Mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2009 Cuma

Ben Çocukken Mim Diye Bir Şey Yoktu

Çakma Melek boyuna posuna bakmadan, benim boyuma posuma bakmadan, ya da bilmiyorum belki de bakmıştır, bana mim göndermiş sevgili okur. Hoş takip edebildiğim kadarıyla kendisi zaten ismi cismi belli 5 6 okurumdan birisi gibi gözüküyor. Yani ortada bir nevi kimi kime şikayet ediyorsun durumu var ama napalım maksat gerginlik yaratalım ortalığı kızıştıralım. Hiç çiğ etle pişmiş et bir olur mu sevgili okur. Olmaz tabii.

Çocukluğumu anlatacakmışım efendim. Çocukluğumu anlatmayı bitireceğim cümleyi şimdiden söylemek istiyorum: “Ben çocukken mim diye bir şey yoktu.”

Hikayeye en başından başlamak icap ediyor sanırım. 1977 yılının 27 Haziranında efendim öğlen saatlerinde hastanede bağıran bir kadın varmış. Bu kadının karnı olması gerektiğinden bayağı bir şişkinceymiş. Herkes nedense bu kadına “karnın burnunda zaten kızım bırak o işi ben yaparım” diye kızıyormuş. İşte karnı burnunda kadın hastane yatağında bağırıp dururken ben de “ya ne diye bağırıyor bu kadın kulağım patladı” diye düşünerek asabi ve meraklı bir biçimde böyle yumuş yumuş, vıcık vıcık bir yerden kafamı dışarı çıkarıp “ne bağırıyon kadın, ne var” diye bağırmaya heveslenirken beyaz önlüklü bir şahıs ayağımdan beni tuttuğu gibi kafa üstü havada sallamaya başlamasın mı? Ben bebek diliyle “noluyor lan, erkeksen bırak ayağımı da göstereyim ebeninkini” diye şiddetle bağırmaya başlamışım. O da korkmuş olacak ki, hemen beni beyaz bir örtüye sararak yüzüme gülümseyip “geçti geçti” falan gibi bir şeyler gevelemeye başlamış. “Ne geçti lan şerefsiz, ne geçti” diye herife bağıramadan beni anneme vermiş: “Gözünüz aydın, nur topu gibi bir oğlunuz oldu.”

“Top senin babandır lan eşşoğleşşek” diye beyaz önlüklü şahsa çemkirmeye çalışırken içinden çıktığım Fatma Girik kılıklı mavi gözlü kadın beni kucağına almış. Allahım bugün gibi hatırlıyorum, öyle sıcaktı ki bakışları ve öyle güzel kokuyordu ki, benim bütün asabiyetim geçti gitti. Fakat beyaz önlüklü şerefsiz beni oradan da alıp bir sürü salak bebenin yattığı bir odaya yalnız başıma yatırmaya kalkınca şerefsizin koluna bir hamle yapıp ısırmaya çabaladım. Fakat ne yazık ki full aksesuar değildim, altı ay sonra diş aksesuarımı modifiye ettirebildim konfigürasyonuma. Ben o ne dedikleri anlaşılmayan bir sürü bebenin arasında mal mal yatarken sarılık denen mikrobu kapmışım adi bebelerin birinden. Gül gibi sararıp solduğumu gören beyaz önlüklü şahıs beni küvez dedikleri solaryum kılıklı aletin içine tıktı. Fakat benim sararmalarım sürdü. Beyaz önlüklü şahsın zamanın herşeyin ilacı olduğuna inancı tamdı ve mavi gözlü kadına “birşey olmaz yaa biraz daha yatsın birşeyciği kalmaz orda” dedi. “Lan şerefsiz beni mavi gözlü kadından ayırdın birinci eşeklik, bu salak bebelerin arasına yatırdın ikinci eşeklik, şimdi de zamana güveniyorsun üçüncü eşeklik, bu kadar mı eşek olur bir insan yaw” diye ben yeri göğü inletirken, beyaz önlüklü şahıs sarılığımda bir düzelme olmadığını ertesi sabah beni baygın gördüğünde ancak anlayabildi. O gün kanımı tamamen değiştirmişler ve o gün bugündür mavi gözlü kadının sadece genlerini taşıyorum, kanını değil. Tüm kanım değişmiş olmasına rağmen sarılık mikrobu vücudumu terketmeyince Ankara’ya sevk etmiş beni beyaz önlüklü şahıs. Ben baygındım hatırlamıyorum. Sonuç, beyinde kalıcı hasar.

Beyaz önlüklü şahıslar silsilesi muayene edip durdu beni sonraları. Kimisi dedi gerizekalısın sen, kimisi dedi konuşamayabilir hatta yürüyemeyebilirsin. Mavi gözlü kadın bu cevapları beğenmedikçe yeni beyaz önlüklüler gördüm ben. En son bir tanesi dedi ki, “merak etme yürürsün de, konuşursun da, zekan da gayet normal sadece beynin motor hareketlerini kontrol eden yerinde bir hasar var. Yani Gabriel “Sylar” Gray gibi saat tamircisi olamayacaksın ama Peter Petrelli olmanın önünde de bir engel yok.” Ben de dedim ki, “yemişim Sylar’ı, o zaten kötü adam, yaşasın Peter.

Üç aylıkken ilk defa denizi gördüm, yüzdüm. Altı aylıkken yeni bir apartmana taşındık. Apartmanın adı yoktu, komşuların benin çok tatlı bulmaları üzerine benim adım apartmanın adı oldu. Bir buçuk yaşımda yürüdüm, iki yaşımda konuştum. Mavi gözlü kadın abimin aksine kravat gibi zor kelimeleri bile bir çırpıda doğru bir biçimde söylediğimi duyunca çok sevindi. Tonla zeka testinden geçtim, dilim dört yaşıma kadar sola hareket etmedi. Bununla ilgili mavi gözlü kadınla beraber tonla egzersiz yaptım. Uzun saçlarım vardı çocukken ve şimdikinin aksine tombiş yanaklarım. 1982 dünya kupası sırasında Maradona’nın saçları benim saçlarıma çok benziyordu. Bu nedenle mahallede top oynarken bana Maradona dediler. Oysa ben kaleci olup sağa sola atlayp kurtardığım toplarla kahraman olmak isterdim. Yine o günlerde patlamış mısır yerken patlamamış bir mısır tanesini kulağıma soktum ve o mısırı oradan ancak bir beyaz önlüklü şahıs gecenin bir yarısı çıkarabildi.

Aynı apartmanda oturan anneannemler ve bizim evden sonra, kapıcımızın evi benim üçüncü evimdi. Kapıcımızı da kapıcımızın çocuklarını da çok severdim. Hatta öyle ki, kapıcı evinin kapısında kilit yoktu ve ben pat diye sessizce oturma odalarında belirdiğimde kimse bu durumu yadırgamıyordu. Apartmanın arka bahçesinde toprakla oynamayı çok seviyordum o zamanlar. Hatta Ankara’dan bir keresinde babaannemle dedem geldiğinde beni toprakla oynarken görmüşler, “Seliiim biz geldik” demişler. Verdiğim cevap bir efsane gibi dilden dile dolaştı ve halen anlatılır baba tarafından akrabalarım arasında: “Nöğrek”

Yazları deniz kenarına giderdik mavi gözlü kadınla. Apartman komşularımızdan rahmetli Necati Amca’nın da aynı yazlıkta evleri vardı. Yazlıkta daha önce hiç görmediğim kurbağaları merakla incelerken bir gün Necati Amca’ya sorduğum soru apartmanda uzun yıllar anlatıldı: “Necati Amca, bu kurbağalar tuvaletlerini nereye yapıyorlar?”

Beş yaşımda anaokulunda bindiğim salıncağın zinciri koptu, başım yarıldı. Altı yaşımdayken abim İstiklal Marşının on kıtasını ezberlemeye çalışırken ben ondan önce ezberledim. Anaokulunun müsameresinde ezberden istiklal marşının on kıtasını okudum. En sevdiğim şarkıcılar Erol Evgin ile Barış Manço idi. Akşamları abimle beraber zorla yatağa gönderildiğimizde sevdiğimiz şarkıcıların şarkılarını söyleyip, birbirimize fıkralar anlattığımız “Konuşma Kumarhanesi” adlı bir radyo programı yapıyorduk.

Altı buçuk yaşımda eve en yakın ilkokula kayıt olmak için gittiğimde, okulun müdürü bu çocuk okuyamaz dedi. Mavi gözlü kadının elinden müdürü zor aldık. Bu defa müdür canını kurtarmak için kendisi zeka testi yapmayı kabul etti. Test basitti, geçtim, ilkolkula kayıt oldum. Sınıfta okumayı ilk öğrenen birkaç kişiden biri bendim. Ama yazım berbattı, hala da berbat. Öğretmenim çok uğraştı, ama ben kalemi asla onun istediği gibi tutmadım, tutamadım. Ama öğretmenmin stediği gibi gibi kalem tutamasam ve her ne kadar abime inat Real Madrid taraftarı ve Emilyo Butraguenyo hayranı olsam da Juventus’un kadrosunu ezbere biliyordum:

1. Zof
2. Centile
3. Bonini
4. Karboni
5. Brio
6. Şrea
7. Bettaga
8. Tardelli
9. Rossi
10 Platini
11. Boniyek

Yedi yaşımda sünnet olurken yeni bir efsane olaya daha imzamı attım ve sünnetçinin üstüne işedim. Ama işte etme bulma dünyası, sünnetten sonra yara iltihap kaptı. Abim ertesi gün koşup oynamaya başlarken benim onbeş gün boyunca acılar içinde çişimi yapıyor olmam bu hayatın bana attığı en büyük kazıklardan biriydi. Ama yine de sünnetin iyi bir tarafı vardı. Necati Amca’nın İngiltere’de okuyan oğlu Ümit Abi bir kocaman poşet dolusu bilye getirmişti İngiltere’den. Türkiye’de kesinlikle olmayan renklerde ve ebatlarda şahane bilyalardı onlar, ütülmeye kıyamazdınız. Yine de abimle bu bilyaların bazılarını arka bahçedeki apartmanın diğer çocuklarına balkondan atıp, onların bilyaları kapışmalarını keyifle izlerdik. Nezaketsiz bir biçimde de olsa bilyaları arkadaşlarımızla paylaşıyorduk.

Ramazan ayı o zamanlar yaz aylarına geliyordu ve biz çocuklar için mükemmel bir aydı. Teravih namazına gidiyoruz ayağına akşamları dışarı çıkıp, kız kovalayan, füze, bomba gibi yanıcı patlayıcı malzemeler kullanıp eğleniyorduk.

Sekiz yaşında babamın aldığı bisikleti kapıda gördüğümde acayip sevinmiştim. Babam hala o kadar sevineceğini bilseydim daha önce alırdım o bisikleti der. Kapıcımızın çocuklarıyla beraber bisiklet sürmeyi öğrendiğimiz bisikletti o. Onlar olmasa öğrenemeyebilirdim.

En sevdiğim meyve muzdu, fakat ben yemeyi abarttığımdan vücudumda alerjik kızarıklıklar oluşuyor ve fena kaşınıyordu. Mavi gözlü kadın bu sebeple bana yalan söylerdi. “Selim” derdi, “muz Türkiye’de satılmıyor artık, hükümet muz ithalatını yasakladı.” Sonra ben karşı komşumuzun evindeki bir apartman oturmasnda tabaktaki muzu gördüğüm anda gözlerimin parladığını gören mavi gözlü kadın hemen olaya müdahale ederek, “Selim, Kamil amcan Libya’da çalışıyor ya, oradan getirmiş gelirken” dedi. 80’li yılların müteahhitlerinin Libya’da çatır çatır inşaat işleri yaptığı günlerdi. Kamil Amca da bir müteahhitin mühendisi olarak gidiyordu Libya’ya. Uzun yıllar boyunca yaptıkları inşaatların paralarını alamayacaklarını müteahhitler bilmiyordu.

İlkokulda beş yıl boyunca tüm derslerim Pekiyi oldu. Sınıf arkadaşlarım bana profesör diyorlardı. Ama 23 Nisanlarda okulun bando takımında trampet çalarak boy gösteremedim hiç. Oysa ta tatte tatefeta tatefetatte tatefe ta diye bütün ritmlerini biliyordum. Beşinci sınıfa başlarken kendime ait özel bir odam oldu ve okulu bitirdiğimde Anadolu Lisesi sınavını kazanan sınıfımdan tek kişiydim, tüm okulda da dört kişiden biri.

Ben çocukken matematik vardı, ders vardı, ödev vardı, futbol vardı, şarkılar vardı, gazete vardı, televizyon vardı, ama mim diye bir şey yoktu.

Şimdi bu mimi paslamak istediğim bir kaç kişi var aslında ama dilerlerse rapor getirip mimlerden muaf da olabilirler. Evet Mehmet Hayri Zan, Shadowboxer ve Medea Cezire mimlisiniz. :)

12 Şubat 2009 Perşembe

Blog Ödülleri

Yine çakma melek (fakeangel) tarafından mimlenmişim. Hem mimlenmişim, hem de Toygar karakteri ile en iyi kurgu ödülüne layık görülmüşüm. Kendisine teşekkür ediyor ve bu ödülü Toygar adına kabul ediyorum. Benim de yedi bloga ödül vermem gerekiyormuş bu durumda. Makyaj dalında falan ödül vermeyeceğime göre ben de kendi ödül kriterlerimi belirledim ve ödülleri verdim. Artık adım Hıdır elimden gelen budur. Ödül verdiklerimin çoğunun benim blogumu okuduklarını sanmıyorum yani mimin soyu korkarım devam etmeyecek :)

1. En eğlenceli blog ödülü T&T’ye gidiyor. Özellikle Lastiği Gevşek Aşörtmen ile kendimden geçiyorum. Karakter hakkında geniş bir inceleme yazısı yazdğım ve ilgili sitede yayınlandığı için tekrar uzun uzun anlatmak istemiyorum. (http://travisandtylerdurden.blogspot.com)

2. Kendini en çok anlatan blog ödülü Pucca’ya gidiyor. Kendisi hakkında fikir beyan etmeyi tehlikeli ve yersiz buluyorum. Zaten çok popüler kendisi blog aleminde. Sadece merak ve ilgiyle okuduğumu belirtmeliyim. (http://passiflora-rapunzel.blogspot.com)

3. En reaktif blog ödülü Gregor Samsa’ya gidiyor Hep şikayet, hep tepki, hep alay. Alayına isyan, inadına ironi. (http://requemforadream.blogspot.com)

4. En proaktif blog ödülü Kelime’ye gidiyor. Kendisi Sakallı Celal’in eşsiz sözü “Meşrutiyeti denedik, olmadı, cumhuriyeti denedik olmadı, biraz da ciddiyeti denesek” ile sürekli kendini geliştirmeye ve inandığı değerleri ciddiyetle anlatmaya çabalıyor. (http://kendiniver.blogspot.com)

5. En romantik blog ödülü Nick Fallin’e gidiyor. Romantik derken de adam aşktan sevgiden bahsetmiyor yanlış anlaşılmasın. Anlattıklarında duyguları çok öne çıkıyor. (http://nick-fallin.blogspot.com)

6. En konsept blog ödülü Salsa Basket’e gidiyor. Sürekli güncellenen yapısıyla Türkiye Beko Basketbol Ligini takip etmek için internette bulunabilecek en kapsamlı kaynak. Aceto Balsamico hem profesyonel hem de çok popüler olduğu yani ödüllendirilmenin fazla bir anlam ifade etmeyeceği düşüncesiyle bu ödülü alamadı. (www.salsabasket.net)

7. En tutunamayan blog ödülü de Shadowboxer’a gidiyor. Her ne kadar kendisinin düğün pastası kadar sahte olduğunu söylese de, bana feci şekilde gerçek geliyor. (http://sinemgonul.blogspot.com)

9 Ocak 2009 Cuma

Sonunda Beni de Aralarına Aldılar

Evet sevgili okuyucularım, bugün tarihi bir olaya imza atıyorum. Bu tarihi günde beni yalnız bırakmayın, lütfedin. Geçen gün kendi kendimi mimleyip her tarafımın ağrıdığını belirttiğim yazım üzerine tüm merhametiyle bana kendi kendini mimlersen doğanın dengesi bozulur, yavru mimler mutant olur, sabret ve üzülme, bir gün seni de mimleyen biri olacaktır, kimse mimlemezse seni ben mimlerim diyerek çorak blog hayatıma yuva sıcaklığı getiren Fakeangel yani İngilizce bilmeyen okur için tercüme yapmak gerekirse, ki bu hizmeti de herkes vermez sevildiğinizi bilin, Çakma Melek’e teşekkürü bir borç bilir, bu uzun cümleyi kurmamda bana yardımlarını ve desteklerini esirgemeyen canım kelimelere şükranlarımı sunarım. İşte bu çorak blog hayatımda bugün itibarıyla ilk defa mimlendiğimi öğrenmiş bulunmaktayım. Evet sevgili okuyucularım, sonunda beni de aralarına aldılar.

İlk mimim elbetteki kolay bir şey olmayacaktı ve olmadı da. Bana en sevdiğin şarkıların listesini yap dediler sevgili okuyucularım, buna inanabiliyor musun? Kaç şarkılık liste olacağı, tarih sırasına göre mi listelemeliyim, sevgimin boyutu sıralamasına göre mi, yoksa alfabetik olarak mı dizmeliyim, alfabetik olarak dizersem soyadlara göre mi alfabetik yoksa adlara göre mi, yoksa şarkı isimlerine göre mi, bana bunları söylemediler. Beni hiç tanımıyorlar sevgili okuyucularım, beni hiç tanımıyorlar.

Sevgili okuyucularım, bu mimin üzerine mp3 klasörümde şöyle bir gezintiye çıktım, çok sevdiğim ama gerçekten çok sevdiğim, bende iz bırakan, yani her dinlediğimde beynimde hep aynı görüntüleri oluşturan, bana birşeyler hatırlatan şarkıları alt alta yazmaya başladım. Bitirdim dediğimde, ki bunu demek ne kadar zordur bilirsin di mi sevgili okuyucularım, hak geçmesin diye verilen onca çabaya rağmen, asla mükemmel olamayacağını bildiğin o listeyi bitirdim demek ne kadar zordur, listede 100 şarkı olmuştu. Mp3 klasörümde olmayan ama çok sevdiğim başka şarkılar da vardı aslında. Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği, Arabesk eserlerini düşünemedim bile. Yabancı sözlü müzikler de yoktu, enstrümental şeyler de yoktu listede sevgili okuyucularım. Yani bu titizlikle devam edersem konu, ölmeden görülmesi gereken 1001 film adındaki o tuğla kitap gibi bir yere gidiyordu ve içim kan ağlayarak durdum sevgili okuyucularım. Bana, ulan adama bak bi mimledik herif bize tuğla gibi kitap yazmış kim okuyacak lan bunu, hiç mi düşünmedin mimleyenleri demelerinden korktum sevgili okuyucularım.

Sevgili okuyucularım, bu soğuk günde sıcak odalarınızdan beni yalnız bırakmadığınız için size ne kadar teşekkür etsem az. Ancak şunu bilmenizi isterim ki, bu listenin mükemmele yakın bir şekilde müzikal tercihlerimi yansıtabilmesi için listede en az 1000 şarkı filan olmalıdır. Yani aşağıdaki listede bir Dertliyim ruhuma hicranımı, bir İnleyen Nağmeler, bir Aziz İstanbul, bir Aşk Bu Değil, bir Kimseye Etmem Şikayet, bir Sarı Gelin, bir Ahu Gözlüm, bir Eledim, bir Saçlarını Yol Getir, bir Better Together, bir Bohemian Rhapsody, bir Baby I’m gonna leave you, bir Where Did You Sleep Last Night ve aklıma şu an gelmeyen pek çok eser bulunmamaktadır.

Beni mazur görün sevgili okuyucularım, çok duygulanıp lafı çok uzattım. Liste sanatçıların ilk adlarına göre alfabetiktir. Atladığım, unuttuğum şarkılar beni affedin.

1-Ahmet Kaya Acılara Tutunmak
2-Ahmet Kaya Öyle Bir Yerdeyim ki
3-Ahmet Kaya Yalancı Ayrılık
4-Athena Fik Fik
5-Athena Sen de Yap
6-Baba Zula Cecom
7-Barış Manço Alla Beni Pulla beni
8-Barış Manço Bal Sultan
9-Barış Manço Dönence
10-Barış Manço Gönül Dağı
11-Barış Manço Nerede
12-Barış Manço Ömrümün Sonbaharında
13-Bulutsuzluk Özlemi Cezaevinde Bayram Görüşmesi
14-Bulutsuzluk özlemi Sözlerimi geri Alamam
15-Bulutsuzluk Özlemi Tepedeki Çimenlik
16-Bülent Ortaçgil Arada Sırada Düşünür
17-Bülent Ortaçgil Bu iş Çok Zor Yonca
18-Bülent Ortaçgil Çığlık Çığlığa
19-Bülent Ortaçgil Değirmenler
20-Bülent Ortaçgil Eylül Akşamı
21-Bülent Ortaçgil Gece Yalanları
22-Bülent Ortaçgil Memurun Şarkısı
23-Bülent Ortaçgil Pencere Önü Çiçeği
24-Bülent Ortaçgil Şarkılarım Senindir
25-Candan Erçetin Onlar Yanlış Biliyor
26-Cem Karaca Safinaz
27-Cem Karaca Sevda Kuşun Kanadında
28-Doğan Canku Gecelerim
29-Duman Ahh
30-Duman Halimiz Duman
31-Duman Rüyanda Görsen İnanma
32-Emre Altuğ Yani
33-Erkin Koray Arap Saçı
34-Erol Evgin İşte Öyle Birşey
35-Ezginin Günlüğü Aldatan Şarkı
36-Ezginin Günlüğü Delice Zeytin
37-Ezginin Günlüğü Gelmiyorsun
38-Ezginin Günlüğü Hürriyete Doğru
39-Ezginin Günlüğü İstavrit
40-Ezginin Günlüğü Küçüğüm
41-Ezginin Günlüğü Rüya
42-Ezginin Günlüğü Şehir
43-Ezginin Günlüğü Şimdi Sevişme Vakti
44-Ezginin Günlüğü Yüksek kaldırım
45-Feridun Düzağaç Alev Alev
46-Feridun Düzağaç Nadas
47-Fikret Kızılok Bir Harmanım Bu Akşam
48-Fikret Kızılok İnişlerim Çıkışlarım
49-Fikret Kızılok Kalbim
50-Gökhan Kırdar Yerine Sevemem
51-Grup Gündoğarken Gel İstersen
52-Grup Gündoğarken Ne Güzel Olurdu
53-Hümeyra Beyhude
54-Hümeyra Gidemediklerimiz
55-Işığın Yansıması Gün Doğarsa
56-İlhan şeşen Neler Oluyor Bize
57-İstanbul Uyurken (Hamam Soundtrack)
58-Kenan Doğulu Tutamıyorum Zamanı
59-Kumdan Kaleler Evde Yoklar
60-Leman Sam – Vedat Sakman Herneyse
61-Manga Yalan
62-Mazhar Alanson Ah Bu Ben
63-Mazhar Alanson Bir Sonsuz Yağmur Yağsa
64-Mazhar Alanson Hüznün Kuşları
65-MFÖ Buselik Makamına
66-MFÖ Gözyaşlarımızı Bitti mi Sandın
67-MFÖ Sanatçının Öyküsü
68-MFÖ Tam Ortasındayım
69-MFÖ Uç Oldum
70-Modern Folk Üçlüsü Gül Yüzünde Göreli
71-Moğllar Alageyik
72-Moğollar Çok Geç Olur
73-Moğollar Issızlığın Ortasında
74-Mor ve Ötesi Daha Mutlu Olamam
75-Mor ve Ötesi Mucize
76-Nilüfer Dokun Bana
77-Orhan Gencebay Bir Teselli Ver
78-Özlem Tekin Dağları Deldim
79-Özlem Tekin Gezegen X
80-Özlem Tekin Kime Ne
81-Özlem Tekin Yazmamışlar
82-Pentagram Sonsuzluk
83-Pentagram Stand To Fall
84-Sertap Erener İncelikler Yüzünden
85-Sezen Aksu İstanbul Hatırası
86-Sibel Alaş Adam
87-Şebnem Ferah Deli Kızım Uyan
88-Şebnem Ferah Durma
89-Şebnem Ferah İyi Gün Dostları
90-Vedat Sakman Usulca
91-Vedat Sakman Yalnızlığım
92-Yaşar Kurt Korku
93-Yeni Türkü Açelya
94-Yeni Türkü Öldükten Sonra
95-Yıldız Tilbe Delikanlım
96-Zuhal Olcay Aynalar
97-Zülfü Livaneli Gözlerin
98-Zülfü Livaneli Kardeşin Duymaz
99-Zülfü Livaneli Sus Söyleme
100-Zülfü Livaneli Yakup ile Yusuf

5 Ocak 2009 Pazartesi

Kendi kendimi mimlemeye kalktım, şimdi her yerim ağrıyor yaaa

Kendi halimde, asosyal bir blog insanı olduğumdan, bu mim, sim, kim işleri pek uğramaz bana. Doğrusu bu ya, uğramasını da istemem. Yok bilmem ne günü yoksulluğu anlat, yok masaüstünün printscreenini gönder, yok Maslow’un bilmemnesine bak. İstemem. Okulda kompozisyon yazmaktan da nefret ederdim zaten. Şu anda edebiyat hocasıyla bu statümle bir dialog gerçekleştirmek istedim.

- Yerli malı haftası ile ilgili bir kompozisyon yaz.
- Niye?
- Bu hafta yerli malı haftası da ondan.
- İyi de Fener Cimbom derbi haftasında sen bana derbi hakkında kompozisyon yaz diyon mu da kıçı kırık yerli malı haftasında benden yerli malı haftası kompozisyonu istiyon?
- Büyüyünce istediğin konu hakkında yazarsın ama şimdi benim dediğim konular hakkında yazmak zorundasın.
- Ama o zaman benim yazdığım kompozisyondaki umursamaz ve yalın tat seni bozmasın, beni sınıfta filan bırakmaya kalkma sakın.
- Daha kompozisyonu yazmadan pazarlık ediyorsun.
- Zoruna mı gitti.
- Sen nasıl konuşuyon lan benle.
- Nasıl konuşuyormuşum.
- Saygılı ol ben senin öğretmeninim.
- Hadi ya, ben okunacak bütün okulları okudum yavrum. Bu saatten sonra yolum okula düşmez benim. Ne öğretmeni, ne saygısı.
- İyi lan yazma kompozisyon falan.
- Sana ne yaa, sen yaz diye yazıyor olmadığım gibi, yazma dedin diye de yazmıyor olmayacağım.
- İyi de şu anda naparsan yap ben dediğim için olmuş gibi olacak.
- Evet çünkü sen kendini öğretmen sanan bir döneksin.
- Zoruna mı gitti.
- İntikam soğuk yenen bir yemektir.
- İyi soğuk ye o zaman.
- Sen soğuk ye dedin diye soğuk yiyecek değilim.
- Allah seni ıslah etsin.
- Cümlemizi.
- Amin.
- Amin.

Her neyse mimlerdeki test çılgınlığı beni sersefil edince, acaba ben kimlere aşık olurum, acaba başkaları benim nasıl bir insan olduğumu düşünüyor temalı testleri yapmadan düzelemem dedim kendi kendime ve ilgili testleri yaptım.

Efendim ben baskın karakterli biriymişim, Doğuştan yönetici vasıflarıyla doğmuşum ve şimdiye kadar hep yönetmeye ve yönlendirmeye alışmışım. Gerçekten çok enteresan, zira hayatım boyunca emir alan birisi oldum. Hiç yönetici sıfatıyla çalışmadım. Hep eleman oldum. Lan ben sınıf başkanı bile olmadım ya, ne yönetmesi ne alışması. Ben sadece sevdiğim bir programı seyrederken televizyonum bozulursa, başka bir işle uğraşmaya çalışırım dedim ki, bu cevap bendeki hangi yönetici vasfımı uyandırdı anlamadım, belli ki tembelim işte. Bir de ilk buluşmada hanım kızımız beni ekerse, benden hoşlanmadığını düşünürüm dedim. Doğuştan yönetici olsam, kıza gps taktırır, izlerim lan. Birlikte olduğum hatun başka biriyle daha işi pişiriyorsa ne yaparsın sorusuna da bir daha yüzüne bile bakmam dedim. Lan ben baskın karakterli olsam o herifi bulur döverim ya. Bir arabada aradığım en önemli özellik konfor olduğu için hayatıma girecek kişilerde tercihlerime uyması şartını gözetiyormuşum. İsteklerimi gerçekleştirecek ve onlara uyacak karakaterde kişilere aşık oluyormuşum. Kim tercihlerine uymayan birine aşık olur anlamadığım gibi, arabada konfor aramamın bununla ne ilgisi olduğunu da anlamıyorum. Maskeli baloya batman kostümüyle gittiğimden mütevellit başrolde değilsem ilişki bana mutluluk getirmiyormuş. Her filmin iki başrolü olur, biri esas oğlandır, öbürü de esas kız. İlişki dediğin iki kişilik olunca esas oğlan da doğal olarak ben olurum zaten, Temel Reis ile Safinaz’ı gerçek aşk olarak düşünüyor oluşumun bununla ne ilgisi var? Süper güç edinmek isteseydim düşünceleri okumak isterdim. Bu yüzden zaman zaman birlikte olduğumuzda birbirimizi çok daha iyi yerlere taşıyabileceğimiz ilkişkiler varken bunlara sırt çeviriyormuşum ve çok daha azıyla yetiniyormuşum. Düşünce okusam herhalde hatunun benim hakkında ne düşündüğünü bilirdim ve sinerji yaratabileceğim ilişkilere sırt mırt çevirmezdim. Yolumdaki ağacın birdenbire dilek ağacı olmasına saçmalık bu dememden daha doğal ne olabilir gerçekten bilemiyorum. Beni mesela bir maskeli baloya çağırsa esas kız, elimden geleni yaparım gitmemek için. Dolayısıyla da onu ikna etmeye çalışırım tabii ki. Peki edemezsem o maskeli baloya onu yalnız gönderir miyim, tabii ki göndermem tıpış tıpış giderim balonun en maskelisine en batman kostümümle. Bir gün birisi çıkıp size ilişkinin bir savaş olmadığını ve iki taraf da eşit olduğunda çok daha mutlu olunabileceğini farkettirecek. Allahım yarabbim. Ben ki, kadına erkeğe değil insana inanan bir canlıyım, gece ve gökyüzü denince aklıma yıldızlar geldi diye mi ilişkinin savaş olduğunu düşünüyorum yaaa.

Öte yandan gün içinde en çok akşam üstü kendimi iyi hissederim, çünkü iş biter, özgür kalırım. Genellikle hızlı ve büyük adımlarla yürürüm çünkü dışarılardan çok içerileri severim ve uzun boyluyum abi, küçük adım atmam mantıksız değil mi? İnsanlarla konuşurken elim cebimde olur, çünkü ellerimi nereye koyacağımı genelde bilemem. Dinlenirken de ayaklarımı uzatırım, çünkü uzun boyum yüzünden sevgili ayaklarım gün boyu pek çok yerde şekilden şekile girer. Birşeyi çok komik bulursam yüksek kahkahalarla gülerim çünkü komik bulduğum şeyi komik bulduğumu herkesin bilmesini isterim. Bir partiye gidersem ki, mümkün mertebe gitmem, sessizce içeri girer etrafta tanıdığım var mı diye bakarım. Etrafta tanıdığım yoksa hemen evime gideyim de parti saçmalığında daha fazla eziyet çekmeyeyim diye. Konsantre olmuş çalışırken rahatsız edilirsem sinirlenirim tabii ki, sinirimi de belli ederim ki bir daha yapmasın. En sevdiğim renk sarı veya açık mavidir. Canlı renkleri severim. Bir de sarı bozkır, açık mavi gökyüzünü hatırlatır, yaşasın içanadolu insanları. Uykuya dalmadan önce elimi başımın altına koyarım, çünkü yastıklarla bir problemim var. Ya çok inceler, ya da çok kalın. Optimum yastığı bulursam bunu da yapmam yani kimse merak etmesin. Genelde de rüya görmem. Görmem işte lan, yattım mı külçe gibi uyurum. Bu sorulara bu cevapları verince doğuştan lider oldum iyi mi? Başkaları beni heyecanlı, havai, etkileyici bir kişiliğe sahip biri gibi görürlermiş, hızlı kararlar alan doğal bir lider gibiymişim. Niye? Akşamüstleri kendimi iyi hissederim çünkü, bir de dinlenirken ayaklarımı uzatırım. Rahmetli Hitler de kesin dinlenirken ayaklarını uzatırdı zaten. Ama hızla aldığım bu kararlar her zaman “en doğruları” olmayabilirmiş. Hzılı yürüyorum ya valla hep ondan. Yavaş yürüsem hep o en doğru kararları alırım ben. Insanlar beni güçlü ve riske girmeyi seven, birşeyi ikinci kere denemekten kaçınan, maceracı biri olarak görürlermiş. Külliyen yalan. İnsanlar beni riskten nefret eden, aşırı rasyonel, statükocu biri olarak görürler, çok da haksız sayılmazlar. Benimle vakit geçirmekten hoşlanırlarmış. Bakalım ben onlarla vakit geçirmekten hoşlanıyor muyum? Zira pek fazla insanla vakit geçirmem. Eee liderler yalnız olur olm, kolay mı? Tam anlamıyla sosyal ortamların aranılan simasıymışım. Lan ben asosyalim, beni kim ne diye arasın.

Test sonuçları yanlış olmasına rağmen ilginç ve birbiriyle tutarlıydı. İçimdeki lideri keşfetmiş olabilir miyim diye büyük bir umut doğdu içime. Hemen dışarı çıktım. Birisi arabasını park edilmez levhasının altına park ediyordu. Gittim, kendimden çok emin bir biçimde arabanın camını tıklattım. Camı açan arkadaşa, kendimden daha da emin bir ses tonuyla, buraya park yapmak yasak lan dedim. O da arabadan inip levyeyle kovaladı beni. Kaçarken üç kere düştüm. Her yerim çok ağryor yaaaaaaa.