Bir işyeri hikayesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir işyeri hikayesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2009 Salı

Bir İşyeri Hikayesi : Toygar Pazarlamacılara Karşı

Toygar’ın şirketi manyak sorunlarını çıkarmaya tüm hızıyla devam ediyordu. Toygar bu şirketin pazarlamacılarıyla ne zaman yolu kesişse, arızanın yakınlarda olduğunu hemen hissediveriyordu. Burunları havada pazarlamacılardan Toygar’ın tiksindiği de bir sır filan değildi. Üçbuçuk sene önce en direktör kılıklılarıyla başını belaya sokup kovulmasıyla neticelenen süreci de hatırlıyor ve ne kadar salak bir kitle ile karşı karşıya olduğunu gayet iyi biliyordu. Şirkette pazarlamanın kolunun uzanamayacağı Burcu Hanım’ın yönetiminde yeni bir görev alması gündeme geldiğinde, biraz sevinmiş, biraz da umutlanmıştı. Sonuçta başına neler geldiğini bildiği halde Burcu Hanım, Toygar’a kendi yönetimi altında bir çalışma şansı veriyorduysa, pazarlamacılardan uzak bir işle ilgileneceğini düşünmüştü. Bu düşüncesi biraz fazla iyimserdi. Çünkü pazarlamanın bulaşamayacağı bir yer esasen yoktu Toygar’ın şirketinde, hangi taşı kaldırsan altından bunlar çıkardı. Ama düşüncesinin doğru bir tarafı da vardı, pazarlamacılar Burcu Hanım’ın yönetimine gerçekten müdahale edemiyorlardı. Kısaca Toygar Burcu Hanım’ın desteğini arkasına aldığı müddetçe bir tür dokunulmazlığa sahip olacaktı. Toygar için bir diğer güzel haber de yeni yapacağı işin her ne kadar pazarlamacılarla ilgisi olsa bile en tepedeki sorumlusu Hilmi Bey’di.

Hilmi Bey, Ankara’daki fabrikanın genel müdür yardımcısıydı ama fiilen yaptığı iş kesinlikle genel müdürlüktü. Toygar o güne kadar Ankara’daki fabrikayla ilgili olarak doğrudan yönetim kurulunu ilgilendiren ortaklık yapısı, finansal konular gibi konular dışında Ankara fabrikanın genel müdürünün bir işe karıştığını duymamış, görmemiş ve hissetmemişti. Hilmi Bey ile daha ilk çalışmaya başladığı günden itibaren Toygar iyi anlaşacaklarını anlamıştı. Hilmi Bey, lafını esirgemeyen mert bir adamdı ve bir fabrika genel müdürü için son derece doğal bir biçimde pazarlamacılardan nefret ediyordu. Ama ne yazık ki pazarlamacılar doğrudan 1 numaralı patrona bağlı çalıştıklaından çoğu zaman Hlmi Bey’in de gücü pazarlamacıların salakça hareketlerine mani olmaya yetmiyordu. Yine de Toygar’ın şirketinde pazarlamacıların arkasınıdan ileri geri konuşamayacakları ender adamlardan biriydi Hilmi Bey.

Toygar’ın görevi Hilmi Bey’in ve ekibinin gerçekleştireceği yurtdışı satınalma işlemlerinin operasyonlarını takip etmek, fabrikalar, pazarlamacılar ve Burcu Hanım’ın komutasındaki finansçılar arasında gerekli koordinasyonu, bilgi akışını ve raporlamaları sağlamaktı. Ekibi bu projede ne yazık ki pazarlamacılardan oluştuğu için bir süre sonra Hilmi Bey ipin ucunu kaçırdığını anlayamayacaktı. Yaptığı satınalmaların verileri doğru ve düzgün bir şekilde Toygar’a aktarılmadığı için kısa bir sürede herşeyin tam bir keşmekeş haline geldiğini düşünüyordu Hilmi Bey. Zira Hilmi Bey’in adamlarının tuttuğu raporlarla Toygar’ın raporları birbirini tutmuyordu. Toygar görev alanında kuş uçurtmuyor, katı kurallar koyuyor ve Nuh diyor peygamber demiyordu. Bir süre sonra neredeyse herkesin bu herif kendini ne sanıyor diye söylenmelerine rağmen, hala arkasında Burcu Hanım’ın full desteği vardı. Hilmi Bey tüm bu yazışmaları çizişmeleri izliyor ve her defasında Toygar’ın haklı çıktığını görüyordu. Sonunda Burcu Hanım ve Toygar ile merkez ofiste bir toplantı talep etti Hilmi Bey. Dosyaları tekrar gözden geçirirlerken, Toygar her dosyaya çok hakim görünüyor ve aslında ortada bir keşmekeş olmadığını, böyle görünmesinin sebebinin sadece pazarlamanın adamlarının patronlarına şirin gözükmek için söyledikleri aslında 10 gün sonra yapılacak yüklemeler için gemi kalktı falan gibi saçmalıklar olduğunu toplantıdakilere gösteriyordu. Hilmi Bey, zaten daha önceki yazışmaları da izleyip Toygar’ın hep haklı çıktığını gördüğünden “Tamam” dedi, “Toygar’ın her söylediği doğruymuş, bunda mutabık mıyız?” diye toplantıya katılanlara sordu. Kimseden ses çıkmayınca Hilmi Bey kendi ekibine dönerek devam etti, “şimdi ben anlamıyorum, biz orada otuz kişiyiz, bu adam tek başına, nasıl oluyor da bizim neredeyse her dediğimize itiraz edebiliyor ve sonucunda haklı çıkabiliyor?” Kimseden cevap gelmeyince, Hilmi Bey, Toygar’a dönerek “nasıl takip edebiliyorsun sen bunu bu kadar Toygar” diye sordu. Toygar’ın cevabı basitti : “Excel kullanmayı biliyorum.” Hilmi Bey gülerek, “ha yani biz bilmiyoruz öyle mi?” diyince Toygar gülümseyerek “yorum yok” dedi.

O günden sonra Toygar o işin tek hakimiydi. Hiçbir pazarlamacı Toygar’a o günden sonra bir şey söylemeye cesaret edemedi. Sonra o proje yavaş yavaş önemini kaybetti, yitti, gitti. Mert Elit’in işten ayrılmasına kadar geçen yaklaşık iki senelik süreçte Toygar’ın yolu hiç pazarlamacılarla kesişmedi, ta ki iki hafta öncesine kadar.

Burcu Hanım, doğru düzgün hiçbir iş yapmadığı için Mert Elit’e gıcık olduğundan, neredeyse bir yıldır abuk subuk işler icat etmeye başlamıştı. Bu işlerden biri de mağazaların POS cihazlarıyla ilgili sorunların halledilmesi için ilgili bankalarla irtibatı sağlama göreviydi. Toygar, Mert Elit’in önünde pos cihazlarıyla uğraşmasını ilgiyle izliyordu, çünkü mağazaların pos cihazı talebinden, kredi kartı kampanyalarına katılmak gibi bir sürü saçma sapan işin neden bir satınalmacı tarafından yapıldığını anlamaya gerçekten imkan yoktu. Ama yine de Toygar bıyık altından gülüyordu Mert Elit’in bu beyinsizce çabalarına. Fakat ne yazık ki, Mert Elit işten ayrılınca bu salak iş de Toygar’a kalıverdi. Toygar düşündüğünde, epeydir Mert Elit’in önünde POS cihazı filan görmediğini hatırladı ve rahatladı. Fakat Ackvantage’ın yeni +6 taksit kampanyasını duyurduğu HSAK Bank’tan gelen mail biraz rahatını kaçıracak gibiydi Toygar’ın.

Toygar maili gördüğünde önce ilk refleks olarak ben bunu atlamış olsam ne olur ki diye düşündü. Zira bu iş tam bir kapalı kutuydu, içinden bir sürü saçma sapan angarya çıkabilirdi. Bilmiyordu ki, Mert Elit’in bu konuda ne iş yaptığını Toygar. O an işte Toygar’ın kahrolası vicdanı ile kendine güveni devreye girdi. “Olm” dedi kendi kendine, “taş atıp kolun yorulmuyor ki, hiç karşılıksız adamlar mağazaların cirosunu artırmaya yönelik bir kampanya yapıyorlar, hem de yazdığına göre altı üstü bir tane uyduruk form doldurup faks çekeceksin.” Toygar içinin derinliklerinden gelen “hep böyle derler, sonra bir bakmışsın bokuyla püsürüyle bir sürü saçma salak iş kalmış üzerine” sözlerini duyamadı. Maili Burcu Hanım’a iletip Ackvantage +6 Taksit kampanyası yapıyormuş, katılalım mı sorusunu sordu. Burcu Hanım hiç de kendisinden beklenmeyen bir süratle “Katılalım, detayları Gülgün Hanım ile halleder misin?” cevabını gönderdiğinde, lan bunun ne detayı olacak altı üstü bir form dolduracağız diye düşündü ama ihtiyatlı hareket etmek lazımdı. Çünkü Burcu Hanım’ın Gülgün Hanım dediği, şirketin mağazacılıkla ilgilenen pazarlama müdürlerinden sadece biriydi. Pazarlamada unvanı müdür oılanların sayısı müdür olmayanların sayısından fazla bile olabilirdi.

Toygar ilk işe başladığında, bu Gülgün ile kapıştığını hatırlıyordu. O zamanlar pazarlamanın bünyesinde çalışıyordu ve Gülgün’ün artistlik çektiği konuda Toygar sadece pazarlama direktörünün kesin talimatını uygulamaya çalışıyordu. Üzerine gelmekte olan Gülgün’ü bir aikido ustası gibi Gülgün’ün enerjisinden faydalanarak sert bir biçimde Pazarlama Direktörünün önüne gözünü kırpmadan atmıştı Toygar. Gülgün hiçbirşey elde edememişti ve bariz zarardaydı. Toygar ile münasebetlerinde bir daha fevrileşemedi. Zaten Gülgün ile ilk karşılaşmasının altı ay sonrasında Toygar başka bir bölgenin pazarlamasının işlerine bakmaya başladı ve altı ay sonra oradaki pazarlama direktörü yani 1 numaralı patronun 1 numaralı damadı tarafından kovuldu. Toygar Gülgün’e hemen Burcu Hanım’ın yazısıyla birlikte kampanya detaylarını gönderdi ve benim yapmam gereken birşey varsa söyleyin ellimden geleni yaparım diye ekledi.

Gülgün “şimdilik yok” dedi, ben bu kampanyayı mağazalarımıza duyurayım her mağaza kendi formunu kendisi doldursun göndersin, sorun yaşayan mağazalar olursa, size yönlendiririm.” Toygar, kendisine iş çıkmamasına sevinerek rahat bir nefes aldı, ertesi gün de Gülgün’den tüm mağazaları kampanya hakkında bilgilendiren yazıyı görünce, “bak” dedi kendi kendine “bir de ben bu maili atlamış olsam falan diyordun” diye kendisiyle gurur duydu. Sonra içine bir kurt düştü, “bu kadar basit olamaz” dedi, “bu kadar basit olamaz.” İhtiyat duygusuyla ve pazarlamacılara karşı kendisini muhakkak sağlama alması gerektiğinin bilinciyle Gülgün’e bir kez daha sordu: “Gülgün Hanım, benim yapmam gereken birşey yok di mi?” Yoktu, Gülgün’e göre Toygar’ın bu aşamada yapması gereken birşey yoktu. Her mağaza kendi başvurusunu kendisi yapacaktı, sorun yaşayan mağazalar Toygar’a yönlendirilecekti. Toygar ben görmeyeli bu pazarlamacılar düzelmiş olabilir mi diye düşünmeye bile başladı.

Yaklaşık bir hafta boyunca bu konuda hiçbir sorun bildirimi de yapılmayınca, Toygar gerçekten bu işten ucuz kurtulduğunu düşündü ve rutin işlerine kanalize oldu, ta ki düne kadar. Sabah Gülgün’den ilk mail geldi. Bartın’da bir mağaza +6 taksit yapamıyordu. “Allahın Bartın’ında” diye düşündü Toygar “pos cihazını kullanmayı beceremeyen bir salak mağaza yetkilisinin sorununu da ben çözerim nolacak”, iyi niyetliydi. Hemen kampanyayı bildiren banka yetkilisine durumu izah eden bir mail gönderdi. Bir birbuçuk saat sonra gelen ikinci mail ise Toygar’ı düşündürtüyordu. Kendi binalarının altındaki mağaza da aynı sorunu yaşıyordu. Formu doldurup verilen faks numarasına göndermelerine rağmen +6 taksit uygulamasından yararlanamamışlardı Gülgün’ün mailinde yazanlara göre. Peki formun altında yazan detay bilgi için üye işyerleri provizyon hattı 444HSAK’ı aramışlar mıydı? Toygar Gülgün’e cevaben aşağıdaki cevabını yazdı.

“Gülgün Hanım,

Ben bu şikayetleri bankaya bildiririm, benim için hiç sorun değil, ama bence bunu bu şekilde çözemeyiz. Bence firmalar sorun çıktığında HSAK’ın “444 HSAK no.lu Üye İşyeri ve Provizyon Destek Hattı”nı arayarak sorunlarını halletmeliler. Aksi taktirde 100 kişi sorun var derse, tek tek ilgilenmek durumunda kalırız, hem çözmemiz çok uzun sürer, hem de bence akıllıca olmaz. Bankanın bu tip problemlerle ilgilesinler diye kurduğu bir telefon hattı var sonuçta. Yine de siz bilirsiniz. Sonuçta isterseniz ben kampanyayı bize gönderen banka yetkilisine bu şikayetleri gönderirim, gerekirse ararım ama en iyi ihtimalle POS cihazı kullanmayı yeterince beceremeyen mağaza çalışanlarıyla uğraşırız diye düşünüyorum.

Saygılarımızla,

Toygar Lodosoğlu”

Toygar’ın işten kaçmadığını, ama salak da olmadığını özellikle vurgulayan, patronun Gülgün olduğunu açıkça ifade eden ultra uyumlu, süper kibar cevabı gerçekten etkileyiciydi. Çünkü o an Toygar’ın kalbinin pompaladığı kanın debisi yükselmiş, damarlarından taşıp beynine sıçramak üzereydi. Toygar metin olmalı, vakarını bozmamalıydı. Hemen aşağıdaki sorun yaşayan mağazaya gitti. İşte Birce’yle orada ilk defa konuştu.

Birce’yi Toygar simaen tanıyordu, sonuçta aynı binada çalışıyorlardı. Birce zaman zaman Burcu Hanım’ın yanına gelip birşeyler anlatıyordu. Unvanı mağaza müdürüydü, altında beş tane adam çalıştırıyordu ve genç yaşında bunları başarmıştı. Yirmibeş bilemedin yirmisekiz yaşındaydı. İşte Birce’nin yürüyüşünden bakışına, konuşmalarından tavırlarına kadar her yere sirayet etmiş özgüvenini anlaması için Toygar’ın Birce ile konuşmasına gerek yoktu. Birce’nin muhtaç olduğu ego, damarlarındaki pazarlamacı kanda mevcuttu.

Toygar insanlara ilişkin sezgilerine güvenirdi. Genellikle tanımadığı birini ilk gördüğünde, konuşmasından, kılığından kıyafetinden, tavırlarından, saçından başından Toygar beyninde o kişi ile ilgili bir şablon oluşturur, yaşantıyla gelen verileri de o şablonun içini doldurarak dinamik bir analiz ortaya koyardı. Şimdiye kadar Toygar’ın ilk belirlediği şablonla, yaşanan uzun zamanların sonunda kafasında oluşturduğu kişi profili arasında dramatik farklar olduğu hiç görülmemişti. Bunun bir sebebi Toygar’ın kuvvetli sezgileriyse, diğer bir sebebi de yaşantıların sonucunda gelen veriyi işine geldiği gibi işleyebilme yeteneğiydi. Yani mesela Toygar’ın bundan bir cacık olmaz dediği hıyar, dev bir yazılım şirketinin sahibi olduysa, “ben ona zengin olamaz demedim ki, cacık olamaz dedim” der çıkardı işin içinden.

Birce’nin yanına indiğinde Toygar en vakur haliyle bir miktar da salağa yatarak sordu.
- Merhaba, Ackvantage’ın +6 taksit kampanyasında sorun varmış.
- Evet. Müşterime de söz vermiştim, yapamadığım taksitler için ekstra indirim yapmak zorunda kaldım.
- Peki 444 HSAK’ı aradınız mı?
- Hayır aramadık.
- Neden ?
- Daha önce Mert Elit kendisi hallediyordu bu işleri.
- E peki siz form gönderdiniz mi?
- Hayır.
- Neden ?
- Kampanyayla artık kim ilgileniyorsa o gönderecek formu.
- E peki size Gülgün Hanım’dan gelen yazı gelmedi mi?
- Geldi.
- O yazıda açıkça her mağazanın kendi başvurusunu kendisinin yapması gerektiği belirtiliyordu.
- Franchise mağazalar içindi o yazı, biz merkez mağazayız.
- Franchise mağazalar içindiyse o yazı sizce neden size de gönderildi ?
- Bilgi amaçlı.
- Peki sizin mail adresiniz mailin kime kısmında mıydı, yoksa bilgi kısmında mı?
- Bilmem dikkat etmedim.

Toygar o an tüm benliğiyle upuzun çayırlarda yalınayak koşmak istedi, saçları rüzgara konuk, yüzü dağlara dönük. Göğsünün çeperini Birce ile sınayan esaretten uzaklarda Anadolu’da bir köy mezarlığında bir çınar gölgesine gömülmeyi istedi. “Başka sorum yok sayın yargıç” bile diyemeden korktuklarının bir bir başına geleceğine inandı ofisine dönerken. Yol boyunca “salak bunlar ya gerizekalı” diye kendi kendine hiddet krizleri geçiriyordu. En sonunda durumu Burcu Hanım ile konuşması gerektiğine karar verdi ve Burcu Hanım’ın odasına gitti. “Valla Burcu Hanım böyle uyduruk bir sorunla buraya gelmeyi gerçekten istemezdim ama Ackvantage +6 taksit kampanyası iyice saçmalamaya başladı” girizgahını Burcu Hanım “okuyorum yazışmaları” cevabı ile karşıladı ve Toygar mailde yazdıklarını tekrar etmeye başladı. Aklına sorunu yaratabilecek olasılığıa sahip etkenler geldikçe köpürüyor ve saymaya başlıyordu. “Yani” dedi, Toygar söylediklerini toparlayarak, “mağaza formu doldurmamış olabilir, mağaza formu fakslamamış olabilir, banka formu kaybetmiş olabilir, mağaza pos cihazını doğru düzgün kullanamıyor olabilir ya da bunların dışında temel bir teknik ya da finansal sorun olabilir ve mesela tüm bu form geldi mi, gitti mi, ama biz formu gönderdik, ama biz almadık, pos cihazınızın enter tuşuna bastınız mı dialoglarının içinde beni 100 sorunlu mağazayla uğraşırken düşünebiliyor musunuz Burcu Hanım?” Burcu Hanım, gülümseyince Toygar devam etti: “Temel bir teknik ya da finansal sorun olmadıkça bence kendi başlarının çaresine baksınlar, kaldı ki, Gülgün’ün mailine göre bizim aşağıdaki mağaza da formu gönderdiği halde aynı sorunları yaşıyormuş. Ben gittim sordum aşağıdakilere, form filan göndermediklerini söylediler. Niye dedim, biz merkez mağazayız dediler.” “E tamam Gülgün yine şişirmiş işi” dedi Burcu Hanım, “sen en azından bizim mağazanın işini çöz de diğer mağazalardan şikayetler artarsa haklısın dediğin gibi yapalım.”

Toygar masasına döndüğünde Gülgün’ün attığı maile cevap verdiğini gördü:

“Toygar Bey, daha önce de mağazaların bireysel problemleri oluyor ve HSAK danışma hattı aracılığıyla çözemedikleri için bize dönüş yapıyorlardı. Mert Elit, bu tarzdaki sorunları mağazanın iletişim bilgileri ve POS numarası ya da Üye İşyeri numarasını direk alarak çözüme kavuşturuyordu. Mağazalarımıza hızlı servis olanağı sağlamak için bu tipteki desteği vermemizin doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz merkez aracılığı ile Şimdiye kadar hep daha çabuk çözümlemeler yaptık.

Değerlendirmenize sunarım.”

Kibarlığa hayrandı Toygar, aslında Gülgün “ben anlamam, eşek gibi ya da en kötü Mert Elit gibi çözeceksin bu işleri” diyordu. Cevap vermek yerine “salak bunlar ya gerizekalı” diye kendi kendine geçirdiği hiddet krizlerine devam etmeyi tercih etti. Bu arada da formlarda doldurulması istenen üye işyeri numarası ya da ticari hesap numarası gibi kendi çalıştığı mağazadan bile kolayca elde edemeyeceği bilgilerin peşinde sağa sola mail yağdırıyordu. Uzun çabalarının sonunda tüm verileri toplayıp faks makinesinin karşısına geçtiğinde mesai saati bitmek üzereydi.

Formu faks makinesine koydu, formun üstünde belirtilen faks numarasını tuşladı ve faksın sesini sabırsızca dinlemeye başladı. 2/4 aksak ritm çalıyordu telefon. Tam “aman allahım bitirmeye bu kadar yaklaşmışken, bana bunu mu reva gördün” isyanına başlayacakken, gülümsedi. Formdaki faks numarasını aynen tuşlamıştı. Oysa kendisi de HSAK da İstanbul’un aynı yakasında olduğundan 0 212 çevirmemesi gerekiyordu. “Sağol Allahım sağol” diye 0 212’den arındırılmış faks numarasını tekrar tuşladı faksa. Telefon defalarca çalmasına rağmen karşıdaki faks cevap vermiyordu. Bir daha denedi, bir daha, ve bir daha...

2 Nisan 2009 Perşembe

Bir İşyeri Hikayesi : Toygar Yılışık Alim ile Burcu Hanım arasında

Mert Elit işten ayrıldıktan sonra Toygar Lodosoğlu mecburen Alim Çelikkan’ın işleri ile de uğraşmaya başlamıştı. Alim Çelikkan’ın satış yöneticisi olduğu Avrupalı firma, Toygar’ın şirketinin en büyük ve en eski tedarikçilerinden biriydi. Bunca yıldır satış yaptığı bir firma ile envai çeşit sorunlar yaşamış ve bir biçimde hepsinin üstesinden gelebilmiş olmanın rahatlığıyla Alim Çelikkan klasik satışçı – satınalmacı davranış kalıplarını Toygar’ın şirketinde terkedeli çok olmuştu. Toygar’ın müdürü Burcu Hanım ile de fazlasıyla gayri resmi bir diyalogu vardı. Toygar da işleriyle uğraşmazken Alim Çelikkan’ın fazlasıyla yılışık biri olduğunu düşünürdü zaten ve pek de haksız sayılmazdı.

Alim Çelikkan 45-50 yaşlarında birkaç dil bilen ve Avrupa’da yönetici olarak çalışan bir Beyaz Türk’tü. Hali vakti yerinde, gelecek kaygılarını çoktan unutmuş, yılın en az yarısını evinden uzakta, Avrupa’nın hatta zaman zaman Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde geçiren, elindeki PDA ile cep telefonu arası bir cihaz sayesinde her yerdeyken işlerini yürütebilen yeni nesil Batı tipi yönetici modelinin tipik bir örneğiydi. Toygar’a göre atipik olan tek yönü ise yılışık tavırlarıydı.

Toygar, Mert Elit işten ayrıldığı anda bu yılışık adamla ne halt edeceği konusunda bir endişeye kapılmış, ama sonra “amaaan Alim’den mi korkacaksın, bu işi Mert Elit’ten daha kötü yapman mümkün değil nasıl olsa” diyerek tüm endişelerini bir kenara atıp işlere konsantre olmaya başlamıştı. Toygar’ın ilk hedefi mevcut durumun ne olduğunu tespit etmekti. Gümrükteki ve yoldaki yüklemelerin dosyalarını incelemeye başladı önce ve siparişleri etkin bir biçimde takip edebilmek için Access programına gerekli verileri girmeye başladı. Access veritabanını daha önce Çin’e verilen çok çeşitli siparişleri takip edebilmek için kendisi tamamen kendi ihtiyaçlarına göre dizayn etmişti Toygar ve yer yer de bu işi abartmış, normalde muhasebenin tutması gereken bilgileri de tutmaya başlamıştı. Kısaca elindeki veritabanı Alim Çelikkan’ın işlerini takip etmek için fazlasıyla yeterliydi.

Toygar verileri veritabanına girerken İnci kodlu malın hem 2.85 USD hem de 3.00 USD fiyatından faturalarda yer aldığını görmüş ama bunu çok da önemsememişti. Eski siparişin bakiyesi yüksek fiyattan, yeni siparişten yüklenen mallar ise düşük fiyattan yükleniyor olmalıydı. Uzun süredir ticaret yapan firmalarda siparişler arasında fiyat değişmeleri çok olağandı. Bu değişimler, ekonomik şartlardaki değişimlerden kaynaklanacağı gibi, birbirlerinden vazgeçemeyeceklerini bilen iki firmanın sırayla birbirlerine verdikleri tavizlerden de kaynaklanırdı. Toygar gidip de Mert Elit’in saçma sapan proformalar klasöründen onaylanmış proformalar ile faturaların fiyatlarını karşılaştırmaya gerek duymadı. Gerek duysaydı da bunu yapabileceğinden çok emin değildi, zira tüm proformaların o klasörde doğru düzgün dosyalandığını sanmıyordu. Zaten bu işin zamanında Mert Elit tarafından yapılmış olması gerekiyordu. Toygar proformaları adam gibi klasöre koyduğunu sanmadığı birinin faturalarla proformaları miktar ve fiyat bakımından düzgünce kontrol ettiğini düşünmenin çelişkilerine aldırmadan Mert Elit’in bu işi düzgünce yaptığını varsaydı. Böylelikle Toygar kendi uydurduğu eski siparişlerin fiyatları yüksek yenilerininkiler düşüktür hikayesine tüm benliğiyle inanmaya başladı. Bir süre sonra gözünü kırpmadan bundan adı gibi emin olduğunu söylemesi işten bile değildi.

Bu arada Burcu Hanım ile “Yılışık Alim” arasında sözlü geçen fiyat pazarlıklarında odada bulunmadığından ve kendisine bu konuda doğru düzgün veri aktarımı yapılmadığı için Toygar’ın fiyatların güncel durumundan da çok fazla haberi yoktu. Nihayet Alim Çelikkan’a yeni bir sipariş verilmesi gereken an geldiğinde, Toygar basitçe taleplerini bildirdi ve proforma fatura talep etti. Nasıl olsa proforma faturayı Burcu Hanım imzalıyordu, fiyatlara da baksındı bir zahmet proformaları imzalarken.

Toygar gelen proformayı alıp onaylatmak üzere Burcu Hanım’ın yanına gitti. Burcu Hanım elindeki kalemle Gece kodlu ürünün 3.40 olan fiyatının üstünü çizdi, yanına 3.30 yazdı ve proformayı imzaladı. Toygar kendisinin bulunmadığı görüşmeler sırasında bunun karara bağlanmış ama Alim’in salak memuru Gabriella’nın bunu unuttuğunu ya da Alim’in sağa sola yılışıklık yaparken, bunu salak Gabriella’ya söylemediğini düşündü. Proformayı aynen Burcu hanım'ın imzaladığı şekliyle Alim Çelikkan’a gönderdi. Alim Çelikkan, Burcu Hanım’ın elindeki tükenmez kalemle kolayca 3.30 yaptığı fiyatın kesinlikle mümkün olmayacağını, zaten hammadde fiyatlarının yükselmekte olduğunu ve gönderdiği proformanın aynen onaylanmaması halinde siparişi üretime alamayacaklarını telefonda Toygar’a bildirdi.

Toygar neden hep bu ortada sıçan pozisyonunda kaldığını düşünürken, isteksizce ortadaki sıçanlık vazifesini ifa etmek için Burcu Hanım’ın odasına doğru yola koyuldu. Burcu Hanım’ın odasına girdiğinde, kısaca “Alim Bey Gece kodlu ürünün 3.30’a düşürdüğünüz fiyatını kabul etmiyor” dedi. Burcu Hanım, tamam ben konuşurum cevabın verdi ve bunun üzerine Toygar tekrar masasına dönerken, en az bir hafta boyunca Alim Çelikkan’ın sürekli “proformayı onaylayıp niye göndermiyorsunuz” diyerek kendisini taciz edeceğine emindi. Her seferinde söyleyeceği “Burcu hanım sizle görüşecekti, görüşmedi mi Alim Bey?.... Tamam Alim Bey ben Burcu Hanım’a tekrar hatırlatırım…. Alim Bey Burcu hanım ile dün telefonda konuştuysanız bu konuyu niye söylemediniz kendisine?.... Tamam Alim Bey anladım… Size de iyi günler.” sözlerini kendi sesimle bilgisayara kaydetsem de hiç çenemi yormasam diye fantezi dünyasında bir gezintiye çıkmıştı Toygar.

Olaylar tam Toygar’ın beklediği şekilde gerçekleşti ve yaklaşık bir hafta sonra bir Cuma akşamı Alim Çelikkan’dan gelen mailde Toygar’a proformayı onaylayıp göndermiyorlarsa, malı üretime aldıramayacağını, o zaman da verdikleri termin sürelerinin geçersiz olacağını bildirmişti. Bunun üzerine Toygar, cevaben Burcu Hanım’ın şehir dışında olduğunu, mala fabrikanın ihtiyacı olduğunu, fiyat konusunda nasıl olsa anlaşacaklarını dolayısıyla malı ürettirmesini talep eden bir yazı yazdı. Beş dakika sonra aldığı cevap hoşuna gitti Toygar’ın: “Anlaşamazsak farkı sen ödeyecek misin Toygar Bey?”

Toygar bir Cuma günü işteki son dakkalarını geçirirken gelen bu maile doğal olarak cevap yazmadı. Malın üretim programına alınacağına emindi. Ertesi hafta Alim Çelikkan, Burcu Hanım ile görüşmek için Toygar’ın şirketine geldi. Burcu hanım ile görüşmesinin ardından Alim Çelikkan veda ederken Toygar Gece kodlu ürünün fiyatını hallettiniz mi diye sordu. Burcu Hanım da Yılışık Alim de sırıtarak hallettik dediler.

Yaklaşık on gün sonra Gece kodlu ürün yüklendi ve faturası salak Gabriella aracılığıyla Toygar’a geldi. Fiyat 3.40 idi. Toygar Burcu hanım’ın yanına gitti ve “siz Gece kodlu ürün için 3.30’luk fiyatı Alim Bey’e kabul ettirmiştiniz di mi Burcu Hanım?” diye sordu. “Eveeeet” diyen Burcu Hanım’a bu defa “o zaman niye bunlar 3.40’a fatura kesiyorlar?” sorusunu patlattı Toygar. “Ben konuşur hallederim” dedi Burcu Hanım, Toygar’ın inanmaz bakışlarına aldırmadan. Toygar artık günahın kendinden gittiğini yüz kere söylediğini falan düşünürken en sonunda “amaaaan bana ne yaw” diye çıktı işin içinden. Fatura da değişmedi.

Burcu Hanım bu arada İnci kodlu ürünün ödemesini onaylarken gözünün faturaya takılmasının hemen akabinde “nee İnci üç dolar mı?” sesi Toygar’ın kulaklarını çınlattı. Toygar kendi uydurup da inandığı hikayeyi sanki dünyanın en hakim olduğu konusu buymuşçasına eski siparişler yüksek fiyattan, yeni siparişler düşük fiyattan diye anlatırken Burcu Hanım “yaw olur mu, hepsinin 2.85 olması lazım, bunu nasıl atlarsınız, ben yakalamasam ki, yakalayamadığım bir sürü şey vardır, Alim bizi tıkır tıkır işleyecekti” ile başlayan “iyice boşladınız işleri siz” ile devam eden Toygar’ın cılız çıkan “ama ama Mert Elit” seslerini yok sayan hararetli bir fırça seansının sonunda “üç dolarlık bütün İnci faturalarını bul ve birim başına onbeş cent iskonto talep et çabuk.” talimatıyla Toygar’ı gönderdi. Toygar hala kendi uydurduğu hikayenin doğru olduğunu, bu talebi yılışık Alim’e yazdığında, “hiç olur mu Toygar Bey, eski siparişler yüksek fiyattan yenileri düşük fiyattan” cevabını alacağını düşünüyordu. Yine de yazdı Toygar talebini Alim’e.

Ertesi sabah Toygar Yılışık Alim’den gelen “haklısınız, bizim Gabriella’nın hatası, iskonto talebinizi kabul ediyoruz” diyen mail ile güne başladı. Toygar gerçekten şaşırmıştı, beklemiyordu böyle bir cevabı. İnandığı hikayeyi tamamen kendisinin uydurmuş olduğunu farketmesi de uzun sürmedi. Kendi kendine “Allahtan bu konuda artistlik yapmamışım haaa” diye düşündü. Bundan sonra yılışık Alim’in söylediklerine boşverip Burcu Hanım’ın söylediklerinin gerçekleşmesi için canını dişine takacaktı.

Öğleden sonra Gece kodlu ürünün yüklemesinin fatuırası ulaştı Toygar’ın eline. Fiyat 3.40 idi. Toygar artık sertleşmeye karar vermişti. Hemen bir yazı yazdı:

“Alim Bey,

140143 ve 140107 nolu faturalarda gece kodlu ürünün fiyatı 3,40 USD. Her iki faturanın 3,30 USD fiyattan yeniden düzenlenmesini, veya 140143 nolu faturanın 3,23 USD fiyattan düzenlenmesini rica ederiz. Her iki durumda da Gece kodlu ürüne ilişkin iki faturanın fiyat ortalaması 3,30'a geliyor.

Saygılarımızla,

Toygar Lodosoğlu”

Yılışık Alim’in cevabı gecikmedi:

“Toygar bey,
Sen hic dayak yedinmi??? Ben senin abin sayilirim......
Iyi calismalar / aç”

Toygar gülümsedi kendi kendine ve içinden bunu sen istedin Yılışık Alim diye geçirerek son darbeyi vurdu.

“Alim Bey,

Aslında ömrüm boyunca çok kaşındım ama bebeyken abimden yediğim dayakları saymazsak dayak yemedim, ama sayı saymayı biliyorum. Ayrıca şunu da bilmenizi isterim ki benim pozisyonumda olan birisi için dayak kaçınılmaz. Bu fiyat 3.40 olarak kalsa Burcu Hanım’dan, 3.30 olarak kalsa sizden dayak yiyeceğim. O halde kimin dayağını yemeyi seçme şansım var demektir. Gururla söylüyorum ki, Burcu Hanım yerine sizden dayak yemeyi tercih ederim.

Saygılarımızla,

Toygar Lodosoğlu”

Bu defa Yılışık Alim’den gelen cevap Toygar için kötü çalıştığı şirket için iyiydi:

“Toygar bey,
Seni zevkle döverim üstüne de 10 sent iskontonu yaparım. Haftaya görüşürüz.
Iyi calismalar / aç”

25 Eylül 2008 Perşembe

Bir İşyeri Hikayesi : Oğulcan Pirgelen, Göksel Nesligüzel’e Karşı

Oğulcan Pirgelen biraz rahatlamıştı. Çalıştığı yağ fabrikası satıldığından beri, işyerinde bir huzursuzluk vardı. İşten çıkarmalar olacak mıydı, fabrika taşınacak mıydı, taşınırsa nolacaktı, işten çıkarılırsa napacaktı gibi sorular beynini kemiriyordu. Ama işte şimdi önündeki istifa mektubunu imzalarken tüm bu beyin kemiren belirsizliklerin hepsinden birden kurtuluyordu. Altı aydır gidip durduğu ama sonuç vermeyen iş görüşmelerinden doğan bunalımı da sona eriyordu işte. İmzaladığı istifa mektubuyla müdürü Göksel Nesligüzel’in odasına girmek için masasından kalktığında Oğulcan, “Herşey çok güzel olacak” diyordu kendi kendine.

Satılana kadar gayet iyi bir 18 ay geçirmişti yağ fabrikasında. İşyerinde çok iyi anlaştığı çaycı Rıfkı, planlama müdürü Bülent ve en yakın mesai arkadaşı Onur gibi arkadaşlarından ayrılacağı için aslında üzgün bile sayılabilirdi. Kimbilir belki de bu ortamı çok arayacaktı gideceği karton ambalaj fabrikasında. Bir bakıma da buna mecbur hissediyordu kendisini. Bu belirsizliğin getireceği riskleri alabilecek durumda değildi maalesef. Ailenin maddi durumu da başlarına gelen felaketten sonra bozulmuştu.

Göksel Hanım’ın odasının önüne geldiğinde durakladı. Alışkanlıkla tam kapıyı çalacakken daha çalışmaya başladığı ilk günlerde, Göksel Hanım’ın “bu odaya tek kapı çalarak girerek giren sensin, kapıyı çalmana gerek yok” uyarısı aklına gelmişti. Kapıyı çalmadan elinde istifa mektubuyla odaya girdi.
- Göksel Hanım müsait misiniz ?
- Müsaitim Oğulcan gel dedi Göksel Hanım o herzamanki prezebtabl gülümsemesiyle. Günlük işlerinde karşılaştığı bir sorunun neden olduğunu sanıyordu Oğulcan’ın odasına gelişine. Oğulcan, Göksel Hanım’ın masasının karşısındaki koltuklardan birine oturdu ve elindeki mektubu sessizce uzattı. Aldığı mektubu anlaması için 1 saniye yetti Göksel Hanım’a. Yüzünü buruşturarak,
- Demek sen de ayrılıyorsun ha Oğulcan.
- Evet Göksel Hanım. Şartlar bunu gerektirdi.
- Valla Oğulcan açıkçası sana neden ayrılıyorsun, sıkıntın neyse çözelim diyecek durumda değilim. Fabrika satıldığından beri beni de aşan bir belirsizlik var burada. Biliyorsun fabrikanın bir kısmının taşınacağı söylentileri var. Bunu yaparlarsa, buradaki satınalmada kaç kişi çalışır, kim kalır kim gider bunları söylemek mümkün değil. Dolayısıyla sana bu konuda yapabileceğim tek birşey var. O da hem senin hem de fabrika için hayırlısını dilemek.
- Zaten benim ayrılmamın sebebi de bu belirsizlik Göksel Hanım. Yoksa ben gayet memnundum burada. Bu şehirde de iş imkanı çok fazla yok. Dolayısıyla iyice kaygılanıyordum. Ama en sonunda Orakçı’nın karton ambalaj fabrikası ile anlaştım. Biliyorsunuz bizim de en büyük ambalaj tedarikçilerimizden biri onlar. Zaten tanıdığım, bildiğim bir firma olunca oraya geçmek daha cazip geldi.
- Ehh, ne diyelim. Hayırlısı olsun. Ama öyle hemen bırakıp gitmek yok di mi Oğulcan? Daha işleri toparlayacağız, devredeceğiz. İki ay daha buradasın en az.
- Elbetteki hemen bırakıp gidecek değilim Göksel Hanım, ama iki ay da kalamam. Diğer tarafta da satınalmacı ayrılacağı için bana uygun bir pozisyon açılmış. Dolayısıyla o ayrılmadan işleri devralmalıyım. Yoksa orada çok zorlanabilirim.
- Hımm anladım ama burada da biz çok zorlanırız Oğulcan.
-İşte bir şekilde kimseyi zorlamadan bu işi halletmemiz lazım Göksel Hanım. Bu arada tazminat almam konusunda bana yardımcı olur musunuz ?
- Valla Oğulcan ben Ahmet Bey ile konuşur durumu anlatırım ama karar onların sonuçta. İstifa edip tazminat alanlar da oldu, almayanlar da oldu. Ben bir görüşeyim, Ahmet Bey nasıl karşılayacak bakalım senin ayrılışını. Ona göre netleşir. Ama sen iki ay buradasın ona göre.
- Neyse bunu sonra görüşürüz Göksel Hanım. Ben işimin başına geçeyim.
- Peki kolay gelsin.

Oğulcan bu iki ay meselesine biraz takılmıştı ama halledeceğini düşünüyordu. Asıl derdi zaten tazminatıydı. Alabilecek miydi yoksa alamayacak mıydı? Masasına geldiğinde düşünceliydi. Yan masadan Onur meraklı bakışlarıyla kendisini süzüyordu. Gel abi dedi Oğulcan, Nikotinparka gidelim anlatırım.

Nikotinpark sigara içmek için gittikleri fabrika bahçesinin adıydı. Öyle diyorlar diye garibim fabrika bahçesi de öyle oluvermişti. Yoksa ne nikotindi, ne de park. Kendi halinde, ISO 9001, bilemedin 14000 denetimlerinde bahçesi de varmış densin diye yapılmış klasik bir fabrika bahçesiydi. Rıfkı Abi ile Bülent Abi’ye de haber verelim onlar da gelsin dedi Oğulcan, onlar da Nikotinpark’ın nimetlerinden faydalansınlar. Onur’un o sırada telefon zaten kulağındaydı ve numaraları tuşluyordu. 30 saniye sonra organizasyon tamamdı ve Nikotinpark yolundaydı cunta. Nikotinpark’a geldiklerinde Onur sordu,
- Ne iş Oğulcan, hasatı topladın mı, mahsul nasıl bu sene, iyi mi ?
- Ya Onur Abi bizim müdür iyice fonksiyonunu yitirdi. Tazminat alabilir miyim, bilmem. Onur Abi yatakta iyi mi, bilmem. Neyi bilirsin, nasıl müdürsün ben anlamadım ki.
- Vayy adi karı, benim yatak performansımı da bilmiyormuş. Yuh diyorum kendisine.
- Bırak bu işleri Onur Abi yaaa. Tamam eski kurt olabilirsin ama yaşlandın artık. Artık ne kadar uzun zamandır sende tık yoksa, karı unutmuş senin performansını. Artık gençlere yol açman lazım. Bak Hakan Şükür bile çekildi bu işlerden.
- Lan o çekilmedi, el çektirildi.
- Bak ne kadar güzel söyledin. Aynı sen işte diyince Oğulcan, cunta bastı kahkahayı. Neler olduğunu tam olarak merak eden Bülent noldu ne konuştunuz diye ciddiyetle sordu Oğulcan’a. Bülent sürekli değişen pazarlama ihtiyaçlarına göre fabrikanın tüm üretimini esnek bir biçimde planlayabilen zeki biriydi. Genel müdür dahil fabrikadaki herkes ona saygı duyardı. Altında çalışan elemanları neredeyse tapıyordu ona. Yeni yönetim bile gelir gelmez kendisine hakettiği payeyi vermişti.

Oğulcan, Göksel Hanım ile konuşmasını “Tazminat alacak mıyım bilmiyor. Ne zaman ayrılacağım bilmiyor. Yani kısaca bir bok bilmiyor, bir de müdürüm diye ortalıkta geziyor” diye 10 saniyede özetledi. Onur, “ya bırak Bülent ya, baksana benim yatakta iyi olup olmadığımı bile bilmiyormuş, bunu tüm Türkiye bilir ki, ben yatakta 10 kaplan gücündeyimdir” diyerek araya girdi. Bülent, Rıfkı’ya dönerek, sen ne diyorsun Rıfkı dedi tüm Türkiye bilir mi gerçekten? Rıfkı, abi bu konu beni aşar, bana futbolla gel, iddaa ile gel, ama Onur’un cinsel problemleriyle gelme, ben bilemem şimdi Onur’un kuşu kalkıyor mu, füzeler hedefi vuruyor mu, nükleer başlıkların tahrip gücü yüksek mi diyince, cunta tekrar bastı kahkahayı. Artık sigaralar bitmek üzereydi ve zaman Bülent’in en iyi kullandığı şeydi. Tamam sigaralar bitiyor, eylem planını veriyorum, Oğulcan sen İK ile konuşuyorsun, ne zaman işe girmişsin tam olarak öğreniyorsun, ayrıca İK’ya bu tazminat olaylarını sorup bilgi alıyorsun, bu bilgilere göre stratejimizi yarın aynı saatte Nikotinpark’ta kurarız.

Herkes işinin başına dönerken Oğulcan da İK’nın yolunu tuttu. İK, yani İnsan Kaynakları, yani Metin Hicret’in direksiyonda olduğu vitesi boşta araba. Sokakta bu arabayı görseniz, motorunun sesiyle, gıcır gıcır kaportasıyla, geniş ve rahat koltuklarıyla, mp3 çalarlı ses sistemiyle, klimasıyla dört başı mamur diyebileceğiniz bu arabanın tek kusuru, sizi, hatta kendisini bile, bir yerden bir yere götürememesidir. E ne anladık biz bu arabadan diyorsanız, peşinen bilmelisiniz ki, İnsan Kaynakları departmanı, çalışmak için size uygun bir departman değil. Ama bu departmanın direktörü Metin Hicret, fabrikaya staja gelen liseli kızların gözünde çok kültürlü, bilgili ve karizmatik, hoş bir insan. Liseli kızlar; arabayla uzak yerlere gitmenin değil de, arabanın içinde oturmanın peşinde, klima sayesinde tam istedikleri sıcaklıkta, ses sistemi sayesinde tam istedikleri müziklerle heyyo heyyo yerinde sayan genç kitle; ders çalışmak zor gelince, zengin koca bulurum nolacak ki diye kendisini avutan nesil; Metin Hicret’i karizmatik, Einstein’ı kafayı yemiş bulan ırk; iyi de araba gitmiyor üstelik gereksiz yere benzin harcıyor diyene senin araban bile yok diyebilecek mantığın gerçek sahibeleri.

Oğulcan İK ofisinin kapısından içeri girdiğinde, o arabaya bindiğini sandı. Hoş kokular, trendy and friendly bir atmosfer, smart casual kılıklar, hayatlarından mutlu, gülümseyen yüzler. Oğulcan en az gülümseyen yüzün en işe yarar yüz olduğunu bildiğinden Gülçin Hanım’ın masasına doğru yöneldi. Gülçin Hanım muhasebeden İK’ya geçtiği için bu sahte cennetin farkındaydı.
- Merhaba Gülçin Hanım, müsait misiniz diye sordu Oğulcan.
- Buyrun Oğulcan Bey, nasıl yardımcı olabilirim size?
- Ben ayrılmaya karar verdim de, ayrılırken tazminat alabilir miyim, iznim kaldıysa onların parasını alabilir miyim, alabilirsem ne kadar alabilirim gibi dizi dizi sorularım var dedi gülümseyerek. Önce ayrılmanıza üzüldüm ama bu belirsizlik ortamında çalışmak gerçekten zor umarım fabirka için de sizin için de hayırlı olur diyerek konuşmasına başlayan Gülçin Hanım, Oğulcan’ın durumuna bakmak için bilgisayara döndü. Hımmm dedi, Oğulcan Bey 5 Ekim 2006’da başlamışsınız siz işe, 5 Ekim 2008’den önce ayrılmayacağınızı varsayarsak, 3 hafta izin parası ile biraz karışık olmakla beraber kıdem tazminatı da alma ihtimaliniz var. Gülçin Hanım’ın istifa ediyorsunuz değil mi siz ben yanlış anlamadım sorusunu Oğulcan başıyla onayladı. Buraya bu şekilde gelip ayrılma kararı verdiğini söyleyen birine istifa ediyorsunuz değil mi dye sorması Gülçin Hanım’ın aslında Oğulcan’a seninle ilgileniyorum mesajıydı. Zira Oğulcan işten kovulmuş olsaydı, Oğulcan’dan önce İK’nın bundan haberi olurdu. Gülçin Hanım devam etti.
- Kanuna göre esasen iş akdini tek taraflı olarak kanunda belirtilen haklı nedenler dışında bir nedenle feshettiğiniz için normal şartlar altında kıdem tazminatı ödemeyiz size, ancak fabrika el değiştirdikten sonra yeni yönetim, geçiş döneminde kendi isteğiyle işten ayrılanlara da kıdem tazminatı ödeyeceğini ifade etmişti. Kendi isteğiyle ayrılanların bazıları kıdem tazminatı aldı, bazıları ise alamadı. Yani bu konuda direktörünüz Ahmet Bey’den onay alabilirseniz, biz kıdem tazminatınızı size öderiz. İki yıllık kıdeminize karşılık ödeyeceğimiz tutar da 5,265 YTL olur. 3 haftalık izin parasını da dahil edersek, 6,322 YTL ödenecektir. Olayda hiçbir boşluk bırakmayan bu açıklama karşısında soru sormayı iyi becerebilen, meraklı Oğulcan Pirgelen bile tek kelime edememişti. Az gülümsemeniz boşa değilmiş Gülçin Hanım diye aklından geçirdi ve teşekkür ederek İK’dan çıktı. Kafası o kadar meşguldü ki, Gülçin’in seninle ilgileniyorum mesajını alamamıştı Oğulcan.

6,322 YTL iyi paraydı ve işin ilginç tarafı beynini kemiren belirsizlikten kurtulmak için bedel ödemeye bile razıyken, üstüne para alacak olmasıydı. Dünya gerçekten garip diye düşündü yol boyunca. Ofisine geldiğinde Göksel Hanım odasında telefonla konuşuyordu. Müdürünün odasına bakarak acaba Ahmet Bey ile benim durumumu mu konuşuyor diye düşündü Oğulcan, ama belli etmedi. Yapılacak işlerine konsantre olmalıydı artık.
- Onur Abi beta karoten geliyor di mi, sorun yok. Papaz olmayalım Bülent Abi ile.
- Yok, yok, panik de yok, sorun da yok cevabını alınca rahatladı. Akşama kadar satınalma siparişleri ile, planlamanın talepleri ile, tedarikçiler ile uğraştı durdu.

Akşam işten çıkıp doğruca eve gitti Oğulcan. 2 yaşındaki yeğeni Necati ile oynadı, arkadaşı Toygar ile iki saat telefonda havadan, sudan ve tabii ki futboldan konuştu. Bu sene Galatasaray’ın senesiydi, kadro şahaneydi, Fener’in kadrosu berbattı, Saraçoğlu Stadında bir UEFA finali neden olmasındı. O statta 2. UEFA kupasını kaldırmaları Toygar’ın ve Fener’in başına gelebilecek en kötü şeydi. Düşündükçe ürperiyordu Toygar. Oğulcan o gece 11.32’de yattı, sabah 07.25’te de kalktı ve işine gitti.

Çaycı Rıfkı’nın yanında çayını içip, bir süre iddaa geyikleri çevirdikten sonra masasına yerleştiğinde bile, Göksel Hanım daha ofise gelmemişti. Müdür olmak insana bir takım ayrıcalıklar sağlıyordu tabii. Hele Boğaziçi Üniversitesi İktisat mezunu, iki dil bilen, bir çocuk annesi, zengin ve güzel bir kadınsan bu ayrıcalıkların bir kat daha artıyordu. Göksel Hanım’ın kocası şehrin en çok kazanan kadın doğum uzmanlarından biriydi. 200 dönüm portakal bahçesi vardı ayrıca. Özel muayenehanesi ile ortağı olduğu özel hastaneden de iyi kazanıyor olmalıydı. Oğulcan iki yıl önce işe ilk başladığında Göksel Hanım’ın güzelliğine ve karizmasına vurulmuş, hatta bir fotoğrafını elde edebilmek için onun bilgisayarını bile karıştırmıştı. Sonra benzer durumdaki Onur’un bilgisayarında Göksel Hanım’ın fotoğrafını gördüğü anda iyi anlaşacaklarını anlamıştı. Hemen o fotoğrafı kendi bilgisayarına kopyalayarak, “İşte platonik aşkım” konulu bir e-mail atmıştı arkadaşlarına yarı şaka yarı ciddi.

Bu muhteşem ikili, Göksel Hanım’ın her hareketini detaylı bir şekilde inceliyordu artık. Hatta Göksel Hanım’ın bazı öğle tatillerinde ortadan kaybolup ofise geç döndüğünü farkettikleri zaman onu takip bile etmişlerdi. Bir apartmana girişini tespit etmişlerdi Göksel Hanım’ın ancak hem yakalanmamak hem de işleri aksatmamak için Göksel Hanım apartmandan çıkana kadar bekleyememişlerdi orada. Salt merak değildi tabii ki bu takibin nedeni. Eğer Göksel Hanım biriyle kocasını aldatıyorduysa, bu muhteşem ilkiliyle de kocasını aladatabilirdi. Bu ihtimal onları keyiflendiriyor, muhabbetlerine ayrı bir renk katıyordu. Göksel Hanım kendisine bir fan klübü kuracak olsa, bu ikisi o klübün muhakkak ilk üyeleri olurlardı.

Önce fabrikanın satılacağı söylentilerinin makine aralarında, yemekhane masalarında, idari bina koridorlarında dolaştığı ve sonra fabrikanın gerçekten satışının gerçekleştiği süreçte Göksel Hanım’dan belirsizliği yöneten “lider” hareketlerini göremeyen Oğulcan, yavaş yavaş ona olan saygısını yitirmeye başlamıştı. Mevcut durumda ise, Göksel Hanım’ın onca zenginliğine ve konforuna rağmen sadece kendi çıkarlarını korumaya yönelik hareket ettiğini görerek üzülüyor, hatta ona bu nedenle kızıyordu. En son bu iki ay daha buradasın meselesi de bardağı taşıran son damlaydı.

Oğulcan, Göksel Hanım’ın odasına gitti, dünkü gibi kapıyı çalmadan girdi, müsait misiniz diye sordu, evet cevabını alınca dün oturduğu koltuğa oturdu ve Göksel Hanım’a bir gelişme olup olmadığını sordu. Göksel Hanım, Ahmet Bey ile konuştuğunu Oğulcan’ın işten ayrılma kararı konusunda bilgi verdiğini, tazminat konusunu sorduğunu ama net bir cevap alamadığını, bakalım, edelim, İK’ya soralım gibi cevaplar aldığını, ayrılma zamanlaması konusunu Ahmet Bey’in tamamen kendisine bıraktığını uzun uzun anlattı önce. Sonunda Göksel Hanım konuyu kendisini ilgilendiren asıl meseleye, ayrılma zamanlamasına getirmişti. Göksel Hanım, 30 Kasım diyordu, Oğulcan 6 Ekim, yani iki senesini doldurduğu günün bir gün sonrası. Göksel Hanım yaşayacağı zorlukları anlatıyordu, Oğulcan da kendi durumunu. Sonuç alınamıyordu. Sonra tekrar görüşülecekti. Oğulcan’ın canı iyice sıkılmaya başlamıştı.

Cunta Nikotinpark’ta toplandı. Oğulcan son durumu anlattı. Bülent o gün fabrikada önemli bir toplantı yapılacağını ve büyük ihtimalle bu toplantıda fabrikanın taşınmasının kesinleşeceğini ve taşınma için uygun bir tarih belirleneceğini, bu tarihin de büyük bir olasılıkla 30 Kasım olacağını söyledi. Fabrika 30 Kasım’da taşındığında burada kalan bölümün satınalma faaliyetleri için iki kişinin yeteceğini düşündüğünü de sözlerine ekledi. Oğulcan çok sinirlenmişti, adi karıya bak, 30 Kasım’da fabrikanın taşınacağını muhtemelen birinden duydu, beni kanımın son damlasına kadar kullanacak, benim işten ayrılışım da onun işine gelecek dedi sinirli bir ses tonuyla. Bülent evet fena plan değilmiş gerçekten de diyerek, Oğulcan’ı sakin sakin toplantının sonucunu beklemesinin en akıllıca hareket olduğuna ikna etti. Oyun buysa, kuralları da buydu ve cunta da fena oynamazdı bu tip oyunları. Bülent sigarasını yere attı ve arkadaşlar benim şu sözü geçen meşhur toplantıya gitmem gerekiyor diyerek aralarından ayrıldı. Cunta elemanları da hemen ardından işlerine döndüler.

Toplantıda herşey Bülent’in tam tahmin ettiği gibi gitti. Genel Müdür, yeni patronların fabrikanın 30 Kasım’a kadar taşınmasına karar verdiklerini ve taşınma için gerekli hazırlıkların bir an önce başlatılması için tüm direktörlerin buraya gelerek durum değerlendirmesi yapacaklarını, bu nedenle herkesin üzerine düşen hazırlığı yapması gerektiğini söylendi. Durum değerlendirme toplantısı yarın yapılacaktı. Toplantının hemen ardından fabrikanın taşınacağı, Genel Müdür tarafından bir e-mail ile tüm personele duyuruldu. Oğulcan tüm direktörlerin yarın fabrikada olacağını duyar duymaz, direktörü Ahmet Naif’i aradı.

Ahmet Naif, soyadı gibi naif bir kişilikti. Bulunduğu mevki için yeterli karizmaya, zekaya ve bilgiye sahip olmasa bile güvenilir kişiliğiyle patronlara göre bu eksiklerini kapatıyordu. Kimseyi kırmamaya çalışarak yöneticilik yapmanın doğru olduğunu düşünüyordu. Gerçekte ise, kimseyi kırmadan yöneticilik yapmak, etliye sütlüye bulaşmamak, sorumluluk almamaktı. Beş fabrikanın yer aldığı grubun tüm satınalma deparmanları kendisine bağlıydı. Ahmet Bey, Göksel Hanım ile konuştuğunu, ayrılışından haberdar olduğunu, bundan üzüntü duyduğunu, ama bir taraftan da fabrikanın taşınma kararı sonucu ayrılmak zorunda kalmasındansa, bu şekilde ayrılmasının daha hayırlı olacağını düşündüğünü Oğulcan’a güven verici bir ses tonuyla anlattı ve tazminat konusunda elinden geleni yapacağına söz verdi. Oğulcan teşekkür etti ve yarın buraya gelmesi durumunda kendisiyle 10 dakika yüz yüze görüşmek istediğini söyledi. Ahmet Bey, bu konuda da kendisine söz verdi.

Ertesi günün sabahında Oğulcan uykusunu almış bir şekilde dinç kalktı yatağından. Sinek kaydı traş oldu, kahvaltısını yaptı. Ofisine adımını attığında kendini gayet enerjik ve güne hazır hissediyordu. Ayrılma vakti yaklaştığından artık işlerini de boşlamaya başlamıştı. 6,322 YTL tazminatını alacak ve 6 Ekim’de yeni işine başlayacaktı. Bundan başka herşey ona önemsiz geliyordu. Tüm enejisini toplayıp bu konuya kanalize ediyordu. Diğer taraftan da konuyu analize devam ediyordu.

Önünde iki parçalı bir hedef ve bu hedefe ulaşması için geçmesi gereken iki engel bulunmaktadı. 6,322 YTL tutarındaki tazminatı almak için Ahmet Naif, 6 Ekim’de gitmesi içinse Göksel Nesligüzel engellerini aşmalıydı. Madem ki, Göksel Nesligüzel’in tazminat konusunda kendisine bir faydası dokunmuyordu, o zaman zarar vermesini de engellemeliydi. Tazminatı Ahmet Bey’den bağlayabilirse, Göksel Nesligüzel’i silahsız bırakabilir, istediği tarihte de işi bırakabilirdi. Aksi takdirde Göksel Nesligüzel üzerinden Ahmet Bey ile iletişim kurduğu sürece Göksel Nesligüzel tazminat konusunu bir şantaja dönüştürebilir ve bu durumda Oğulcan ya tazminatı alıp 6 Ekim’de işi bırakamazdı ya da 6 Ekim’de işi bırakır ama tazminatı alamazdı. Ahmet Bey’i de zaten tazminat konusunda Göksel Nesligüzel’i aradan çıkarabilmek için aramıştı. Bugünkü konuşmada tazminat konusunda bir söz alabilirse, Ahmet Bey Göksel Nesligüzel için sonradan sözünü yemezdi. Bu arada bir fırsatını denk getirip, Ahmet Bey’e Göksel Nesligüzel’i inandırıcı bir biçimde kötüleyebilirse, kendisini daha iyi hissedeceği de kesindi.

Oğulcan bu düşüncelere daldığından Göksel Nesligüzel’in ofise geldiğini farketmemişti. Onu ofisinde görünce odasına gitmek için masasından kalktı, dünkü ve ondan önceki günkü gibi kapıyı çalmadan içeri girdi, müsait misiniz diye sordu, evet cevabını alınca dün ve ondan önceki günkü oturduğu koltuğa oturdu. Göksel Hanım işten ayrılma tarihimiz hakkında siz hep 30 Kasım diyorsunuz ama bu tarih mümkün değil, benim 6 Ekim’de muhakkak yeni işyerimde işbaşı yapıyor olmam gerekiyor dedi. Göksel Nesligüzel fabrika da taşınıyor herşey karman çorman olacak, şu fabrika taşınana kadar burada kalsan nolur diye Oğulcan’a yakındı. Göksel Nesligüzel olmayacak bir şey istiyordu. Çünkü Oğulcan bu duygu sömürüsü kokan yakınmanın ardından iki parçalı hedefinde parçaların çatışması, yani bir parçayı gerçekleştirebilmek için diğerini feda etmek durumunda kalması halinde hangi parçanın öncelikli olduğuna kesin olarak karar vermişti. Tazminatı alsa da, almasa da, 6 Ekim’de yeni işyerinde işbaşı yapacaktı.

Yerine döndüğünde, Onur, Rıfkı’nın Ahmet Naif’in fabrikaya geldiğini haber vermek için aradığını söyledi. Oğulcan, iyi abi iyi, dedi, bugün dananın kuyruğu kopacak herhalde, birazdan Nikotinpark’ta anlatırım. Onur eyvallah dediği anda ofisin kapısından içeri Ahmet Naif girdi. Herkese selam verdikten sonra doğruca Göksel Nesligüzel’in odasına girdi. Toplantı için Göksel Nesligüzel ile bir ön görüşme yapmasının faydalı olacağını düşünmüştü. Yaklaşık yarım saat süren görüşmesi bittikten sonra Ahmet Bey, fabrikanın Genel Müdür’ünün odasına gitti. O sırada Bülent de Genel Müdür’ün odasındaydı. Öğle yemeğinin hemen ardından cunta Nikotinpark’ta toplandı.

Oğulcan son durumu kısaca özetledi. Bugün Ahmet Naif ile 10 dakika yüzyüze konuşabilirse bu işi büyük bir ihtimalle halledeceğini söyledi. Bülent eğer görüşemiyor gibi olursan bana haber ver ben seni görüştürmeye çalışırım dedi. Oğulcan eyvallah abi dedi hayırlısı olsun. Rıfkı, Zlatan İbrahimoviç’in geçtiğimiz haftasonu attığı golü ballandıra ballandıra anlatmaya başladı. Öyle güzel anlatıyordu ki, tüm gözleri kendisinin üzerine toplamayı başarabilmişti. Bugün akşamki Piacenza Sampdoria maçını kesin Sampdoria kazanacak, bu hafta mutlaka iddaa oynayın, bu maç hem banko hem de oranı 2.60 dedi. Oğulcan ben zaten oynayacağım ama Piacenza’ya dedi ve sigarasını yere atıp üstüne basarak söndürdü. Vakit tamamdı, cunta dağılıyordu. Giderayak Rıfkı, Oğulcan’a gel paranı sokağa atma, aptal olma dediyse de, pek etkili olmadı. Oğulcan için düşünecek Piacenza Sampdoria maçından daha önemli konular vardı.

Oğulcan ile Onur ofiste çene çalarlarken, toplantı da başlamıştı. Ama toplantı ne Onur’un ne de Oğulcan’ın umurundaydı. Oğulcan zaten ayrılıyordu, Onur da ununu çoktan elemiş eleğini asmak üzereydi. Onlar da ünlü yabancı futbolcular ve eşlerinin fotoğraflarını içeren sunum dosyasını inceliyorlardı. Henry, Thuram, Beckham, Ronaldo gibi yıldız futbolcuların eşleri de taş gibiydi. Aralarında en güzel futbolcu eşinin hangisi olduğu konusunda hararetli bir tartışma yaşanacakken, tanıdık bir yüz geldi ekrana. Dört sene önce Galatasaray’a geldiğinde Anelka’nın bonusu diye Fenerlilerin dalga geçtiği, fakat sezonun sonlarına doğru kaderin bir cilvesi sonucu Anelka çağrılmazken Fransız Milli Takımı’na çağrılan ve kısa bir süre sonra da Galatasaray’dan parasını zamanında alamadığı gerekçesiyle olaylı bir şekilde Marsilya’ya giden ve iki sezon sonra 20 milyon Avroya Bayern Münih’e transfer olan hilkat garibesi görünümlü Franck Ribbery’den başkası değildi ekrandaki. Yanında da en az kendisi kadar çirkin karısıyla mutlu bir aile pozu vermişlerdi. Oğulcan da Onur da ekrana bakıp bakıp gülüyorlardı.

Toplantı sona ermiş olmalıydı ki, koridorda Bülent’i gördüler, Onur ile Oğulcan’ın masasına doğru gülerek geliyordu. Oğulcan’a sordu,
- Sen görüştün mü Ahmet Naif ile ?
- Yok abi, toplantıda değil mi o ?
- Ohoooo, toplantı biteli yarım saat oldu.
- Ne bileyim abi buraya uğrar herhalde gitmeden, dün benimle on dakika görüşeceğine söz verdi bana.
- Lan unutmuştur o. Ahmet Bey’e imzalatman gereken bir şey var mı ?
- Yaratırız abi, zaten herşey için imza atmaya pek meraklı bu yeni yönetim.
- İyi hadi imzalatacak bir şey bul da gidelim. Genel Müdür’ün odasında olması lazım onun. Oğulcan hemen ambalaj alımına ilişkin üç gün sonra yapılması gereken bir ödeme için talimat formu hazırladı ve çıktı aldı yazıcıdan. Tamam abi ben hazırım gidebiliriz dedi Bülent’e.

Bülent yolda Oğulcan’a toplantınn Göksel Nesligüzel ile ilgili kısımlarını anlatıyordu.
- Ama asıl bomba dedi, taşınma sonrası satınalma departmanının nasıl bir yapıda fonksiyonunu sürdüreceği konuşulurken, planlama müdürü olarak ben söz aldım ve dedim ki, satınalma aslen benim uzmanlık alanım olmamakla birlikte, planlama bölümü olarak yıllardır koordinasyon içinde çalıştığımız bu bölüm için dışarıdan bir göz olarak fikrimi söylemek isterim. Genel Müdür, tabii Bülent Bey buyrun sizin değerli fikirlerinize her zaman itibar etmişizdir diyince devam ettim. Eğer bahsi geçen üretim birimleri taşınacaksa, geriye kalan üretim birimlerinin satınalma faaliyetleri için iki kişi yeterli olacaktır sanıyorum dedim. Genel Müdür, Göksel Hanım ile Onur Bey’i mi kastediyorsunuz diye sorduğunda da bombayı patlattım. Hayır Onur ile Vedat’ı kastediyorum, bu kadar küçülmüş bir bölümün müdüre ihtiyacı olacağını sanmam.
- Offf abi yaman adamsın valla. Eee sonra noldu, Göksel karısının yüz ifadesi nasıldı peki?
- Tabii ki çok bozuldu. Çaresiz bir savunma yaptı ve kimseyi ikna edemedi tabii dedi Bülent, o sırada genel müdür sekreterinin önüne gelmişlerdi. Bülent, Ahmet Bey içeride mi diye sordu sekretere. Sekreter gülümseyerek evet içeride Bülent Bey buyrun dedi. Bülent Bey Oğulcan’ı da yanına alıp kapıyı çaldı içeri girdi. Oğulcan kardeşimin Ahmet Bey’e imzalatması gereken acil bir belge varmış da genel müdürüm kendisi çekinmiş, ben dedim çekinmene gerek yok, operasyonel işler her zaman öncelikli olmalıdır. Ahmet Bey de Oğulcan’a dönerek tabii Oğulcan Bey iş yapan adama engel olunur mu hiç, gel de ne imzalanacaksa imzalayayım dedi. Oğulcan belgeyi Ahmet Bey’e imzalatmak için o tarafa doğru yönelirken, Bülent de bana müsaade müdürüm diyerek odadan ayrıldı.

Ahmet Bey, Oğulcan’ın kendisine imzalatmaya çalıştığı belge hakkında yalandan sorular soruyor, ancak cevapları dinlemiyordu. Haa öyleyse bu ödemeyi hemen yapmamız lazım Oğulcan Bey ambalaj konusu önemli diyerek belgeyi imzaladı. Ambalaj konusu önemliydi, çünkü Oğulcan’ın çalıştığı fabrikanın ambalaj satınalmasına harcadığı toplam para Ahmet Bey’in sorumluluğundaki diğer dört fabrikanın bu iş için harcadığı paradan daha düşüktü. Oğulcan teşekkür ettikten sonra, Ahmet Bey’e bizim departmana da uğrayacaksınız değil mi diye sordu. Ahmet Bey, Oğulcan’a verdiği sözü tamamen unutmuştu, ama hiç bozuntuya vermedi. Tabii Oğulcan merak etme seninle konuşmadan gitmeyeceğim bu şehirden dedi. Estağfurullah ben öyle demek istemedim diye karşılık verdi Oğulcan. Takılıyorum be Oğulcan Bey, kızmıyorsun ya bana diyen Ahmet Bey’in keyfi yerindeydi. Estağfurullah tekrar yetişti Oğulcan’ın imdadına, teşekkür ederek odadan çıktı.

Ahmet Bey, saat 17.03’te departmanın kapısında göründüğünde, Oğulcan bir saattir işlerini toparlıyordu. Her ne kadar işleri boşlamışsa da, işlerin aksamadan yürümesine engel olacak kadar salmamıştı. Ahmet Bey, Oğulcan’ın yanına gelip kısık sesle, ben Göksel Hanım ile 10 dakika görüşeceğim, odadan çıkıp toplantı odasına gideceğim. Arkamdan da sen gel, orada yüzyüze konuşuruz. Tabii Ahmet Bey dedi Oğulcan, ama neden kısık ses, nedir bu gizlilik bir anlam verememişti.

17.14’te Ahmet Naif, Göksel Nesligüzel’in odasından çıkmış, toplantı odasına doğru gidiyordu. Oğulcan, Onur’a abi kader anı dedi, bana şans dile, ben gidiyorum. Dua edin demezdi kimseye, sanş dileyin derdi. Oğulcan Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini defalarca okuyup huzur bulan bir çocukken, yıllar sonra tekrar okuduğunda küçükken bulduğu huzurun tamamen psikolojik olduğunu fark etmiş ve Kuran-ı Kerim’in pekçok ayetine katılmadığını söyleyerek dinden çıkmıştı. Allah’ın evreni ve insanı yarattığına inanıyor, ama üzerinden bilmem kaç milyar yıl geçtikten sonra bile hala evrene müdahale ettiğine inanmıyordu. Dolayısıyla duaları Allah’ın çok da fazla dinlediği kanaatinde değildi. Onur, hadi gazan mübarek olsun diyerek uğurladı Oğulcan’ı.

Toplantı odası, zevksiz bir tasarımcı tarafından tasarlandığından, insanı yutacak ve bu zevksizliğe sonsuza kadar mahkum edecek gibiydi. Gel otur Oğulcan Bey, anlat bakalım yüzyüze ne konuşmak istiyorsun benimle diye sordu Ahmet Naif. Oğulcan’ın da, bu satırların yazarı olarak benim de, uzun zamandır beklediğimiz an nihayet gelmişti. Oğulcan anlatmaya başladı,
- Ahmet Bey biz çok fazla birlikte çalışamadık. İsterdim ki, daha uzun birlikte çalışmış olalım ve ben faydalı olacağını düşündüğüm bu konuşmayı şu anda yapmak durumunda kalmayayım. Ama maalesef kısmet değilmiş. Ben iki yıldır bu fabrikada canımı dişime takarak, elimden gelen en iyi hizmeti mesai kavramı gözetmeksizin vermeye çalışıyorum.
- Estağfurullah Oğulcan Bey bundan en küçük bir şüphemiz olsa, burada bu konuşmayı, bu biçimde yapıyor olmazdık.
- Teşekkür ederim, bunu duymaya ihtiyacım varmış dedi Oğulcan ve konuşmasına devam etti. Ben çalışmaya başladığımda bu departmanda 7 kişi çalışıyordu Ahmet Bey. İş hacmi aynı olmasına rağmen son 6 aydır 4 kişi çalışıyoruz. Neredeyse hepimiz daha önce iki kişinin yaptığı işleri tek başımıza yapıyoruz. Bence mevcut şartlar altında gayet de başarılıyız. Ama malum, fabrika satıldığından beri hepimizde bir gelecek kaygısı var ve fabrikanın taşınması söylentilerinin gerçeğe dönüşmesi üzerine bu kaygı daha da arttı. Yoksa ben neden ayrılmak isteyeyim ki. Ama sonuçta telefon görüşmemizde sizin de söylediğiniz gibi fabrikanın taşınma kararı sonucu ayrılmak zorunda kalmamdansa böylesi bence de çok daha hayırlı oldu. Yeni yönetimimiz fabrikayı devraldığından beri iyi niyetle bir çok çalışana haklı neden olmaksızın istifa etmelerine rağmen kıdem tazminatı ödemesi yaptı. Tüm bu istifa ettiği halde kıdem tazminatı alan bu personelden farklı bir muamele görmek istemiyorum açıkçası. Bu, bana ağır gelir.
- Oğulcan dedi Ahmet Bey, İK ile bu konuyu görüşmedim, ama eğer onlar sana kıdem tazminatı ödemekte bir sakınca görmüyorlarsa, merak etme ben bu ödemeyi onaylarım.
- Ahmet Bey, ben İK ile konuştum, direktörünüz onaylarsa biz öderiz, bizim açımızdan bir sıkıntı olmaz dediler dedi Oğulcan.
- O zaman mesele yok Oğulcan, ödeme talebi önüme geldiğinde ben onaylarım.
- Çok teşekkür ederim Ahmet Bey dedi Oğulcan, gözleri parlıyordu. Tazminatı halletmişti, şimdi Göksel Nesligüzel’i inandırıcı bir şekilde kötülemeye gelmişti sıra. Sağ gösterip sol vuracaktı.
- Oğulcan, ben açık sözlü insanları severim, genelde en doğru sözleri onlar söylerler dedi Ahmet Bey, senin açık sözlülüğünü de sevdim. Hiç prensibim olmamasına rağmen sana Oğulcan diye hitap ediyorum. Şimdiye kadar sana hep Oğulcan Bey diye hitap etmiştim.
- Teşekkür ederim Ahmet Bey bu güzel sözleriniz için.
- Oğulcan şimdi bu samimiyetimize güvenerek sana bir soru sormak istiyorum ama aramızda kalsın lütfen bu.
- Tabii ki Ahmet Bey, buyrun lütfen. Oğulcan bu hamleyi beklemiyordu Ahmet Bey’den. Samimiyetimize güvenerek, aramızda kalması gereken ne soracaktı ki Ahmet Bey diye düşünmeye başladı. Fazla düşünmesine gerek kalmamıştı, Ahmet Bey belli ki, açık sözlüleri sevdiği kadar da açık sözlüydü.
- Göksel Hanım’ın maddi durumu nasıl diye sordu Ahmet Bey pat diye. Oğulcan kulaklarına inanamadı, bu, Göksel Nesligüzel’i inandırıcı bir şekilde kötülemek için arayıp da bulamadığı fırsattı, hele Ahmet Bey söyleyeceklerine inanmaya bu kadar hevesliyken. Zira, Ahmet Bey’in Göksel Nesligüzel’i taşınma sonrası işten çıkarmayı düşündüğünü ve bu konuda vicdanını rahatlatmak için bu soruyu sorduğunu Oğulcan’ın anlaması çok zor olmamıştı.
- Bu soruya cevap vereyim ama lütfen aramızda kalsın dedi Oğulcan kendini ağırdan satarak.
-Tabii tabii, bundan emin olabilirsin Oğulcan.
- Göksel Hanım’ın maddi durumu benim bildiğim kadarıyla oldukça iyi dedi Oğulcan, kocası şehrin en tanınmış kadın doğum uzmanlarından biri, özel muaynehanesi var, özel bir hastanenin ortağı, 200 dönüm portakal bahçesi var, oturdukları ev kendilerine ait, güzel bir yazlıkları var, ayrıca Göksel Hanım’ın buradan aldığı maaş da oldukça yüksek olmalı. Oğulcan ilk solunu vurmuştu, biraz daha sağ göstermesi gerekiyordu. Ama tabii bu tamamen dışarıdan görünen, atalarımız ne derler bilirsiniz Ahmet Bey, para ile imanın kimde olduğu belli olmaz.
- Tabii canım, orası öyle dedi Ahmet Bey.
- Ayrıca ben onların harcamalarını bilemem, kızlarının eğitim masrafları çok fazla olabilir, düzenli kredi ödemeleri falan vardır belki. Sonuçta büyük başın derdi büyük olur.
- Haklısın Oğulcan tabii dedi Ahmet Bey, düşünceliydi. Bu düşünceli hali Oğulcan’ın çok hoşuna gitmişti. Sağ göstermeye devam dedi kendi kendine.
- Göksel Hanım, çok iyi bir yöneticidir. Mükemmel bir eğitim almıştır. Ekip çalışmasına çok inanan bir yapısı vardır. Mesela ben burada çalışmaya ilk başladığımda beni “bu odaya tek kapı çalarak girerek giren sensin, kapıyı çalmana gerek yok” diye uyarmıştı. Ekibinde çalışanlara yumuşak davranarak geniş yetkiler verir ve onların sorumluluk almalarını sağlar. Çok gerekmedikçe çalışma arkadaşlarına müdahele etmez. Göksel Hanım’ın başında bulunduğu bir departmanda çalışan kişilerin verimleri yüksektir. Oğulcan'ın artık solunu vurması gerekiyordu. Mesela bizim ambalaj satınalma faaliyetlerimiz bence çok başarılıdır. Son zamanlarda departmandaki arkadaşlarımızın ayrılması neticesinde ben de ambalaj satınalmalarımızı yakından inceleme fırsatı buldum ve başarılı operasyonların altında hep Onur Söker’in imzasını gördüm. Onur Bey’e geniş yetkiler veren Göksel Hanım, bunun meyvelerini topluyor işte dedim kendi kendime. Hem departman iyi çalıştığı için Göksel Hanım, hem de işinde başarılı olduğu için Onur Bey kazanıyordu. Kazan kazan politikasının bu başarılı uygulaması, departmandaki herkes için de ekstra bir sinerji yaratıyordu. Yine Göksel Hanım’ın kendisine bağımlı bir sistem yerine, kendisi olmadan da işleyebilen bir sistem kurmuş olması gerçekten takdire şayandır bence. Kendisinin yıllık iznini kullandığı dönemlerde bile departmanın işleri aksamadan yürüyor. Oğulcan’ın sözlerini ilgiyle dinleyen Ahmet Naif’in uçağı kalkmak üzerinde olduğundan bu sohbetin daha fazla uzaması mümkün değildi.
- Samimiyetle bu düşüncelerini benimle paylaştığın için çok teşekkür ederim Oğulcan dedi Ahmet Naif, daha da dinlemek isterdim ama maalesef uçağa yetişmem gerek. Yolun açık olsun. İnşallah hem senin için hem de fabrikamız için hayırlısı olur.

Oğulcan Ahmet Naif’i uğurlarken son kez tokalaşıp öpüştüler. Ahmet Naif havaalanına, Oğulcan da yeğeni Necati’nin yanına, eve gitti. Necati o gün herzamakinden daha şirin göründü gözüne. Annesi’nin yemekleri herzamankinden daha lezzetliydi. How I met your mother dizisini herzamankinden daha çok eğlenerek izlemişti. Herzamankinden daha temiz olmuştu dişleri fıçalandıktan sonra. Herzamankinden daha güzel uyumuştu tüm gece ve herzamankinden daha çok almıştı uykusunu o sabah uyandığında.

İşe gelir gelmez, Onur’a abi bomba gibi haberlerim var, en kısa zamanda Nikotinpark’ta toplanalım dedi Oğulcan. 45 dakika sonra, planlama müdürü Bülent, satınalma sorumlusu Onur ve çaycı Rıfkı ağızlarında yeni yanmış sigaraları ile Nikotinpark’ta Oğulcan’ın anlattıklarını büyük bir ilgiyle dinliyorlardı. Oğulcan sözlerini bitirdiğinde herkes kahkahayla gülüyordu.
- Gerçekten “ambalaj satınalmalarına ilişkin başarılı operasyonlarda hep Onur Söker’in imzasını gördüm” mü dedin diye sordu Onur, kelimesi kelimesine böyle mi dedin?
- Evet, bir sakıncası mı vardı diye gülerek yanıtladı Oğulcan. O ana kadar gülerek tüm bu olayları dikkatle dinleyen Bülent, Oğulcan’a dönerek,
- Sen de az götveren değilmişsin lan Oğulcan dedi. Yine hep beraber gülüştüler. Rıfkı, konuyu değiştirerek Oğulcan’a lafını soktu.
- Yaaaa Oğulcan, sen de az çakal değilsin ama işte futbol bilgin biraz kıt. Noldu dün akşamki Piacenza Sampdoria maçı, ben sana Samdoria’ya oyna, hem oranı da çok iyi demedim mi? Sen ne dedin, ben Piacenza’ya oynayacağım abi dedin. Noldu ? Boruyu yedi tabii evinde Piacenza.
- Valla haklısın abi dedi Oğulcan, iyi ki de ben unutmuşum dün iddaa oynamayı. 6,322 YTL tazminatım azalsa napardım?

Son sözü baş yaran umulmadık taş söylemişti. Nikotinpark’tan fabrika binasına kadar ulaşamıyordu cuntanın kahakahaları ama yine de yeterince şendiler.

16 Eylül 2008 Salı

Bir İşyeri Hikayesi : Toygar işe gitmek istemiyor.

Gecenin bir yarısı Berkant Efendi eve geldiğinde, gözümden uyku akıyordu. Son bir gayretle Berkant Efendi’yi yattığım yerden gözlerimle selamlamayı düşünüyordum ki, “kalk kalk” dedi, “Ankara’dan alacağın varmış, onu getirdim”. “Tamam, tamam” dedim, “Ben alacağımı aldım” ama nafile. Zorla beni kaldırıp sıkı sıkı sarıldı. Üzerine düşeni yapmış olmanın huzuru ve beni ayağa kaldırabilmiş olmanın mutluluğuyla sırıtarak, yanıma oturdu. Evet tek başına yayıldığım kanapeyi kaçınılmaz olarak Berkant efendi ile paylaşmak durumunda kalmıştım. Kanapede bir dönem iktidar savaşları yaşandıysa da, barış çabucak sağlandı. Çünkü barış için enerji harcanmıyordu. Hiçbirşey yapmadığında otomatik olarak herkes kaderine razı olmuş oluyor, dolayısıyla da barış sağlanıyordu. Ama o gece en son enerjimi Berkant Efendi’nin saat 02.00’nin gecenin bir yarısı olmadığına ilişkin teorisini dinlemeye harcamıştım. Gece 24.00 – 06.00 saatleri arasında yaşanan zaman diliminin adıymış, dolayısıyla gecenin bir yarısı ancak 03.00 oluyormuş, çünkü gecenin iki eşit yarısı olması gerekiyormuş, biri 02.00 ise diğer eşit yarı neredeymiş…

Yatağıma gidip uyuduğumda saat 03.00 idi. Sabah 06.45’te kalkması gereken birisi için erken bir saat değildi. Doğal olarak cep telefonu 06.45’te çalmaya başladığında, telefona tamam ben uyandım ama biraz daha vaktim var o süreyi de yatakta dinlenerek geçirmek istiyorum diyip alarmını kapatırken, 10 dakika sonra kalkmayı umuyordum yataktan. Gözümü tekrar açtığımda saatin 09.30 olduğunu gördüm.

O an hiç de fena olmayan bir fikir geldi aklıma. Neden geç kaldığıma dair bir yalan uyduracağıma, neden işe gidemediğime dair bir yalan uydurursam, işe hiç gitmezdim. Yalan da yine aynı yalandı. Hemen Berkant efendi’yi uyandırıp kendisinden işe gitmemek için güzel bir yalan uydurmasını istedim. Aramızda şöyle bir dialog geçti Berkant Efendi’yle :

- Ya, işe gitmesem ben bugün. Bir yalan uydursam, ne güzel olur
- Süper olur.
- Süper olur da, sağlam bir bahane bulmak lazım.
- Elektrik sayacını sökmüşler, onunla uğraşıyorsun.
- Bütün gün mü sürer o ya, Yap gel derler adama.
- Memlekete gittin. Acil bir iş çıktı.
- Dün akşam belli değildi bu iş, birden bire mi çıktı eiy ?
- Çıkamaz mı ?
- Valla biri ölmediyse çıkamaz ve ben birilerinin ölümünü bu işe alet etmek istemiyorum. Bir arkadaşım geldi dün gece. Hastaneye gitmesi gerekiyormuş. İstanbul’u filan da pek iyi bilmezmiş. O yüzden ona refakat etmem gerekiyormuş.
- Şimdiye kadar en iyisi bu ama, hastanede işler bu kadar uzun mu sürüyormuş ?
- Sürer oğlum ne var bunda ? Yok tahlil, yok röntgen uğraşır durursun.
- İyiymiş. Bu arada sence ben dün buraya çıkarken, arabanın camlarını kapatmış mıyımdır ?
- Kapatmışsınıdr.
- Peki kapatmadıysam nolur ?
- Araban çalınır.
- Yok oğlum arabam ne çalınacak içindekiler çalınır.
- Ne vardı ki içinde ?
- Ya bir sürü poşet içinde kimliği tespit edilememiş bir sürü ıvır zıvır.
- Valla bişey olacağını sanmıyorum.
- Ehh ben yine de bir ineyim hem eşyalarımı çıkarayım, hem de bir bakayım bir şey olmuş mu ?
- İyi tamam.

Berkant Efendi aşağı inerken ben de telefona sarıldım ve çok sevgili şefimi aradım. Şefim etliye sütlüye bulaşmayan, son derece etkisiz, sakin bir adamdı. 20 yıla yakın zamandır aynı işi yapıyordu. Tam bir kanaatkarlık abidesiydi. Kendisinden biraz daha aktif bir performans bekleyen Genel Müdür Yardımcısı tarafından zaman zaman eleştirilirdi. Eleştirildiğinde büsbütün pasifleşen canım şefim, kanaatkar insan bu kısır döngüyü farkedip de bozamıyordu. Pasif olduğunda eleştiriliyor, eleştirildiğinde daha pasif oluyordu.

- Alo Ahmet Bey,
- Ooo Toygar neredesin ?
- Ya abi bir arkadaşımı hastaneye götürmem gerekiyor da ben bugün gelmeyeceğim, Burcu Hanım’a söyler misin ?
- Toygar bence sen Burcu Hanım’ı ara söyle. Geç gelsen sorun değil de, hiç gelmeyeceksen bence Burcu Hanım’a söylemelisin.
- Öyle mi diyorsun abi ? Geldi mi Burcu Hanım ?
- Yok var mı cep telefonu sende Burcu Hanım’ın
- Yok. Ver de arayayım bari
- 555 5678
- Bu nasıl telefon numarası abi ? Amerikan filmi mi bu ?
- Pardon ya 0 532 213 4578
- Sağol abi.
- Sen sağol. Geçmiş olsun.

Tabii benim hesaplarımda bu yoktu. Ben şefim Ahmet Demir ile bu işi halledebileceğimi düşünmüştüm. İş Genel Müdür Yardımcısı Burcu Hanım’a kadar gittiyse, mazeretin daha detaylı düşünülmesi gerekiyordu. Ama Ahmet Demir’e söylediğim genel çerçevenin dışına da taşmamalıydı. Düşündükçe, keşke işe gitseymişim ya, bundan kolaydı düşüncesi beynime hakim olurken, diğer taraftan da bir özeleştiri gündeme geliyordu. Hergün binlerce insanın işe gitmemek için geçerli nedenleri olurken nasıl bunlardan esinlenilerek uygun bir yalan uydurulamazdı ki. Bu nasıl kabız bir beyindi ki.

Berkant Efendi de aşağıdan gelmişti. Hala bahane düşünüyordu işe gitmemek için. Gelir gelmez dedi ki, “bir arkadaşına araba çarptı, çocuk yaralandı, hem seni şahit yazdılar, hem de senin hastanede arkadaşına yardımcı olman gerekiyordu.” Organize işlerdi bunlar, içimize işlerdi bunlar.

Hemen olayın çığrından çıkmak üzere olduğunu anladım ve olayı Burcu Hanım ile bir tür danışıklı dövüşe getirmeye karar verdim. Çünkü Burcu Hanım zeki ve hafızası kuvvetli bir kadındı. Böyle organize bir yalan uydurursanız ve onu iyiden iyiye kandırmaya çalışırsanız, muhtemelen kendisini salak yerine koymanıza izin vermemek için sorular soracak, bu sorulara hikayede boşluk bırakmayacak kadar iyi cevap verebilmek için de iyi bir hikayeniz olması gerekecektir. Elimde böyle sağlam bir hikaye yoktu. Olsaydı da çaprazlamasına iyi sorulan birkaç zekice soru herşeyi ortaya çıkarırdı. Oysa muğlak bir hikayede Burcu Hanım’ın ruh hali agresifse, yani olayı aydınlatmaya yönelik sert sorular sormaya başlaması halinde hemen salağa yatarak, “Haklısınız Burcu hanım, ben bunu hiç düşünememiştim. Ben dediğiniz gibi işlerimi en kısa sürede halledip hemen işe geleceğim. Yardımlarınız için çok teşekkür ederim.” diyebilirdim. Burcu Hanım’da geçici oyuncak zaferinin verdiği rehavetle daha fazla üstüme gelmezdi.

Bu, en kötü senaryoydu ve benim asıl düşündüğüm başkaydı. Böyle basmakalıp bir yalan uydurduğumda, Burcu Hanım yalan söylediğimi derhal anlayacaktı ve yalanla uğraşacağına, bana kafadan izin verip vermemenin hesaplarını yapacaktı. O zaman ya diyecekti ki, “ama Toygar bugün çok önemli işlerimiz var. Hemen halledip gel.” ya da “Tamam Toygar. Sen bugün gelme.” İşte bu iki ihtimal arasında da sen gelme Toygar demesine daha yüksek ihtimal veriyordum. Zira bir gün için elemanı ile zıtlaşmak işine gelmezdi Burcu Hanım’ın. Ayrıca bir gün için mücadele etmesi, elemanına alt metin olarak sen vazgeçilmezsin mesajı verirdi ki Burcu Hanım, bu mesajı vermeyi hiç istemezdi.

Tüm bu olasılıkları, etkenleri titizlikle değerlendirdikten sonra Burcu Hanım’ın önüne yalan olduğu besbelli bir hikaye atıp dikkatleri yalanın kendsiinden uzaklaştırıp, Burcu Hanım ile aramdaki amir memur ilişkisine çekmeye karar verdim. Belli ki bugün işe gitmek istemiyordum. 4 senede ilk defa böyle bir şey söylüyordum. Burcu Hanım da kasmasındı, yesindi bu yalanı. Aradım kendisini ve şefime söylediğimin aynısını ona da tekrarladım. Burcu Hanım yaklaşık 2 saniye durakladı ve tamam sen bugün gelme dedi. Burcu Hanım, o 2 saniyede tüm bu benim düşündüklerimin benzerlerini düşünüp, benimle aynı çıkarımı yapmıştı. Kasmamıştı. İşte buydu ve tatil başlasındı.

10 Eylül 2008 Çarşamba

Bir İşyeri Hikayesi : Toygarlar ve Pınarlar

Toygar Lodosoğlu, büyük bir tekstil şirketinin uluslararası satınalma bölümünde çalışıyordu. O sabah işe biraz geç gelmişti. Sabah 09.30 gibi telefonu çaldı.

- Efendim.
- Toygar Bey, merhaba ben Pınar.
- Merhaba
- Nasılsınız daha uyanamamış gibisiniz.
- Evet tam uyandığım söylenemez. Siz nasılsınız ?
- İyiyim ben de sağolun. Toygar Bey, bir müşterimizin Faruk Tekstil’de 25 m. kumaşı var. Onlar metraj az olduğu için göndermiyorlar. Kumaşı alıp bize gönderebilir misiniz ? Parasını ben buradan öderim.
- Ne kumaşı ?
- Kodunu söyleyeyim.
- Ya ben anlamadım. Faruk Tekstil kim ?
- Sultanhamam’da ya Toygar Bey.
- Haaaaa
- Not alıyor musunuz ? Kumaşın kodunu söyleyeyim.
- Siz bana bir e-mail atın ben de ona göre halledeyim.

Toygar, uluslararası satınalmalardan, yani ithalatlardan sorumluydu. Ama çalıştığı şirkette zaman zaman alakasız işler yaptığı da olurdu. Ama 25 m. ile uğraşmak hiç başına gelmemişti. O, 100,000 m.’lerle ilgilenirdi. Telefonu kapatırken, kendi kendine “bu ne yaaa” dedi ama mail gelince ilgili kişilere yönlendirip bu işten kurtulacağını düşünerek kendisini rahatlatırken, bu işi yönlendireceği kişinin adı geldi aklına : Toygar Soysal.

Toygar olayı o anda çözdü. Mail filan gelmeyecekti. Pınar Hanım, santraldeki görevliye Toygar Bey ile görüşmek istediğini söylemişti. Santral de Toygar Soysal yerine, Toygar Lodosoğlu’na bağlamıştı telefonu. Toygar Lodosoğlu, Toygar Soysal’ı arayarak, durumu anlatıp kendini bu işten kurtaracağını sandı. Telefonu açtı ve Toygar Soysal’ın numarasını tuşladı.

- Buyrun ben Tayfun,
- Ben de Toygar.
- Müşerref oldum.
- Lan amma yanar döner adamsın.
- Ne diyon yaaa
- Müşerref diyorum kadın ismi, kadın mı oldun ?
- Ha ha ha. Çok komik.
- Toygar Soysal yok mu abi ?
- Yok.
- Nerede ?
- Yıllık izinde.
- Yani bugün hiç mi gelmeyecek ?
- Abi sen yıllık izine çıktığında şirkete uğrar mısın ara sıra şirkete ?
- Manyak mıyım lan ben niye uğrayayım ?
- Başka bir cevap lazım mıydı ?
- Yok canım sağol.
- Sen de sağol.

Tayfun şirketin güvenlik görevlisiydi. Espirili ve zeki bir tip olduğundan, Toygar muhabbet ederdi fırsat bulduıkça Tayfun ile. Toygar telefonu kapattıktan sonra yaşanan olayı kendi kendine özetledi :

“Pınar diye biri beni Toygar Soysal sanarak konuştu. Ben ona mail atmasını söyledim. Pınar Toygar Soysal’a mail attı. Toygar Soysal yıllık izinde mailden haberi yok. Ben Pınar kim bilmiyorum. Pınar hem aradı hem mail attı, içi rahat kumaşı bekliyor. Ben birşeyler yapmazsam kumaş gitmeyecek.”

Toygar bu olayın sonunda kumaş gelmeyince kendisinin fırça yeme olasılığını hesaplamaya başladı. “Pınar suçsuz, hem aradı, hem mail attı. Toygar Soysal suçsuz, adam yıllık izinde. Ben suçsuzum, mail gelmedi. Ayrıca ben ne bileyim beni Toygar Soysal sandığını.” diye düşündü kendi kendine. Ama kumaş gitmeyecek, müşteriye kumaş teslim edilemeyecekti. Hesap soran patron sahnesi gözünde canlandı. Dikkatlice hepsini dinleyen patron, sonunda ben anlamıyorum ya, bir işi beceremiyorsunuz diye başlayan fırçasını 5 dakikalık bir tirad ile noktalıyordu canlandırdığı sahnede.

Huyu kurusun Toygar da biraz iyi niyetli bir tipti. Hafiften mükemmeliyetçilik de vardı. Olayı tekrar düşündüğünde, bu durumun fırça ile noktalanmasını önleyebilecek bilgilere sahip tek kişinin kendisi olduğunu gördü. İyi de kimdi bu Pınar ?

Pınar, müşterisinden bahsettiğine göre ve 25 m. kumaşla uğraştığına göre mağazacılık yapıyor olmalıydı. Şirketin mail adreslerinin kayıtlı olduğu adres defterini açtı. 3 tane Pınar vardı. Biri İnsan Kaynakları'ndaydı. Onu tanıyordu o olamazdı. Diğeri fabrikadaydı, fabrikada kartelacılardan başka kimse 25 m. kumaşla ilgilenmezdi. Kartelacı da müşterimiz falan deyip müşteriyi sahiplenmezdi. Son Pınar Florya Mağaza Müdürüydü. Bingo dedi Toygar ve Pınar’a mail attı :

“Pınar Hanım,

Sultanhamam’da bir yerden mal alınacak diye sizinle telefonla görüştüysem, sanırım bir yanlış Toygar vakası olmuş. Toygar Soysal ile beni karıştırdınız sanırım. Toygar Soysal de bugün izinliymiş. Bilginize…

Saygılarımızla,

Toygar Lodosoğlu”

“Oh be bu işten de kurtuldum” diyen Toygar, yanıldığını henüz bilmiyordu. 10 dakika sonra Pınar’dan cevap geldi :

“Toygar by
Toygar soysalla telefonde görüştüm.maıl sıze nasıl düştü anlamadım.toygar soysala gıtmıs cunku
Rıca etsem kendısıne ulastırır mısınız
Gondermıs oldugum maılı
Tesekkurler
Iyıçalışmalar dılıyorum


Pınar Valizade
Florya Mağaza Müdürü”

“İmlaya dikkat etmiyor, özensiz ve kendinden çok emin. İşte şirketimin bir mağaza müdüründe aradığı tüm özellikleri bünyesinde taşıyan biri” diye düşündü Toygar gülümseyerek. Pınar’ın telefonda konuştuğu kişinin Toygar Soysal olduğundan şüphe etmediğini, ama yanlışlıkla maili yanlış Toygar’a gönderdiğinden şüphe ettiğini anladı. Pınar “Gönderilmiş Öğeler”den bunu kontrol etmiş ve yanlış göndermediğini anlamıştı. Bu durumda bile konuştuğu kişinin Toygar Soysal olduğuna olan inancından şüphe etmeyen Pınar, Toygar’ın söylediklerini de okumamıştı. Zira okumuş olsaydı, Toygar’ın zaten bu olayı Toygar Soysal’a ulaştırmaya çalıştığını ve böylelikle Toygar Soysal’ın izinde olduğunu öğrendiğini anlayabilirdi. Ya da en azından Toygar Soysal’ın yıllık izinde olduğunu anlayabilirdi, fakat hala ulaştır mailimi diyordu.

Toygar bunun üzerine, belki de Toygar Soysal yıllık izinde değildir, Tayfun yanlış biliyordur ve gerçekten Pınar aldığı mailden sonra Toygar Soysal ile tekrar görüşmüştür diye düşünerek Toygar Soysal’ı tekrar aradı.

- Buyrun Ben Tayfun
- Toygar Soysal
- Yıllık izinde dedik ya abi.
- Dönmemiş mi daha ?
- Ha ha ha seni de bugün çok geyik gördüm abi ya.
- Neyse boşver. Kendine dikkat et.

Toygar, cep telefonuyla Pınar’ın Toygar Soysal’a ulaşmış ve yine de gerçekten Toygar Soysal ile görüşmüş olabileceğini düşündüyse de, hemen vazgeçti. Çünkü Toygar Soysal, çok üst düzey bir şirket yöneticisi aramadıkça, yıllık izindeyken kılını kıpırdatacak bir insan değildi. Toygar Pınar’a cevap verdi :

“Pınar Hanım,

Toygar Soysal ile görüşmediniz. Sorun da orada zaten. Benimle görüştünüz. Mail de bana gelmedi. Ben telefonu kapattıktan sonra sizin Toygar Soysal ile görüştüğünüzü düşündüğünüzü anladım. Toygar Soysal’a iletmek için kendisini aradım. Fakat kendisi yıllık izindeymiş bugün. Ben de bu durumda sorun çıkmasın diye adres defterinden Pınar Hanımlara baktım. Adres defterinde de çok fazla Pınar Hanım yoktu. Tahmin etmek zor olmadı.

Saygılarımızla,

Toygar Lodosoğlu”

Toygar, mailin hazmedilmesini, olayın anlaşılmasını bir süreliğine beklerken, telefonu çaldı.

- Efendim.
- Toygar Bey, Ben Pınar (gülerek). Olayı şimdi anladım. Ama ben santralden Toygar Soysal’ı istedim. Karşıma siz çıkınca da direkt devam ettim. Santralin hatası yani.
- Pınar Hanım önemli değil. Ben yanlış anlaşılma olmasın diye size mail attım. Önemli olan, talep ettiğiniz kumaş size gelmeyecek. Başka bir çözüm bulmanız gerekecek.
- Siz yardımcı olsanız Toygar Bey, kimi arayayım ben kime söyleyeyim ?
- Tamam peki Toygar Soysal’a attığınız maili bana gönderin ben halletmeye çalışacağım.

Toygar, Pınar siz yardımcı olsanız dediği anda, iki şey düşündü.

A. Ben de bilmiyorum ki, siz isterseniz bir de Tayfun Bey ile görüşün, Toygar Soysal’ın telefonlarına o bakıyor. Belki yardımcı olur de çık işin içinden. Hem de Tayfun’un tepkisini sonra ondan dinlerim komik olur eğleniriz.

B. Oğlum bu iş bir şekilde seni buldu, kaçamazsın artık. Madem ki iti öldürdün, sana sürükletirler.

B şeçeneğini seçen Toygar’a mail gelince, birkaç kişiyle konuşarak olayı halletti. Kumaşı aldırıp mağazaya göndertti. Başına gelen bu kıssadan hisseler çıkarmayı da ihmal etmedi :

1. Herşeyi anlamaya çalışırsan ve anlarsan keyifli bir hikayen olur.
2. Keyifli bir hikaye bedelsiz olmaz. Bedeli neyse ödersin.
3. Kadim doğrulara dikkat et. İti öldürene sürükletirler lafından alacağın hala çok ders var.
4. İş yerinde iyi niyetli olan çok çalışır.
5. İş yerinde iyi niyetli ve zeki olan daha çok çalışır.