Işılsu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Işılsu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2008 Pazartesi

Berkant ile Işılsu Edirne yollarında

Evde yapılmış bir Pazar brunchının ardından sigaralar yakılmış, kanapeler paylaşılmıştı ve ekşi ekişi oturuyordu Toygar, Berkant ile Işılsu. Toygar televizyona aptal aptal bakarken, Işılsu gazete, Berkant kitap okuyordu. Işılsu gazetelerden sıkılmışa benziyordu. “Berkant sen ne okuyorsun öyle ?” diye sordu birden.

Berkant :İstanbul’un tarihi yerlerini falan anlatan bir kitap okuyorum Işılsu. İşte mimari binalar, hergün önünden geçtiğimiz camilerin tarihi falan. Murat Belge yazmış.
I: Hımm. Çok sıkıcı Berkant neden okuyorsun ki bunları ?
B: Ben mimarım Işılsu unuttun mu ?
I: Unutmadım da sanat tarihi derslerinden nefret etmez miydin sen Berkant ?
B: O başka, bu başka. Sanat tarihi dersinin sınavı nasıl oluyordu sen biliyor musun ? Çıplak bir adamın heykeli ile bir katedral slaytını yanyana koyuyorlardı ve bunları karşılaştırın diyorlardı. Biri bir heykel diğeri ise bir katedral yazarsan da inan bana dersi geçemiyordun.
I: Niye yanlış mı ki bu bilgi ?
B: Doğru da, antropoloji dersinde de siyah adam ile beyaz adamı karşılaştırın dediklerinde siyah adam güneşte fazla kalmış yazarsan bu bilgi de sanırım yanlış olmaz ama dersi geçemezsin sevdiceğim.
I: Hayat ne tuhaf, vapurlar falan.
B: Yaa tuhaf gerçekten.
I: Eee peki bu sıkıcı kitabı neden okuyorsun ? Sırf mimarsın diye mesela Çin’e gitsen Çin mimarisi ile ilgili kitap mı okuman gerekiyor senin ?
B: Yooo, işim yok ya bu aralar yapacak daha iyi bir şey bulamadım.
I: Berkant ben yanındayken yapacak daha iyi bir iş bulamadın diye bu kitabı mı okuyorsun sen ?
B: E ama Işılsu sen de Ermenilerle ilgili bir roman okuyorsun ben yanındayken.
Toygar: Hahahahaha
I: İyi de bu bir roman. Hikayesi var sürükleyici falan yani. Aklın hikayede kalıyor.
B: Işılsu ben senin yanındayken aklın başka hikayelerde mi kalıyor senin ?
T: Hahahahaha
I: Berkant hadi ikimiz de bırakalım kitapları hemen dışarı çıkalım.
T: Yapmayın ya, çok eğleniyordum.
B: Soytarı oluyoruz ya bu öküze neyse hadi gidelim Işılsu.

Berkant ile Işılsu evden bu şekilde çıktılar. Toygar’a hadi sen de gel dedilerse de, Toygar bu pinpon maçının sonucunu çok merak etmiyordu, sadece pinpon maçını izlemeyi seviyordu. Ama işte yan etkiler yok muydu. Maçı izlemekten boynu, gülmekten de karnı ağrımaya başlamıştı. Berkant Toygar’ı evden çıkmadan önce son bir kez daha davet etti.

B: Toygar sen de gelsene.
T: Nereye gidiyorsunuz ?
B: Hacı aklımızın estiği yere gidiyoruz. Arabayla çıkıyoruz, gördüğümüz herhangi bir yol, bir tabela, bir şarkı bizim yolumuzu bulduruyor.
T: Mesela yolda Papaz’ın çayırı diye bir tabela görseniz papazı bulmadan bırakmıyor musunuz Berkant ?
B: Hee illa o papazı buluyoruz.
T: Ben almayayım be Berkant. Yok papazı değil çayırı buluyoruz desen belki gelirdim.
B: Lan hem papazı hem çayırı buluyoruz.
T: Neyse Berkant bırakın beni, siz kaçın kurtarın kendinizi.
I: Huysuzsun Toygar. Nolur gelsen.
T: Işılsu ben düşmanı oyalarım hadi siz kaçın.
I: Huysuuuuuuuuuuuuuuuuuz.
T: Düşmana yerimizi belli ediyorsun Işılsu, sessiz ol.
I: Offf, hadi Berkant gidelim. Görüşürüz Toygar.
T: İyi eğlenceler size.

Toygar dizilerini seyretmeye hazırlanırken, Berkant ile Işılsu da arabalrına binip yola koyulmuşlardı. Altunizade’den E5’e çıkarlarken gördükleri tabela yönlerini belirlemişti : Edirne. Ankara’ya gidecek halleri yoktu ya, zaten oradan gelmişlerdi. Edirne’ye doğru sürdüler ve yol boyunca Rafet El Roman aksanıyla şarkı söylediler: Bak ne diyorum, gizlemiyorum, sensiz yaşamak zor geliyor bana, Her an içimdesi, her an kalbimdesin seni seviyorum, seviyorum.

Edirne’ye geldiklerinde, önce bir şehir turunun ardından Selimiye camisini ziyarete gittiler. Gezdiler, gezdiler, gezdiler…

I: Berkant ne kadar güzel bir cami değil mi ?
B: Evet Işılsu gerçekten çok güzel.
I: Ne kadar büyük Berkant…
B: Büyük gerçekten.

Sonra çıktılar camiden, Edirne’nin çarşısını gezdiler, orada tarihi bir han buldular.

I: Berkant burada kalalım mı ?
B: Sen istiyorsan kalalım Işılsu.
I: Tamam hadi bir odaları gezelim. Beğenirsek, fiyatına falan da bakarız.

Odaları gezdiler, dolaştılar. Alçak kapılardan geçtiler, taş odalar gördüler, beğendiler. Resepsiyona gittiler oda fiyatlarını sordular.

I: Pardon bakar mısınız ?
Resepsiyonist: Buyrun, nasıl yardımcı olabilirim size ?
I:Biz bir gece iki kişi konaklama fiyatları hakkında bilgi alabilir miyiz acaba ?
R: Tabii. Nasıl bir oda arzu ederdiniz, suit filan mı yoksa standart odalarımızdan mı ?
I: Standart odalarda bir gece konaklamak ne kadar acaba ?
R: İki kişi kahvaltı dahil, 100 EUR.
I: Hilton’a mı geldik biz Berkant ?
B: Hahahaha
R: Efendim hanfendi ?
I: 60 EUR olmaz mı ?
R: Mümkün değil hanfendi.
I: En son kaça olur ?
R: Pazarlık yapmak müessesemizin tasvip etmediği bir durumdur aslında ama sizin için 90 EUR olur.
I: Pazarlık yapmayı müesseseniz tasvip etmiyorsa, neden pazarlık yapıyorsunuz benimle ?
R: Müşteri memnuniyeti en temel ilkemizdir hanfendi
I: 70 EUR’dan bir kuruş fazla vermem.
R: Olmaz hanfendi, yapamayız.
I: Niye yapamıyormuşsunuz ?
R: Müessese kültürümüz buna müsaade etmez efendim.
I: Müşteri memnuniyetine noldu ?
R: Siz henüz müşterimiz değilsiniz hanfendi ?
I: Çok sinirbozucu birşeysin sen yaa
R: Efendim ?
B: Hahahaha
I: Yok bir şey, İyi günler size. Gel Berkant ben kalmaktan vazgeçtim.
B: Işılsu istiyorsan kalırdık ya.
I: Yok Berkant ben bunların müessese kültürlerini sevmedim. Kim seviyorsa onlar kalsın.
B: Ehh peki acıktın mı ?
I: Evet. Çarşıda güzel bir kebapçı görmüştük hatırladın mı ?
B: Evet hadi oraya gidelim, bir güzel karnımızı doyuralım sonra eve gideriz.

Kebapçıya gittiler, bir güzel karınlarını doyurdular ve arabalarına atalyıp İstanbul’a döndüler. Saat gece yarısını biraz geçmişti ki, eve geldiler. Toygar o sırada Fenerbahçe kazandığı için keyifle tüm futbol programlarını izliyordu. Eee Fenerbahçe’nin büyüklüğü sadece kupaların, şampiyonlukların büyüklüğü değildi.

T: Nereye gittiniz siz ?
I: Söylemeyelim buna Berkant, bu huysuz bizle alay eder durur söylersek.
B: Hem meraktan çatlasın salak.
T: Ya ne alay edeceğim, en fazla iyi ki gelmemişim derim.
I: Edirne’ye gittik.
T: Ohh beee iyi ki sizle gitmemişim.
I: Ama çok güzeldi. Edirne tam bir Osmanlı şehri.
T: Selimiye’yi de bir mimarla gezmek güzel olmuştur ama Işılsu. İşte minarenin üç şerefesine çıkan üç ayrı helezonik merdiven falan anlattıkça anlatmıştır artık Berkant sana.
I: Üç değil dört şerefe vardı.
T: Hayır dört minare ve her bir minarede üçer şerefe var Selimiye’de.
I: Bir dakika ya şerefe ne ?
T: Hani minarelerde müezzin çıksın ezan okusun diye balkon gibi bir çıkıntı var ya onlara şerefe denir.
I: Peki niye üç tane şerefe var ? Bir tane yetmiyor mu ?
T: Eskiden mikrofon yokmuş, sanırım her bir şerefeye birer müezzin çıkıp 12 kişilik bir koro şeklinde ezan okunurmuş.
I: Allah allah eee nedir bu merdiven hikayesi ?
T: İşte bir minaredeki üç şerefeye adam üç ayrı merdiven yapmış ve bu merdivenler minarenin içerisinde kesişmiyormuş. Böylece üç müezzin birbirleriyle karşılaşmadan aynı anda minareye çıkıp aynı anda inebiliyorlarmış. Bunları anlatmadı mı Berkant sana ?
I: Hiçbirşey anlatmadı.
T: Ohooooo sağamamışsın ineği hahaha.
I: Sen bunları biliyor muydun Berkant ?
B: Tabii ki biliyordum Işılsu, ben mimarım.
I: Başka neler biliyordun Berkant ?
B: İşte akustiği şahanedir. Kandildeki isleri biriktirirler falan filan.
I: Kandildeki isler mi ?
T: Aydınlatma kandillerle yapılırmış eskiden ve adam oraya öyle bir havalandırma yapmış ki, kandillerin alevleri is yapmasın diye hepsini duvar kenarlarındaki kaplarda topluyormuş.
I: Aaaaaaa vay beee.
B: Eee adam boşuna Mimar Sinan olmuyor.
T: Bir de o kaplardaki islerden de mürekkep yaparlarmış. Berkant ilk ekolojik bina örnekleri sayılmaz mı bunlar ?
B: Valla temel mantığı aynı ama projenin bütününde böyle bir anlayış olmadığından ekolojik bina sayılmaz sanırım. Olsa olsa ekolojik uygulama sayılabilir.
I: Ya Berkant sen manyak mısın, neden bunları bana gezerken anlatmadın ?
B: Sormadın ki.
T: Hahahahaha
I: Sormam mı gerekirdi Berkant yaaaa ?
B: Murat Belge’nin kitabını okuyorum diye dalga geçmiştin ya Işılsu.
I: Dalga falan geçmedim, sadece sordum.
B: Tabii, Çin’e gitsen, sırf bir mimarsın diye Çin mimarisi haakkında kitaplar mı okuman gerekiyor sorusunda nedense bir ironi, bir alay sezmişim ben öyle kendi kendime.
T: Hahahaha
B: Hem sen sıkıcı bulmuyor muydun bunları ? Mesela geçen Dali sergisine gidecektik, Dali’nin Luis Bunuel ile çektiği kısa filmi izletmeye çalıştım sana, izlemedin.
I: Berkant uzun zaman sonra ilk kez görüşüyoruz ve sen kavuşmamızın takriben 22. dakikasında Dali’nin kısa filminden bahsediyorsun.
T: Hahahahaha
B: Kavuşmamızdan kaç dakika sonra Dali’den bahsedebilirim Işılsu, bunu bir kurala bağlayalım da ben bir daha benzer bir hata yapmayayım.
T: Hahahahah
I: Offf Berkant offf.

Toygar çok eğlenmiş bir halde neşe içinde tatlı tatlı uykusuna dalmak için odasına gitti. Rüyasında kendisini Işılsu ile Berkant’ın henüz daha konuşamayan huysuz bebekleri olarak gördü. Ürkütücüydü.

19 Eylül 2008 Cuma

Bir Haftasonu Hikayesi : Toygar ile Berkant Moda İskelesindeki içki eylemine karışırlar.

Toygar ile Berkant Cumartesi günü geldiğinde yapmak zorunda oldukları bir şey olmadığından öylece kalakaldılar. Öyle evde oturuyorlardı. Ama Toygar güneşleniyorum diyerek buna bir tür tatil süsü ve iş sosu veriyordu. Tam o sırada Berkant’ın kırmızı hattı çaldı. Bu hat sadece Işılsu’ya aitti. Bu hattıın şarjı bitemez, bu hattın numarası kimseye verilemez, dolayısıyla meşgul filan da çalamazdı. Berkant bir sigara paketi, iki cep telefonu, br cüzdan, bir çakmak, ve iki anahtarı neresine koysun, nasıl taşısın bir türlü bilemiyordu. Ama çaresiz bunların tümünü taşımaktaydı. Telefona bir çita gibi yetişti Berkant :

- Yavruuuuuuuum
- Ya yavruuuuuuuum
- Naber ?
- İyidir senden naber ?
- İyi sayılır ama bir eksiklik var
- Aaa niyeymiş o ?
- Valla bilmiyorum. Böyle çayım sigaram herşey tamam, İstanbul da güzel, ama bir eksiklik var.
- Ya sen nerdesin Berkant ?
- Evdeeee
- İşte eksiklik o yavrum. Öyle evde oturursan, tabii eksik kalırsın.
- Ya yavruuuuuuum ! Eksik sensin. Sen
- Haaaaaa sen onu diyorsunun.
- Yaaaaaaaa
- Sen bugün öğlen ne yedin yemekte Berkant?
- Öğlen mi ? O kadar oldu mu ya ?
- Üsküdar’da sabah oldu Berkant, uyaaaaaaaan
- Ya sabah mı öğlen mi bir karar ver yavruuuuuuum
- Ya yavruuuuuuuuuum. Bak ben bugün diyetisyene gittim. Öğünleri kaçırmamak çok önemliymiş.
- Bunu söylesin diye diyetisyene para mı verdin yavrum ?
- Hıh sen hep böyle yapıyorsun Berkant !
- Yavrum ben naptım şimdi yaaa
- Sadece bunu mu söyledi sence diyetisyen ?
- Ne bileyim anlatmıyorsun ki
- Berkant senle hiç konuşulmuyor.
- Ya hem anlatmıyorsun hem de benle konuşulmuyor nasıl iş bu ben anlamıyorum.
- Neyse yavrum konuşmayalım bunları
- Ya yine aynısı. Soktun lafı, sonra konuşmayalım yavrum. Peki konuşmayalım.
- Sen ters tarafından mı kalktın Berkant ?
- Yoooo
- Tamam iyi o zaman. Şimdi benim kapatmam lazım. Müşteriler geldi.
- Hoşçakal yavrum
- Hoşçakal

Toygar “hoş çakal” derken kendi kendine, Berkant çita gibi yetiştiği telefondan süt dökmüş kedi gibi döndü.

- Ya hacı benle konuşulmuyor mu gerçekten ?
- Uffff ! Bu soruları yazılı cevaplayacağım. Sonra onları büyük kartonlara yazacağım. Uçlarına çıta bağlayacağım. Böyle 8 – 10 tane pankartım olacak kanapemin yanında. Sen sordukça uygun pankart havaya kalkacak.
- He he. Çok yalnızım ben atam, çok yalnızım.
- Ben de nedense kendimi Kraliçe’nin sihirli aynası gibi hissediyorum. Hergün, hergün “söyle bana sihirli ayna var mı benden güzeli”. Kraliçem daha dün sordun, söyledim. Dün ile bugün arasında ne kadar çok şey değişebilir ki. Kaldı ki kraliçem üzgünüm ama zaman aleyhinize işliyor. Her geçen gün çıtırlar daha bir çıtırlaşırken siz kartlaşıyorsunuz.
- Lan yeter lan. Bir soru sorduk, sorudan başka herşey hakkında konuştun yaaa.

Berkant eğer süt dökmüş kedi pozisyonunu terkedip çitaya dönüş sürecindeyse, üstüne gitmemeli, sakin sakin evrimini tamamlamasına izin verilmeliydi. Toygar, Berkant’a dolaptaki soğuk sudan içmesi ve derin derin nefes alması gerektiğini anlatıyordu. Bir süre sonra Berkant tekrar ormanların en hızlı avcısı çitaya evrimini tamamlamıştı. Dar geliyordu odalar, evler. Ne olacaksa olsun, bir an önce kaostan düzene geçilsin, roller belli olsun, herkes üstüne düşeni yapsın, şölen başlasın istiyordu. Bu arada sorsanız, düzenden değil kaostan yana olduğunu falan da söyleyebilirdi rahatlıkla.

Toygar desen, o da ayrı bir alemdi. Yemek yemeye bile erindiğinden bir deri bir kemik kalmış, herşeyi yapmak isteyip, herşeyden şikayet eden; sırf 6 ay kış uykusuna yatıyorlar diye cüssesine bakmadan ayılara imrenen; köy de, kasaba da olamadığından kentsel dönüşüm projesine maruz kalmış; Işılsu’ya göre “huysuz ihtiyar”, Berkant’a göre “rasyonel manda”, kendisine göreyse, “teori desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta” bir kemik torbası. Ha bu arada bu Toygar kendini bir tür Cyrano de Bergerac zannettiğinden kendisiyle acımasızca dalga geçer durur. O zaman “estağfurullah”lar, “hiç olur mu Toygar”lar ve “sen aslında …” ile başlayan övgü dolu sözler duyabilmektedir çünkü.

Eylemci Berkant ile planlamacı Toygar, ya da yapan Berkant ile düşünen Toygar, ya da akarsu Berkant ile durgun su Toygar, ya da esnaf Berkant ile memur Toygar, ya da devrimci Berkant ile statükocu Toygar, ya da…

- Toygar hadi dışarı gidelim.
- Ne yapacağız dışarıda ?
- Ne bileyim abi, böyle bir hareket olsun, kalabalık olsun.
- Nereye gideceğiz abi peki ?
- Ya bilmiyorum, çıkalım bir yerlere işte.

Planlamacı Toygar, veri yetersizliğinden planını yapamadı, Eylemci Berkant da adam eksikliğinden eylemiini yapamadı. Oysa basit bir al gülüm ver gülüm meselesiydi. Berkant ne istediğiyle ilgili Toygar’a veriler verecek, Toygar da o verilere karşılık ona enerji verecekti. İşbirliğinden herkes karlı çıkacaktı. Toygar bu tip durumlarda hep yaptığı gibi ne iyi hadi çıkalım o zaman diyordu ne de ya ne yapmak istiyorsun doğru dürüst anlat da çıkalım diyordu.

Bir süre sonra Berkant “hadi oğlum yaaa gitmiyor muyuz ?” dediğinde Toygar artık meseleyi öylece ortada bırakamayacağını anladı : “Hadi Kadıköy’e gidelim, hem kalabalık hem de Moda gibi sakin bir yer yakında.”

Berkant ile Toygar evden dışarı çıktılar nihayet ve sarı dolmuşa binerek Kadıköy’e geldiler. Berkant bir sigara yakmadan hemen önce “Burada sigara içebilirim di mi, Ramazandan mütevellit başımıza bir iş gelmez yani eiy ?” diye Toygar’a sordu. Toygar’ın Kadıköy’de bir şey olmayacağına dair yaptığı açıklamasının hemen ardından keyifle sigarasını tüttürmeye başlamıştı Berkant. Çarşının içinden geçerek, Moda tarafına yürürlerken Berkant’ın aklına bir şey gelseydi, onu yapacaklardı. Ancak Berkant’ın aklına bir şey gelmediği için Moda Parkına kadar gittiler.

Moda İskelesinin önünde bir grup insan eylem yapıyordu. Ne olmuş niye olmuş derlerken Toygar ile Berkant Moda İskelesine doğru gayri ihtiyari ilerlemeye başlamışlardı çoktan. Kalabalığa yaklaştıklarında, bir göstericinin “Şairler, sanatçılar ve aydınlar semti Moda’nın güzelim iskelesinde içki satışının kaldırılmasını şiddetle kınıyoruz. Mesele sadece içki satışının yasaklanması değil, sosyal hayata müdahaledir. Moda’ya Modalılar olarak sahip çıkacağız. Moda’yı yobazlaştırmayacağız. Yasaklara karşı direneceğiz…” diye başlayan sözlerini duydular. Belli ki devam edecekti bu bas ses ama polis hemen yaka paça gözaltına aldı adamı. Berkant hareketi görünce, kendine geldi.

- Toygar oğlum noluyor yaa ?
- Lan bir şey olduğu yok.
- Nasıl yok ya ? Moda’da içki içmek yasak mı ?
- Yok oğlum yaa.
- Eee niye eylem yapıyor bu adamlar ?
- Moda iskelesinde içkili bir restoran varmış eskiden. İskele Büyükşehir Belediye’sinin kontrolünde. Onlar da adamın sözleşmesini yenilememişler. Moda’nın işletmesini de Beltur’a yani belediyenin turizm şirketine vermişler. Malta Köşkü’nü vapurların büfelerini falan da işleten şirket işte.
- Ha belediye iskeleyi restoran olarak kendisi işletmek istemiş yani.
- Evet. Ama Beltur işlettiği mekanlarda içki satmaz.
- Anladım. İskeledeki restoranda içki satılmamaya başlamış yani. E iyi de şuradaki kayalıklarda içemiyorlar mı bira falan ?
- İçebiliyorlar.
- E niye kimse yok peki ?
- Bilmem. Ramazan etkisi olabilir, daha saat erkendir ondan olabilir ya da Moda karışmış diye haberler çıkıyordu. Ondan da olabilir.
- Yani ben şimdi gitsem bira alsam gelsem bu kayalıklarda içki içebilirim.
- Evet ama ben şu anda tavsiye etmem.
- E o zaman nesi yasak ki bunun ? Yobazlıkla ne ilgisi var ?
- Ne biliyim git onlara sor.
- Aman yok kalsın da gel gıcıklığına iskeledeki restoranda oturalım.
- Ya oğlum karışıkmış orası işte, başka yere gideriz.
- Yok abi yook. Alayına isyan, inadına aduuuket.
- Relax Barudi relax.
- Ya gel bir şey olmaz. Şuraya otururuz işte mis gibi.
- İyi lan iyi.

Kalabalığın yanından yavaşça geçip restorana girdiler. Daha iftara iki saat vardı ama restoranda iftar hazırlıkların başlamıştı. Deniz kenarındaki masalar tümüyle boş ama rezerveydi. Bu masalarda hurma zeytin peynirden oluşan, üzerlerine kir, pas gelmesin diye streç naylon geçirilmiş iftariyelik tabakları vardı. Berkant iftara iki saat varken en güzel masalara müşterilerini oturtmayan restoranın yeni işletmesine de gıcık oldu.

- Lan bunlar nasıl olsa birileri iftara gelir diye rezerve edilmemiş masalara rezerve diyor olabilirler mi ?
- Sanmam da belki senin gibi bir manyak deniz kenarındaki 10 masayı gelmeyeceği halde rezerve ettirmiş olabilir.
- Offf süper fikirmiş yaaa ! Burada böyle eylem yapacağıma buradaki adamları örgütleyip sahte rezervasyonlarla burayı Para kazanmaz hale getiririm ya.
- 1 hafta falan etkili olur bu eylemin. Sonrasında bu işi çözerler.
- Nasıl çözecekler abi, her seferinde farklı biri rezervasyon yaptıracak ?
- İsim ve telefon da bırakacak mı ?
- Sahte isim ve yanlış numara verir.
- İşte o zaman rezervasyonu yaptırdıktan 5 dakika sonra ararlar adamı, anlarlar rezervasyonun sahte olduğunu.
- Peki sahte isim, gerçek telefon numarası verirler.
- O zaman da ben restoran işletmecisi olsam, bu telefonla restoranım taciz ediliyor diye savcılığa suç duyurusunda bulunurum.
- Bulunsun. Sonuçta bir şey çıkmaz ki. Rezrevasyon yaptırıp gitmemek suç değildir ki.
- Olsun, polis, savcı filan uğraşır durur sahte rezervasyon yapan adam.
- Şimdi uğraşmıyor mu ?
- Valla pek uğraşmıyor. Sadece bir kişiyi göz altına aldılar.
- Abi o zaman bir hafta rezervasyon eylemi yapsınlar, bir hafta bu eylemi yapsınlar.
- Bak o olabilir. Hatta eylemleri çeşitlendirebilirsen dönüşümlü yaptığın da anlaşılmaz.
Neyse ki tam o sırada Işılsu kırmızı hattan aradı da, kendini anarşik sanan Berkant ile kendini dedektif sanan Toygar’ın muhabbeti sona erdi.