylarsa biz öderiz, bizim açımızdan bir sıkıntı olmaz dediler dedi Oğulcan.
- O zaman mesele yok Oğulcan, ödeme talebi önüme geldiğinde ben onaylarım.
- Çok teşekkür ederim Ahmet Bey dedi Oğulcan, gözleri parlıyordu. Tazminatı halletmişti, şimdi Göksel Nesligüzel’i inandırıcı bir şekilde kötülemeye gelmişti sıra. Sağ gösterip sol vuracaktı.
- Oğulcan, ben açık sözlü insanları severim, genelde en doğru sözleri onlar söylerler dedi Ahmet Bey, senin açık sözlülüğünü de sevdim. Hiç prensibim olmamasına rağmen sana Oğulcan diye hitap ediyorum. Şimdiye kadar sana hep Oğulcan Bey diye hitap etmiştim.
- Teşekkür ederim Ahmet Bey bu güzel sözleriniz için.
- Oğulcan şimdi bu samimiyetimize güvenerek sana bir soru sormak istiyorum ama aramızda kalsın lütfen bu.
- Tabii ki Ahmet Bey, buyrun lütfen. Oğulcan bu hamleyi beklemiyordu Ahmet Bey’den. Samimiyetimize güvenerek, aramızda kalması gereken ne soracaktı ki Ahmet Bey diye düşünmeye başladı. Fazla düşünmesine gerek kalmamıştı, Ahmet Bey belli ki, açık sözlüleri sevdiği kadar da açık sözlüydü.
- Göksel Hanım’ın maddi durumu nasıl diye sordu Ahmet Bey pat diye. Oğulcan kulaklarına inanamadı, bu, Göksel Nesligüzel’i inandırıcı bir şekilde kötülemek için arayıp da bulamadığı fırsattı, hele Ahmet Bey söyleyeceklerine inanmaya bu kadar hevesliyken. Zira, Ahmet Bey’in Göksel Nesligüzel’i taşınma sonrası işten çıkarmayı düşündüğünü ve bu konuda vicdanını rahatlatmak için bu soruyu sorduğunu Oğulcan’ın anlaması çok zor olmamıştı.
- Bu soruya cevap vereyim ama lütfen aramızda kalsın dedi Oğulcan kendini ağırdan satarak.
-Tabii tabii, bundan emin olabilirsin Oğulcan.
- Göksel Hanım’ın maddi durumu benim bildiğim kadarıyla oldukça iyi dedi Oğulcan, kocası şehrin en tanınmış kadın doğum uzmanlarından biri, özel muaynehanesi var, özel bir hastanenin ortağı, 200 dönüm portakal bahçesi var, oturdukları ev kendilerine ait, güzel bir yazlıkları var, ayrıca Göksel Hanım’ın buradan aldığı maaş da oldukça yüksek olmalı. Oğulcan ilk solunu vurmuştu, biraz daha sağ göstermesi gerekiyordu. Ama tabii bu tamamen dışarıdan görünen, atalarımız ne derler bilirsiniz Ahmet Bey, para ile imanın kimde olduğu belli olmaz.
- Tabii canım, orası öyle dedi Ahmet Bey.
- Ayrıca ben onların harcamalarını bilemem, kızlarının eğitim masrafları çok fazla olabilir, düzenli kredi ödemeleri falan vardır belki. Sonuçta büyük başın derdi büyük olur.
- Haklısın Oğulcan tabii dedi Ahmet Bey, düşünceliydi. Bu düşünceli hali Oğulcan’ın çok hoşuna gitmişti. Sağ göstermeye devam dedi kendi kendine.
- Göksel Hanım, çok iyi bir yöneticidir. Mükemmel bir eğitim almıştır. Ekip çalışmasına çok inanan bir yapısı vardır. Mesela ben burada çalışmaya ilk başladığımda beni “bu odaya tek kapı çalarak girerek giren sensin, kapıyı çalmana gerek yok” diye uyarmıştı. Ekibinde çalışanlara yumuşak davranarak geniş yetkiler verir ve onların sorumluluk almalarını sağlar. Çok gerekmedikçe çalışma arkadaşlarına müdahele etmez. Göksel Hanım’ın başında bulunduğu bir departmanda çalışan kişilerin verimleri yüksektir. Oğulcan'ın artık solunu vurması gerekiyordu. Mesela bizim ambalaj satınalma faaliyetlerimiz bence çok başarılıdır. Son zamanlarda departmandaki arkadaşlarımızın ayrılması neticesinde ben de ambalaj satınalmalarımızı yakından inceleme fırsatı buldum ve başarılı operasyonların altında hep Onur Söker’in imzasını gördüm. Onur Bey’e geniş yetkiler veren Göksel Hanım, bunun meyvelerini topluyor işte dedim kendi kendime. Hem departman iyi çalıştığı için Göksel Hanım, hem de işinde başarılı olduğu için Onur Bey kazanıyordu. Kazan kazan politikasının bu başarılı uygulaması, departmandaki herkes için de ekstra bir sinerji yaratıyordu. Yine Göksel Hanım’ın kendisine bağımlı bir sistem yerine, kendisi olmadan da işleyebilen bir sistem kurmuş olması gerçekten takdire şayandır bence. Kendisinin yıllık iznini kullandığı dönemlerde bile departmanın işleri aksamadan yürüyor. Oğulcan’ın sözlerini ilgiyle dinleyen Ahmet Naif’in uçağı kalkmak üzerinde olduğundan bu sohbetin daha fazla uzaması mümkün değildi.
- Samimiyetle bu düşüncelerini benimle paylaştığın için çok teşekkür ederim Oğulcan dedi Ahmet Naif, daha da dinlemek isterdim ama maalesef uçağa yetişmem gerek. Yolun açık olsun. İnşallah hem senin için hem de fabrikamız için hayırlısı olur.

Oğulcan Ahmet Naif’i uğurlarken son kez tokalaşıp öpüştüler. Ahmet Naif havaalanına, Oğulcan da yeğeni Necati’nin yanına, eve gitti. Necati o gün herzamakinden daha şirin göründü gözüne. Annesi’nin yemekleri herzamankinden daha lezzetliydi. How I met your mother dizisini herzamankinden daha çok eğlenerek izlemişti. Herzamankinden daha temiz olmuştu dişleri fıçalandıktan sonra. Herzamankinden daha güzel uyumuştu tüm gece ve herzamankinden daha çok almıştı uykusunu o sabah uyandığında.

İşe gelir gelmez, Onur’a abi bomba gibi haberlerim var, en kısa zamanda Nikotinpark’ta toplanalım dedi Oğulcan. 45 dakika sonra, planlama müdürü Bülent, satınalma sorumlusu Onur ve çaycı Rıfkı ağızlarında yeni yanmış sigaraları ile Nikotinpark’ta Oğulcan’ın anlattıklarını büyük bir ilgiyle dinliyorlardı. Oğulcan sözlerini bitirdiğinde herkes kahkahayla gülüyordu.
- Gerçekten “ambalaj satınalmalarına ilişkin başarılı operasyonlarda hep Onur Söker’in imzasını gördüm” mü dedin diye sordu Onur, kelimesi kelimesine böyle mi dedin?
- Evet, bir sakıncası mı vardı diye gülerek yanıtladı Oğulcan. O ana kadar gülerek tüm bu olayları dikkatle dinleyen Bülent, Oğulcan’a dönerek,
- Sen de az götveren değilmişsin lan Oğulcan dedi. Yine hep beraber gülüştüler. Rıfkı, konuyu değiştirerek Oğulcan’a lafını soktu.
- Yaaaa Oğulcan, sen de az çakal değilsin ama işte futbol bilgin biraz kıt. Noldu dün akşamki Piacenza Sampdoria maçı, ben sana Samdoria’ya oyna, hem oranı da çok iyi demedim mi? Sen ne dedin, ben Piacenza’ya oynayacağım abi dedin. Noldu ? Boruyu yedi tabii evinde Piacenza.
- Valla haklısın abi dedi Oğulcan, iyi ki de ben unutmuşum dün iddaa oynamayı. 6,322 YTL tazminatım azalsa napardım?

Son sözü baş yaran umulmadık taş söylemişti. Nikotinpark’tan fabrika binasına kadar ulaşamıyordu cuntanın kahakahaları ama yine de yeterince şendiler.