bir deli saçması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir deli saçması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2011 Cuma

Çalışmak, Çalışmak Çalışmak -2

Kaldığımız yerden devam edersek, peki Oblomov neden çalışmayı anlamsızlaştırıyor, ya da ben neden “eylemsizlik, bazen yapılacak en iyi eylemdir” cümlesini kurdum?

Herşeyden önce şunu teslim etmeliyim ki; bütün bu yazdıklarım ve yazacaklarım, sefil ve tembel varoluşumu gizlemek için uydurduğum, kendimi de kandıran bir savunma mekanizmasının işlevi olabilir. Evet, bu ciddi bir ihtimaldir ve ben bunu kabul ediyorum. Bu ihtimal vuku buluyorsa, sefil ve tembel varoluşum, aslında “yüce ve çalışkan bir varoluşa” dönüşmek istiyor demektir. Dönüşemediği için ve bu sebeple ortaya çıkan bu başarısızlığı örtmek için de “yüce ve çalışkan bir varoluşun” içini boşaltmaya çalışıyordur. Peki, ama o zaman, “yüce ve çalışkan bir varoluşun” ne olduğunu, yapısını, şeklini, şemalini biliyor olmalıdır değil mi?

Ben bunu bilmiyorum. Adaşım Selim Işık gibi ben de “yüce” bir şeye tutunamıyorum. Ne yani memleketin başına Hamlet mi kesileyim? İsa mı olayım? Olmuyor işte. Hani sürekli sen okyanus içinde bir damlasın diyorlar ya, ben de işte ha bir damla eksik, ha bir damla fazla diyorum. Bir damlanın okyanusu etkileme gücüne inanmıyorum, bari damlayı kurtarayım diyorum. Onu kurtarmanın yolu da okyanusa karışmamaktan, yani var olmamaktan geçiyor sanıyorum. Olmuşu öldürecek halim de yok. Kendimce bulaşmamaya, karışmamaya çalışıyorum. Hani yeni doğmuş çocuklar günahsız oluyor ya, bunun sebebinin bu bebeklerin hiçbir eylem yapmamış olmamaları olduğunu zannediyorum. Çünkü bu “toplu yaşamın” kaotikleştirdiği hayatta bir şey yapıp da, günaha bulaşmayanın olmadığını düşünüyorum. Düşünürken, düşünürken laptop kucağımda uyumuşum.

Rüyamda, kullanıcının komutu olmadan, gözükmeden, sessiz sedasız, kendi halinde çalışan Windows programcıklarından biri, ne bileyim bir svchost.exe, bir ctfmon.exe gibi varlığını Windows’a armağan eden ve sabırla format atılacak anı bekleyen bir varlığa dönüşmüş, bu arada da “hayat Windows’a fena halde benzer” gibi güldürürken düşündüren cümleler kuruyorum. Herkes gülsün bu cümlelere istiyorum, gülerlerken de düşünsünler istiyorum. Sonra birden “ben ve benim gibiler olmadan bu Windows çalışmaz arkadaş” diye bağırmak istiyorum. Yumruğumu masaya vurmak istiyorum. Greve gitmek istiyorum. “Sıkıysa lokavt yapsınlar lan” diyorum. “Sıkı değil” diyor dayı en Tuncel Kurtiz haliyle, “baksana tel tel dökülüyor”. Dayı” diyorum, “ben sıkı olmak istiyorum.” “Ancak yeterince sıkı olanlar sıkılmazlar” diyorum. “Sıkılıyorum, demek ki yeterince sıkı değilim” diyorum. “Sıkılıyorum, öyleyse varım” diyorum. Dayı yüzüme bakıp gülüyor.

Sonra tersten düşünmeye başlıyorum, olmayana ergi yapıyorum. “Varım da ondan sıkılıyorum” diyorum, “baksana, yoklar hiç sıkılıyorlar mı?” “Yok” diyor dayı, “Yoklar hiç sıkılmıyorlar.” “Bir de ermeyene olgu metodu uydursalar” diyorum, “hep olmadıklarımıza eriyoruz, bir türlü ermediklerimize olamıyoruz.” “Konuyu sulandırma yeğen” diyor dayı, “sek ağır geliyor dayı” diyorum. “Yalan söyleme yeğen” diyor dayı, “sana çalışmak ağır geliyor.” Dayıya “sen de mi Brütüs diyen Sezar gibi bakıyorum, “yaw o da ağır geliyor, bu da” diyorum, “ağır gelmek sırayla mı?” Sırıtarak, “Hayır” diyor dayı, “Parayla. Parayı bulmak için de çalışman lazım yeğen.” “Çalışmam için ne lazım sen bana onu söyle dayııı!” diyorum, “ağır kaldırmayı bileceksin yeğeeeen” diyor dayı. “Yeğenin” diyorum saygıyla dayıya, “yeğenin kurban olsun sana dayıııı.”

“Dayı” diye seslenip, soruyorum, “sen bilirsin, nedir bu çalışmak?” “Çalışmak, yaşamaktır yeğen” diyor, “Çalışmadan yaşayamazsın, yaşamadan çalışamazsın.” “Dayııı ben de bunu söyledim geçen gün” “Ama” diye soruyor dayı, “Ama,” diyorum, “durmadan koşamazsın, koşmadan da duramazsın, o zaman durmak da koşmak mı dayıııı?” Dayı beni şöyle bir süzüyor memnuniyetsiz bir suratla, hemen oracıkta tenzil-i rütbe yapıyor bana, yeğen olan rütbemi anında kardeşe indiriyor, “Çok biliyorsan kardeş” diyor bana, “sen anlat da biz dinleyelim.”

Ikea’dan aldığım uzanma koltuğundan 8 biçiminde uyanıyorum. Televizyonda Ezel oynuyor. “Ulan ben de merak edip duruyordum neden 8, neden 8 diye; demek ki, bu Kıvanç Tatlıtuğ da Ikea’dan aldığı uzanma koltuğunda uyuya kalıp, uzun boyunu o koltuğa sığdırmaya çalışırken aldığı pozisyon gereği 8 olmuş” diye düşünerek gülümsüyorum: “Kardeş, dayı bile bilmiyor, çalışmanın ne olduğunu, o da benim gibi yaşamaktır maşamaktır diye geveleyip duruyor.”

Hemen akabinde sevindim: "Lan allahtan rüyamda dayıyı gördüm, ya Sakıp Ağa'yı görseydim!"

21 Nisan 2010 Çarşamba

Bir Deli Saçması: Babası Kim Bu Piçin?

Hayatımın elimden kaçtığı günlerde hep Allah’a bırakırım işleri. Hayatım boyunca da bu böyle oldu. Üniversite sınavına girdim. Sonrası hayırlısıydı benim için. Hangi okula gidip hangi şehirde yaşayacağımı, mesleğimin ne olacağını Allah’a bırakıverdim. Elimde değildi çünkü, sorumluluğu Allah’a yıkmak işime geliyordu. Sonra okul bitti, biraz debelendim, iş bulamadım. Yine pelesenk oldu dilime hayırlısı. İş buldum sonra ayrılmak istedim. Ama ayrılınca ne olacak sorusuna cevap veremedim. Hayırlısıyla gittim işe, hayırlısıyla geldim. Hayırlısıyla sıkıldım, ne zaman bitecek bu iş hayırlısıyla diye sordum. Cevap da yine basitti, hayırlısı ne iseydi hakkımda o olsundu. Sonra işi bıraktım bir şekilde, büyük şehre geldim. Ne yapacağımı bilmiyordum. İş aradım, hayırlısıydı yine ağzımdaki. Bir iş buldum, hayırlısıyla işe gidip geldim. Bir sene sonra kovuldum işten, belki de kovdurdum kendimi. Şimdi ne yapacaktım? Tabii ki hayırlısıyla iş arayacaktım. 1 ay sonra aynı şirketin farklı bir bölümünde işe geri alındım. Hayırlısı buydu demek ki. 1 sene sonra ruhum sıkıldı yine. Bu sefer istifa ettim. Kabul edilmedi. Ne yapacaksın ayrılınca sorusuna verdiğim hayırlısı cevabı karşısında, hayırlısı bu demek ki otur oturduğun yerde cevabına verecek cevap bulamadım. Oturdum hayırlısıyla. 3 sene sonra da Mısır’ a git dediler. Gitmem dedim. Niye gitmiyorsun dediklerinde, verebildiğim cevap istemiyorumdu. Israrlar sonunda hayırlısı demeye başladım. En sonunda Mısır’a geldim. 6 aydır falan Mısır’dayım ve son 2 aydır buradan kurtulmaya çalışıyorum. Niye diyorlar, bence sizin için de benim için de en hayırlısı bu diyorum. Ben bu işi beceremiyorum diyorum, kim diyor diyorlar, ben diyorum diyorum, gülüyorlar. Hayırlısı diyorlar. Hayırlısı diyorum. Ama değişmiyor durumum.

Günlerce, aylarca, yıllarca hayırlısı ile yatıp, hayırlısı ile kalkan adam yine hayırlısının eline kalmaktan rahatsız oluyor. Peki ama neden? Çünkü hayatı üzerinde söz söyleyemiyor, çekip gidemiyor, gelecekten korkuyor, hayattan korkuyor. Hayırlısı da canını yakıyor ama, hayatı hakkında sözü olmayan bir adama hayırlısı dışındaki alternatif seçimler 1 boy büyük geliyor.

Susuyorum. Konuşmuyorum. İçime kaçıyorum. Kendimi suçluyorum. Bazen göğe çıkıp yerdeki halime bakıyorum. Oradan baktığımda kendimi suçlamaktan vazgeçiyorum, seçimimin rasyonel olduğunu düşünüyorum. Ama gönül ferman dinliyor mu hiç? Umurunda mı rasyonellik gönlümün?

İyi kötü yuvarlanıp gidiyoruz bir taraftan, belki de böyle oluyordur bu işler. Ama kendimi böyle başarısız ve çaresiz hissettiğim gerçeği hala dimdik ayakta. Peki neden böyle hissediyorum? Çünkü kontrol edemiyorum. Kontrol edemediğin bir şey için başarıdan ya da başarısızlıktan söz edilebilir mi? Sanmam. Peki kontrol edemediğim bir iş sonunda gerçekleşen bazı işler nasıl gerçekleşti? Demek ki kontrol var ama kontrolsüz işler de oluyor. Demek ki, bir yandan kontrol edebildiğim kısımları artırıp, diğer yandan da kontrol edemediğim şeyleri azaltmalıyım.

Kontrole mi geldik yine? Bilincim yine döndü dolaştı, kontrole geldi. Çevremde dönen olayların seyrini belirlemek, kendi kaderimi kendim belirlemek istiyorum. Kavgam kaderle mi yani benim? Yazılmışı değiştirmeye mi çabalıyorum, kendim yazıp kendim oynamak mı istiyorum? Evet, bunu istiyorum. Neden bunu istiyorum? Çünkü kibirliyim. Yazılmışa razı olmuyorum. Yazılmışı değiştirme gücüm olduğuna inanıyorum. İstediğim gibi yaşamaya layık olduğumu düşünüyorum. İyi de kendi kendime bunun kararını nasıl verebiliyorum? Samanyolu galaksisinin sıradan bir güneş sistemindeki kokuşmuş bir gezegenindeki 6 milyar insandan biri değil miyim en nihayetinde? Evet öyleyim, hepimiz öyleyiz. Peki bu kibir nereden geliyor?

Bu yaman çelişki nasıl olabiliyor? Nasıl bir yandan oldukça sıradan biri olduğumu düşünürken, bu sebeple hiçbir büyük idealin peşine takılmamışken, bir yandan da kendime layık gördüğüm hayatı yaşamadığımda bu kadar şikayetçi, isyankar olabiliyorum. Çünkü potansiyelime inanıyorum. Potansiyelim kibrimi doğuruyor, gerçeklerse kibrimi ağlatıyor. Bakıma muhtaç bir bebek benim kibirim, potansiyelim de annesi. Ne ölüyor bu bebek, ne büyüyüp okula gidiyor, ne de adam olup evine ekmek getiriyor.

Babası kim bu piçin? Neden hiç ortalarda yok? Nerede şimdi?

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bir Deli Saçması: İnsanı Sefalet Değil, Suçluluk Duygusu Öldürür

Her yer karanlık, her yer dumanlı. Neredeyim ben, ne işim var burada? Neden kalkıp gitmiyorum? Oysa gidebilirim sanki.

Garip bir kumarhane burası, hangi kumarhanede satranç oynanır ki? Masanın üstündeki tavanda yanan tek bir 40 mumluk ampulle aydınlanan dumanlı bir ortamda satranç oynuyorum. Oysa ben satrancı çok kötü oynarım. Neden oynuyorum ki bu satrancı? İnsan kötü oynadığı bir oyunu neden oynar? Hayır yenmek, yenilmek de değil sorun. Sorun oyunun hakkını verememek. Tamam satrancı bırakalım poker oynayalım o zaman diyorlar.

Pokeri de kötü oynarım ki ben. Ben blöf yapmayı beceremem. Hatta blöf yapmayı hak edenin kazanamaması olarak gördüğümden, yapmayı da sindiremem içime. Ulan peki sormazlar mı adama bilinmezlik üzerine kurulan bir oyunu da beceremiyorsun, her şeyin ortada olduğu oyunu da beceremiyorsun, kalk lan masadan. Demiyorlar. Kaybediyorum, kalkmak istiyorum masadan. Olmaz diyorlar. Satrancı kaybettin, pokerde de iyice kaybet, bundan da sıkılınca zaten rulet oynayacağız, rulet için pek bir beceri gerekmez, bakarsın o zaman kazanırsın diyorlar. Diyorum ki, hani yenilen güreşçi doymazdı güreşe, neden doymayan ben değilim de sizsiniz. Eğer diyorlar, oynadığın kumarsa, kibre kapılıp, dolmuşlara binip, kendine güvenip oturduysan masaya ve kaybediyorsan sürekli, donuna kadar almadan kimse bırakmaz seni. Oysa güreş er meydanında yapılır. Saklısı, gizlisi, hilesi hurdası yoktur. Hak etmeyen istediği kadar saplantılı bir şekilde hak ettiğini düşünsün, kazanamaz.

Eee diye soruyorum, şimdi ne olacak peki? Donuna kadar alacağız, sonra bırakacağız diyorlar. Almadınız mı her şeyimi, hem kötü oyuncuyla oynanan oyundan ne zevk alıyorsunuz ki? Zevk için değil, kazanmak için oynarız biz diyorlar. İyi de benden çok bir şey kazanamazsınız ki diyorum, aza tamah etmeyen çoğu bulamaz diyorlar. Vaktinizi ziyan ediyorsunuz diyorum, daha yüklü bir oyuncu olsa sırada, seninle niye uğraşalım diyorlar. Her şeye bir cevabınız var diyorum, o yüzden kazanıyoruz diyorlar. Beni yeniyorsunuz belki ama, aslında kazanmıyorsunuz diyorum, ilgilenmiyorlar.

Peki diyorum, kağıtlara bile bakmadan her oyunda pas desem ne yapacaksınız? Sen onu yapamazsın diyorlar. Ya yaparsam diyorum. Sen bu dediğini yapmayı becerebilirsen, onu da o zaman düşünürüz diyorlar. Neden bunu yapamayacağımı düşünüyorsunuz diye soruyorum. Çünkü diyorlar, sen adil bir dünya isteyecek kadar kibirlisin. Nasıl yani diyorum, ne alakası var? Biz diyorlar, en başından beri senin içindeki kibre güveniyoruz, seni bu masaya getiren de bu kibir, senin bu masadan kalkmanı engelleyen de bu kibir. Yani diyorum, size göre ben, kendimi akıllı sanan bir salak, becerikli sanan bir sakar ve yetenekli sanan bir hödüğüm öyle mi? Yooo diyorlar, sen sana zekisin dendiğinde, zeki olduğunu düşünen bir salak; beceriklisin dendiğinde, becerikli olduğunu düşünen bir sakar ve yeteneklisin dendiğinde, yetenekli olduğunu düşünen bir hödüksün. Ne farkı var ki diyorum. Tüm bu sıfatların bir ölçüsü yok diyorlar, 2 litrelik bir şişeye sen 4 litresin dedin diye 4 litre olmaz, yarım litresin dedin diye de yarım litre olmaz. Yani sen kendini bilmezin birisin diyorsunuz. Aynen öyle diyorlar. Peki diyorum, madem benim kaç litre olduğumu biliyorsunuz, niye bana ya az koyuyorsunuz, ya çok. Biz diyorlar senin kaç litre olduğunu bilsek, seninle niye satranç, poker, rulet falan oynayalım? Kaç litre olduğumu görmek için mi oynuyorsunuz benimle? Evet, ama içini doldurmak için değil, içini boşaltmak için kaç litre olduğunu bilmek istiyoruz diyorlar. Peki içimin boşalıp boşalmadığını nasıl anlıyorsunuz, belki de tamamen boşalttınız içimi diyorum. Kibrinden anlıyoruz. Hala teslim olmuyorsun, yapmaya çalıştığın sadece oyunu bozmak, çünkü kaybedeceğini düşünüyorsun. Yani henüz kaybetmedim öyle mi? Aynen öyle. Yani hala kazanabilirim, öyle mi? Aynen öyle. Peki neden kendimi fena halde kaybetmiş hissediyorum? Kibrin yüzünden diyorlar. Hangi kibir yaaa diye bağırıyorum. Sen kendini sıkıntı falan çekmeden, rahat rahat yaşamaya layık hissediyorsun diyorlar. Layık değil miyim peki diye soruyorum. Bunu sen belirleyeceksin diyorlar. Nasıl diye soruyorum?

Bak diyorlar, sabahtan beri konuşuyoruz, sorduğun her şeye düzgün düzgün cevap veriyoruz, sen durumdan çok rahatsız olduğun halde hala kaçmaya çalışmıyorsun, sadece gitmen için bizim onayımızı istiyorsun. Bizim onayımızı aldığın anda kendini aklayacaksın çünkü. Bizim onayımızı almadan gidebilirsin aslında. Seni zincire vurmadık, her yer bodyguard da kaynamıyor. Ama kaçarsan kendini aklayamayacaksın, başına gelecek her şeyin sorumlusu sen olacaksın. Bu sorumluluktan korktuğun için kaçamıyorsun. Bu sorumluluktan korkuyorsun, çünkü bu sorumluluğun sonunda kibrinin zarar görme ihtimali var. Kendi kararını kendin verip de, tüm sorumluluğu almaktansa, sorumluluğu paylaştırmak işine geliyor. En nihayetinde insanı sefalet değil, suçluluk duygusu öldürür.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Deli Saçması: Hiç Konuşmamalı Belki de İnsan

Nasreddin Hoca'nın saz çalması gibidir bazen bu dünyanın işleri. Doğrusunun düşündüğün olduğunu bilmen için diğer tüm alternatifleri görmek gerekmez. Kimi zaman önyargılar huzur verir insana.

- Hocam sen bir tuhaf saz çalıyorsun.

- Niye nesi tuhafmış ki, der Hoca.

- Ozanlar saz çalarken parmakları perdeden perdeye atlıyor, ancak sen sürekli aynı notayı çalıyorsun. Hoca gülmüş,

- Onlar benim çaldığım notayı arıyorlar, bir türlü bulamıyorlar. Benim çaldığım notayı çaldıklarında da onun aradıkları nota olduğunu fark edemiyorlar.

Bazen insan ne istediğini gerçekten bilir, ya da bildiğine inanır. İşte o zamanlar arayış anlamsızdır. Diğer sesleri de dinleyip seçim yapmanın anlamı yoktur. Zaten ne istediğini bilen ya da bildiğine inanan insan diğer sesler hakkında bir yargıya sahiptir. Bu yargı yaşanmış hayatın sonucu da olabilir, tahminlere de dayanabilir. Beylik laflar etmeyi seven adamın biri demiştir ki, yaşadıklarından ders almayan insan salak, sadece yaşadıklarından ders alan insan sıradan, başkalarının yaşadıklarından kendine ders çıkaran insan ise akıllıdır. Ya da bunun gibi bir şey işte. Bu tip beylik lafları baş tacı eden biri değilimdir açıkçası. Hatta çoğu zaman parıltılı ama içi boş laflar olduklarını düşünürüm ama savaşın kötü bir şey olduğunu anlamak için de savaşmış olmak gerekmez.

Yıllarca hiç yurtdışına çıkmadığım halde İstanbul'un dünyanın en güzel şehri olduğunu iddia ettim. Hep dediler ki, nereden biliyorsun, dünyanın tüm şehirlerini gördün mü? Onlara bir türlü İstanbul'un Nasreddin Hoca'nın sürekli çaldığı nota olduğunu anlatamadım. Beni eleştirdiler, yurtdışına çıkmadan nasıl böyle bir laf edebilirmişim. Onlara benim bilim adamı olmadığımı, bir şeyi bilmek için ya da bir şeyi bildiğime inanmak için tüm diğer alternatifleri denemiş olmam gerekmediğini ve bu sözlerin sadece beni bağladığını anlatamadım. İnsanın sürekli deneyip yanılmaya vakti olmadığını, vakti olsa bile hangi şehirde yaşamak istediğini bilmek için Evliya Çelebi gibi dünyayı gezmek gerekmediğini, bunun en nihayetinde bir inanç olduğunu anlatamadım.

Şimdi yurtdışındayım ve İstanbul'u özlüyorum. Vapurları özlüyorum, yemeklerini özlüyorum, Türkçe konuşan insanlarını özlüyorum. Bu defa diyorlar ki, yurtdışına çıktın da sadece bir ülkeye gittin, gittiğin ülke de dünyanın boktan sayılan ülkelerinden biri. Yetmiyor, bilim adamı kılıklılara tek ülke. Tüm dünyayı gezsem, bu defa da yargılarımı subjektif bulacak bu bilim adamı kılıklılar, eminim. Ya ne olacaktı dediğinde, olur mu diyecekler, benliğinden ayrılacaksın, yukarılardan bakacaksın meseleye. Ölçülebilir kriterler koyup, mukayese yapmam gerektiğini anlatacaklar. Sonunda belki de DTŞGE diye bir sayı uydurtacaklar bana. O ne lan diye sorduğumda, Dünyanın Tüm Şehirleri Güzellik Endeksi cevabını verecekler. Katsayılar koyduracaklar, çarptıracaklar, böldürecekler, 10 üzerinden notlar verdirecekler.

Yine benim olayı bu şekilde ele alışıma bazı bilim adamı kılıklılar diyecekler ki, hayat siyahlar ve beyazlardan ibaret değil, griler de var, sen yine meseleyi abartmışsın. Neymiş lan bu griler diye sorduğunda, onlar gri tonlarının sonsuz olduğunu, hangi birini sayacaklarını şaşıracaklarını falan söyleyecekler. Lan siyah önyargılarımsa, beyaz da DTŞGE endeksi, bana bir tane gri söyle dediğimde, dünyanın hiç değilse her kıtasından birer şehir gezip yargılarımı endekssiz bir şekilde söylememin grilerden sadece bir tanesi olduğunu söyleyecekler. İyi de diyeceksin, Akdeniz ikliminin geçerli olduğu yerlerde her şey birbirine benzer. İşte bak diyecekler, bir gri daha buldun, iklimlere göre gez o zaman şehirleri sonra yargını bildir. Sonra itirazları artırdıkça DTŞGE'ye gideceksin. Lanet olsun lan o zaman DTŞGE çıkar diyecekler.

Tüm bunların suçlusu bir anda sen olacaksın. Sana sinirlenecekler, takıntılı olmakla suçlayacaklar seni. Seninle hiçbir şeyin konuşulamayacağına hükmedecekler, her şeyi çok ciddiye aldığını söyleyecekler. Sanki senin tüm derdin İstanbul'un dünyanın en güzel şehri olduğunu başkalarına kabul ettirmekmiş de, onlara bunu kabul ettiremediğin için işi çirkefliğe vurmuş durumuna düşeceksin.

Bu defa kendini savunmak için güzelliğin göreceli bir kavram olduğunu falan söylemeye kalkacaksın, ama bu defa da sanki sen uydurmuşsun gibi lan o zaman neden DTŞGE diye bir şey uydurdun kıçından madem göreceliydi diyecekler.

İşte bu tip zamanlarda sabredeceksin ve bundan ders alacaksın. Bir daha karşına buna benzer bir muhabbet geldiğinde, ben böyle inanıyorum diyip detaylarına girmeyeceksin. Ama neden buna inanıyorsun diye soracaklar bu defa. Cevap veremeyeceksin, kalbimin sesini dinledim diyeceksin. Böylece konuyu çarpıtmış olacaksın, ama yağmurdan kaçarken doluya tutulacaksın. Vaaay diyecekler, çok duygusalsın bu aralar, hayırdır? Sen allahım yine başlıyoruz diye düşünerek hayır hayır diyeceksin ama onlar yanlış anlayacaklar. Senin evet bu aralar duygusalım ve bu çok hayırlı bir şey dediğini sanacaklar. Seni anlatmaya zorlayacaklar. Anlatmaktan korktuğunu, çekindiğini falan düşündüklerinden üstüne gelecekler. Seni köşeye sıkıştırdıklarını sanıp eğlenecekler.

İşte o anda cebinden çıkardığın 7.65 ile kafana sıktığında, kimse senin neden intihar ettiğini anlamayacak. Hiçbir derdi yoktu, daha dün eğleniyorduk güzelce diyecekler arkandan. Türlü türlü teoriler geliştirecekler intiharını anlamlandırmak için. Ne İstanbul'un özlemine dayanamadığın kalacak, ne Kahire'yi de hiç sevmediğin. Zaten çok duygusal çocuktu, içine kapanıktı, kimseyle doğru düzgün muhabbet edemiyordu, bir de Kahire iyice bunalttı çocuğu diyecekler. Ama hiçkimse senin için bir bunalım endeksi hesaplamayacak ve hiçkimse bunalım endeksi yapmadığı için suçlanmayacak.

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, hiç konuşmamalı belki de insan. :)

20 Ağustos 2009 Perşembe

Bir Deli Saçması: Bu Kadar mı Muhtacız Abi Birbirimize

Dağların yücesinde bir ateş söner. Yanmıştır zamanında ki sönmüştür. Eylemin sürdürebilmesi sürekli bir gayreti gerektirir. Çaba biterse eylem de yapılmadan önceki haline döner. Dağların tepesinde bir ateşe yer yoktur yani, ateş ancak birilerinin iradesinin sonucudur. İrade yok olursa, ateş de yok olur.

Tembelliğin en iyi tarafı sürdürülebilir olmasıdır. Tembellik için hiçbir şarta ihtiyaç yoktur. Yaşam fiziktir ekseninden bakacaksak olaya bunun fizikteki karşılığı eylemsizliktir. Bir cismin hareket durumunu koruma eğilimi yani. Mevcut durumun devamını ister yani madde, muhafazakardır. Peki hangi maddelerin doğal hali tembelliktir ve hangi maddelerin doğal hali eylemdir. Mesela vücudumuzda tembellik yaptıramayacağımız iç organlarımız vardır. Orada irade geçmez. Kalbe dur diyemeyiz, karaciğere kasma bırak emrini veremeyiz. Onlar sürekli çalışırlar. Oysa dıştaki kaslar böyle değildir. Kola dur deriz durur, bacağa gitme deriz gitmez. Bu aslında belki de evrenin tümünde geçerlidir.

Ateşi söndüren dağın dibinde magma diye birşey vardır. Ve enteresan bir biçimde dağların yücesindeki ateş sönerken o magma hiç ısısını kaybetmez. Dahası öylece yerinde duran bir taşa yeterince yakından bakarsak, içindeki hareketi görebiliriz. Elektronlar melektronlar uçuşur atomun çevresinde. Sonuçta evrende birçok şeyin içi dışına benzemez, içler hareketli, dışlar durağandır.

Genellikle içlerin hareketli, dışların durağan olduğu bir evrende peki neden samimiyet denen bir kavram ortaya çıkmıştır ve neden benim gibi birileri bu kavrama çok değer verir? Evrende neyin içi dışı bir ki, insanın özü sözü bir olsun. Öte yandan bir de adap denen kavram vardır ki, o da içinden ne gelirse gelsin herşeyin bir yolu yordamı olduğuna işaret eder. Gülmenin de yemek yemenin de, adam öldürmenin de, kavga etmenin de, savaşa gitmenin de, para almanın da bir adabı, raconu vardır. Sınıfta ders işlenirken arkadaşınla gülüşürsen hoca, herşeyin bir adabı var der, elle yemek yersen oha derler adama, nefsi müdafaada adam öldürürsen kimse seni suçlamaz, çocukları savaşa götüremezsin mesela, vergi diye para toplarlar gıkın çıkmaz da, mafya haraca bağlayınca sinirinden delirirsin. Adap aslında o kadar çok şeyi belirler ki, çoğunun farkında bile olmayız.

Hem edepli, hem samimi insan olmak; içindeki hareketi, dışındaki durağanlıkla uyumlu hale getirmek, öyle her babayiğidin harcı değildir. Dini literatürde buna cihad-ı ekber derler. İçerde hiç durmayan isteyen hareketli bir nefs, dışarda da toplumsal ve fiziksel engellerle boğuşan bir beden vardır ve bu yeryüzündeki tüm savaşlardan daha kanlı bir savaştır.

Bu savaşa girmemek insanın elindedir. Yalnız yaşadığı anda bir insan, bu savaş ortadan kalkar. İşte bu yüzden belki de “uygarlık, insanı insandan kurtarma sürecidir.” Bu savaşta sıkışınca Hz. Muhammed bile Hira Dağı’ndaki mağaraya çekilmiyor muydu? Orada yaktığı ateş inince, topluma karışınca, sönmüyor muydu?

Dağların yücesindeki ateş ancak sen de dağların yücesindeysen yanar, sen topluma karışmışsan, o ateş de söner. Ateş samimiyetse, sahtekarlık da küldür. Oksijen olmazsa, ateş de kül de olmaz. Oksijen olmazsa hayat da olmaz. Bu kadar mı muhtacız abi birbirimize?

1 Haziran 2009 Pazartesi

Gözlerimi Açtım mı? Hayır, Gerçek Karanlık Bu Kadar Karanlık Olamaz

Hikmet Benol’ün bir kabustan uyanırken, yani bilinç altından bilinç düzeyine gelirken söylediği bir söz kitap okumayı, hele hele Oğuz Atay okumayı ne kadar çok sevdiğimi hatırlamamı sağladı yine ve yeniden: “Gözlerimi açtım mı? Hayır, gerçek karanlık bu kadar karanlık olamaz.”

Dört tane çerez niyetine polisiye-casusluk kitabı okuduktan sonra, evet Tehlikeli Oyunlar’ı tekrar okumaya karar verdim. Amanvermez Avni’nin serüvenleri 10 paralık öykü türüne göre hadi yine güzeldi de, ben Afgan kadar kötü casusluk romanı okumadım. Bir kere berbat bir çeviriyle hayal kırıklığına uğrattı beni Frederick Forsyth. Oysa ben sevmiştim bu herifin bazı kitaplarını mesela Odessa’yı.

Şibumi ise 18 yaşımdan beri hararetle tavsiye edilen bir romandı ve nihayet okudum. Evet 18 yaşımda okusaydım benim de en sevdiğim kitaplardan biri olabilirdi ama 32 yaşında hadi len demekten öteye geçemedim. Çıplak elle adam öldürme tekniklerini, go oynamayı bileceksin, öyle durup dururken kendi kendine transa geçmeyi becereceksin, üstüne mağara kaşifi olacaksın, üstüne boşalmadan hatunu üç kere orgazm edeceksin, üstüne anti kapitalist olacaksın, üstüne Bask bölgesinde 18. yüzyıldan kalma bir şatoyu restore ettirip orada oturacaksın, sonra da idealim dikkat çekmeyen mükemmellik anlamına gelen şibumi diyeceksin. İyi ki dikkat çekmedin Trevanian, defol git. Antişansını da dostlara vefanı da, sivri dilini de al git. Ha bu arada Baskça’yı nasıl öğrendiğini de anlatmak isterim bu Nicholai Hel denen salağın. Arkadaşı hücreye atıyorlar, eline de bir tane Baskça kitap veriyorlar. Bu da orada o kitabı okuya okuya çözüyor Baskça’yı. Telaffuzu biraz bozukmuş sadece. Adamın eline niye Kuran vermediniz lan. Okusaydı şöyle Arapça öğrenip 142 ciltlik tefsir yazsaydı. Hayır kardeşim bestseller dediğin kitap türü zaten süper kahramanlar yaratır, benim buna diyeceğim bir şey yok da, bu mu lan senin anladığın şibumi. Kaldı ki, sivri dilinle senden yardım dilenen zavallı Amerikalı kızcağızı aşağılayıp durarak mı şibumi oldun lan. Cezalandırmak için hatun ile seks yapıyorsun ve hatunu kendin orgazm olmadan dördüncü defa orgazma getirmekten hayatı boyunca bir daha kimseyle yaptığı seksten zevk alamayacak diye sırf ona acıdığın için vazgeçiyorsun lan. Merhametini de al git Trevanian. Dikkat çekmeyen mükemmelliğe bak. Oğlum senin o zümrüt yeşili gözlerine bakan şatonu gören adamın gözüne sokuyorsun lan sen mükemmelliğini. Allah belanı versin Şibumi. Bir de ulan pis herif sen mağara keşfetmeyi 60 sayfa anlatacak kadar biliyorsun, üzerine felsefe yapacak kadar go biliyorsun, sansürlemeseler çıplak elle adam öldürme tekniklerine de hakimsin, ee bu kadar anlattığına göre az biraz bu casusluk numaralarını da biliyorsun da oturup kitap mı yazıyorsun lan dingil Trevanian. Oğlum ben sana söyleyeyim, sen şöhret manyağısın. Biliyorum adresini yayıncıdan başka kimse bilmiyor, biliyorum sen gizemli takılıyorsun ama farketmez. Nasıl ki Verbal Kint bir Kaiser Soze efsanesinin ardında tıkır işleri götürdü, sen de gizemli Trevanian efsanesini mi yaratıyorsun lan. Bu mu lan şibumi? Bu mu mütevazi mükemmellik? Allah belanı versin.

İşte bu kitapların ardından elime Oğuz Atay aldığımda ve bu cümleyi okuduğumda kendimden geçmişim vapurda. “Gözlerimi açtım mı? Hayır, gerçek karanlık bu kadar karanlık olamaz.”

Şimdi gördüğü kabustan başka hakkında hiçbirşey bilmediğimiz Hikmet Benol bu kısa cümleyle neler anlatabilmektedir, bir düşünelim.

Gözlerimi açtım mı gibi bir soruyu nasıl bir insan kendi kendine sorar? Gözlerini açıp açmadığından emin olamayan biri tabii ki. Vucuduna, fizik dünyaya hükmedemeyen biri, kafası karışmış düş ile gerçeği birbirine karıştıran biri, cevabı da hesaba katarsak, algılarına değil aklına güvenen biri, gerçeğe algısıyla değil aklıyla ulaşabileceğini sanan biri. Adı da Hikmet bu adamın, şaka gibi. Bilgeliğe sadece akıl ve matematik yoluyla ulaşırız diyenler kimler peki? Aristo’yu baştacı yapan batılılar. Gerçekten şaka gibi, batılılaşma yolunda herşeyini değiştirmeye çalışan bir memleketin evladı gözlerini açıp açmadığını ancak kendi kendine sorup akıl yürüterek anlayabiliyor.

Cevap daha da şaka gibi. Gerçek karanlık bu kadar karanlık olamaz.

Aristo’nun hocası Platon’a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez. Burada Platon’dan 2,300 yıl sonra yaşamış Einstein’in sözünü de hatırlatmak isterim. “Dünyaya dair olup da %100 doğru ya da %100 yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir veri yoktur.” Yani özetle gölgeler aleminde aslen idealar aleminin yöntemi matematik %100 doğru sonuç vermez. Çünkü dünyada birbirinin %100 aynısı iki elma yoktur ki onları, toplayıp 2 diyebilelim.

Şimdi Hikmet Benol’ün gerçek karanlıktan dünyaya dair karanlığı ve gözleri kapalıyken algıladığı karanlıktan da idealar aleminin matematiksel karanlığını kastettiğini ve tüm bunları neden karanlık metaforu üstünden anlattığını düşünelim. Aklın yarattığı karanlık, dünyaya dair olan gerçek karanlıktan daha karanlıktır, ama yine de batı medeniyeti için aslolan karanlık budur. Bu bakış açısı ise hepsinden daha karanlıktır. Çünkü bu hissedilebilen, dünyada var olan gerçek bir karanlık değildir. Doğulular ise hikmete ulaşmanın tek yolunun bilimsel yöntem olmadığını düşünürler. Örneğin Mevlana’ya göre gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşktır. Diyalektik düşüncenin karşısında da Yin Yang vardır. Diyalektiğe göre siyah ile beyaz birbirinden kesinkes ayrılırlar ve zıttı olmayan birşeyin kendisi de varolamaz. Oysa Yin Yang’a göre her siyahta beyaz, her beyazda da siyah vardır.

Batılılaşma süreci Türkiye’sinde Hikmet’in gecekonduya kaçarak kendi hayal dünyasında yaşıyor olması ve sonunda da intihar edecek olması muhteşem bir ironidir. Ve evet, göz kapağı ve karanlık bunu anlatacak en muhteşem metaforlardır.

26 Mayıs 2009 Salı

Bunalımlı Bir Deli Saçması : Hiçbiryerde

Gitmiyordum. Yelkenim yoktu. Rüzgar da yoktu zaten, çarşaf gibiydi deniz. Hava kapalıydı, pamuk gibi bulutlar da yoktu, mavi bir gök de. Tatlı tatlı tenimi yakacak bir güneş yoktu, Dudaklarım dalgaların tuzunu tatmıyordu. Dalga yoktu ki...

Ama yine de ben yaşanmamış sevdalarda, yarım kalmış duygularda ve çığ tutmuş umutlardaydım. Yani ben de hiçbiryerdeydim. Hiçbiryer, yani Shakespeare’in halt ettiği yer. Olmaya ya da olmamaya kayıtsız kalınan yer. Meselenin sadece zamanın geçmesi olduğu yer. Hep aynı varoluşlardan bıktığın yer. Hiçbirşeyin öneminin olmadığı yer. Somut dertlerin yerlerini soyut kayıtsızlıklara bıraktığı yer. Hiçbiryer.

Adımızla bir sokak duvarında kalmaz aşk, bir ağaç kavuğunda, bir takvim kenarında, bir çiçekte, bir defter arasında, bir tırnak yarasında, bir dolmuş sırasında, bir odada, bir yastık oyasında, bir mum ışığında, bir yer yatağında, dilimizde yinelenen bir şarkıda kalmaz. Bir okul çıkışında, bir çocuk bakışında, bir kitapta, bir masal perisinde, bir hasta odasında, bir gece yarısında, bir durakta, yırtık bir afişte, buruk bir gülüşte, dağılmış yürüyüşte, bir sokakta, bir genel telefonda, bir soru yanıtında, bir komşu suratında, bir pazarda, bir kahve kokusunda, bir tavşan niyetinde, bir çorap fiyatında, bir yosunda, bir deniz kıyısında, bir martı kanadında, bir vapur bacasında kalmaz. Hiçbiryerdeysen eğer hiçbirşey kalmaz. Yalnızca kayıtsızlık ve bundan doğan bıkkınlık kalır. Anlamsızlık bile, akılsızlık bile, zevksizlik bile, düzensizlik bile, nefret bile, ölüm bile kalmaz.

Orada birkaç şarkı kalır, aklına gelir, mal mal saçmalattırır. Bir kaç rüya kalır, beyinsizce aklına takılır. Bir kaç yüz kalır, gözüne takılır. Hepsi bu.

27 Nisan 2009 Pazartesi

Bir Deli Saçması: Kuşlar, Kelebekler ya da Arılar ve de Nehirler

Kuşlar, kelebekler ve arılar vardır. Bunlar durmazlar yerlerinde. Sonbaharda kuruyup ağacın dalından kopup rüzgar nereden eserse oraya giden yapraklar bir de. Bunların ne zaman nerede olacağını bilemezsiniz. İnsanoğlu kuş misali bir gün orada bir gün burada lafı daha bu tür insanoğulları çin söylenmiştir.

Bir de nehirler vardır. Yatağı belli, kaynağı belli, ulaşacağı deniz belli. Hep aynı dağın başından kaynayıp hep aynı yöne akarlar. Mevsimlere göre akış hızları değişir. Kurak zamanlarda az ve kuvvetsiz akarlar, bereketli zamanlarda güldür güldür, delicesine. Bazen de kururlar dökülecekleri denize ulaşamadan. Bu tip insanlar için söylemiştir Bülent Ortaçgil şarkısını:

“Ve sen, ben değirmenlere karşı
Bile bile birer yitik savaşçı
Akarız dereler gibi denizlere
Belki de en güzeli böyle”

Kuşlar, kelebekler ve arılar esnektirler değişimlere, istemedikleri bir durum olursa hemen başka yerlere göçerler. Bağlılıkları yoktur, nerede hayat varsa kendilerine, orada olurlar. Nehirler ise yataklarını değiştirmezler, değiştiremezler. Kuruyacaklarını da bilseler ellerinden gelmez başka yöne akmak. Onların gidecekleri yer bellidir, gidemeseler de yolunda ölürler, topal karınca gibi.

Kuşlar, kelebekler ya da arılar kendilerine uygun olmayan yerlerde ya da istenmedikleri yerde durmazlar. Başka diyarlara göçerler. Nehirler ise aynı yatakta akıp, hiç sabit olmadıklarını söylerler: "Aynı nehirde şkş defa yıkanamazsın." Kuşlar, kelebekler ya da arılar hayatları boyunca pek iz bırakmazlar, hafiftirler, ömürleri kısadır. Nehirler ise aşındırırlar aktıkları yerleri, platolar, ovalar taraçalar oluştururlar.

Kuşlar, kelebekler ya da arılar dönerler gtittikleri yere, gittikleri yer kötüyse ya da terkettikleri yerde şartlar değişmişse. Oysa nehirler için geri dönüş söz konusu değildir. Onlar her ne olursa olsun dökülecekleri denizlere ulaşmak için yaşarlar.

Bazen bir kuşun sesi de, bir nehrin sesi de rahatlatr insanı, ikisi de güzeldir. Nehir sesi hiç değişmez de, kuşun sesi şartlara göre değişir. Ne zaman sesini dinlemek istesen, nehir hep ordadır da kuş allah bilir nerededir. Nehir tereddüt etmez, kararlıdır. Kuş sürekli şartlara göre en doğru seçimi yapmak istediğinden, düşüncelidir.

Nehir rutin, tek sesli, sıkıcı, kuş değişken, eğlenceli, çok seslidir. Nehirler yalnız akarlar, yatakları boyunca karşılarına çıkanlarla yetinirler. Kuşlar yalnız kalmazlar, kalamazlar. İki nehir denize dökülmeden önce birleşirlerse, bu büyük olaydır. Şattül Arap derler Fırat ile Dicle'in birbirlerine karıştıkları yere. Oradan sonra Dicle Fırat'a karışır, Fırat Dicle'ye. Sık rastlamaz insan böyle iki nehrin birleşmesine. Kuşlarsa hep beraber yaşarlar. Bir kuşun yalnız yaşaması sık görülmez.
Nehir kadar inançlı, nehir kadar yalnız, nehir kadar sürekli, nehir kadar dirençli, nehir kadar azimli değilim ama kuş kadar cıvıl cıvıl, kuş kadar sosyal, kuş kadar pratik hiç değilim. Dahası ben nehirler gibi olmak isterim, beceririm beceremem, ya da becerdim beceremedim o ayrı konu.
Çiçek nehir ister, kuş, kelebek ya da arı çiçek ister. Bu döngü hiç bitmez, zaman da asla ölmez.

1 Nisan 2009 Çarşamba

Bir Deli Saçması: Batının İktidarı – Doğunun uyumu

Kaygan bir zemin artık hayat, yani kayıp da düşsek bile acaba düştük mü, neye göre, kime göre düştük, nereye düştük, deniz seviyesine göre hala yukarlarda olacağımıza göre eksi değerlere geçmedik, düşmek nedir lan diye türlü sorular, türlü şüpheler sarıyor dört bir tarafımızı. Sağlam bulup da herşeye referans alacağımız kutup yıldızları birer birer sönüyor. Sönmezlerse bu sefer çoğalıyorlar. Her halükarda tek ve sağlam kalamıyor hiçkimse, hiçbiryer, hiçbirşey.

Bu kaygan zeminde tepkiler de değişiyor, kmisi kaymamayı amaç edinip herşeyi ölçülebilir sayılarla tanımlamaya kalkıyor. Örneğin adam elmaya elma diyebilmek için elmayı elma yaptığını sandığı ölçülebilir herşeyi standartlara bağlamaya çalışıyor. Bu türden adamlar feci çalışkan oluyorlar. Zira ben elmayı ölçülebilir değerlerle tanımlamaya kalksam daha ilk sorularda kaçar giderim. Aklı olan da kaçmalıdır hatta bana göre. Elma ne renktir mesela, kırmızı mı, yeşil mi, pembe mi, ana renkler yeter mi, tonun bir önemi yok mu, ya da elmanın tadı nasıldır, tatlı, ekşi, mayhoş, ne demek mayhoş lan, kadayıf kadar mı tatlı, tatlı biber kadar mı?

İşte bu feci çalışkan ve saplantılı adamlara biz genel olarak Batılılar diyoruz. Fakat gerçekten enteresandır ki, subatomik evrende hiçbirşeyi ölçemeyeceklerini söyleyip, quantum fiziğini icat edenler, dolayısıyla şu anda pirincin taşını ayıklamaya çabalayanlar da gene bunlar.

Öte yandan aynı kaygan zeminde kaymamaya değil de onunla uyum içinde yaşamaya çalışan adamlara da genel olarak doğulu diyoruz. Hayata hükmetmek yerine ona uymaya çalışan, katı olan herşeyin buharlaşacağının bilinciyle katı kurallar koymaktan kaçınan, kaygan zeminde düşmeyui olağan karşılayan, kıçının üstüne düşünce de kader diyen, insanın gücünün hayata hükmetmeye yetmeyeceğini düşünen insanlar bunlar. Yaşananlar bazı kırmızı çizgilerine dokunmadığı sürece bu insanların, çok da fazla mücadele etmezler başlarına gelenlerle, idare ederler, yeni duruma da uyarlar. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın lafını da bu yüzden söyler doğulular. Ama kırmızı çizgilerine dokunursan da en batılıdan daha manyak bir biçimde ölümüne karşı koyarlar bu defa hayatın getirdiğine.

Uyumun peşindekiyle, iktidarın peşindekinin temas ettiği zamanlar her zaman ilginç sonuçlara gebedir. Bu maçların favorisi yoktur, her an herşey olabilir. Ve biz tam uyumun peşindekiyle iktidarın peşindekinin temas ettiği noktadayız. Bir yanımızla değiştirmeye çalışırken hayatlarımızı, bir yanımızla da hep uymaya çalışırız kendiliğinden sürekli bir değişim içinde olan dünyaya.

Beş gün içerisinde önce Olasılıksız, ardından da Metal Fırtına okuyunca ortaya çıkan deformasyon işte bu. Biri Laplace’ın şeytanını pazarlar, diğeri Anadolu’nun uyum ve mücadele yeteneğini. Her iki kitap da bana göre pulp fiction yani çıtır çerez. Ama Ankara’nın İstanbul’un falan şakır şakır bombalandığını okumak bana enteresan duygular yaşattığı için Metal Fırtına biraz daha az pulp gibime geldi. En güzeli ise çekirdek çitlemeye başlayanın bırakamaması gibi her iki kitabın da insana o an yapılması gereken tek şeyin kitapları bitirmek olduğu duygusunu yaşatması.

Bu vesileyle zevzek bir Nisan 1 şakası yapmadıysa bünyem bana, bloga dönmüş de oldum sanırsam.

5 Mart 2009 Perşembe

Bir Deli Saçması : Psi Psikopatım

Kendimi bugünlerde fena halde Tuz Gölü gibi hissediyorum. Suyum çekilmiş, sadece tuz kalmış. Denizlere meydan okumayı düşlerken, alemin maskarası olmuş. Kirli bir beyaz her tarafı, pislikten başka bir şey çağrıştırmıyor. Öyle kendi halinde kimsenin ilgisini çekmeyen zavallı bir varlık. Ne çiftçi ister, ne tuzcu. Kalan toprak kimsenin işine yaramaz. Yalnız ve kimsesiz, orada öylece ölümünü bekliyor ve herşeyden önemlisi başına ne geldi bilmiyor. Neden kurudu, nasıl oldu da kuruduğunu kendisi dahil hiç kimse farketmedi. Moda tabirle donmak üzereydi, uyku tatlı geliyordu, öldüğünden haberi yoktu Tuz Gölünün. Klişe tabirle, bir kurbağayı kaynar suya atarsan kaçar kurtulur, ama bir kurbağayı ılık suya atıp suyun sıcaklığını yavaş yavaş artırırsan, kurbağa pişer. Göçmen kuşlar yavaş yavaş Tuz Gölü’ne uğramaz olmuşlardır ve bir bilim adamının çalışmasına göre 2015’te Tuz Gölü tamamen kuruyacaktır. Bu durumun önlenmesi için pek çok sivil toplum kuruluşu çalışmalar sürdürmektedir. Allah vere de beni kimse kurtarmaya çalışmasa. Birileri taşıma suyla değirmen dönmez dese, birileri kendi başına hayatta kalamayan canlı ölmeye mahkuımdur dese, birileri Allah taksiratını affetsin dese. Cenazeye de gerek yok. Benim her tarafım tuz, kokmam ben. Öyle kendi kendime yok olur giderim. Sonra belki ikibin sene sonra eskiden buraları gölmüş biliyor musun diyen birilerine gülerek hadi lan, eskiden buraların yarısı dedeminmiş diyen birileri çıkar.

Hayır yani sulu halim de bi halta benzemezdi de, yani en azından denizi olmayan memleketlere deniz taklidi yapardı. Yoksa nolacak suyla tuz işte. İki hidrojen, bir oksijen, bir sodyum bir de klor. Yani bunlardan başka bir şey oluşuyorsa, ona dönüşeyim bari.

Şu anda ne olsa mutlu olurdun sorusuna harbiden inanarak vereceğim bir yanıt yok. Sevebileceğim bir işimin olmasını, daha çok paramın olmasını, bir evin sahibi olmayı falan isterdim tabii ki, ama bunların hepsine sahip olsam, yine de sanırım mutlu olmazdım. Yani bunların hiçbiri mutsuzluğumun sebebini açıklamaya yetmez. Yine geldik o meşhur “eksik bir şey mi var hayatında”, ya da “başka türlü bir şey benim istediğim” sorunsalına ve temelde içinde bulunduğum insansızlık durumuna.

İnsansızlık durumum da ayrıca tuhaf ya, insanlarla olmaya katlanamıyorum, insansız olmaya ise katlanabiliyorum ama bundan mutlu değilim. Yani öyle biri(leri) olmalı ki, bir kere tamamıyla yeni olmalı hayatımda. Eskileri biliyorum. Onların henüz yenilerken hayatıma getirdiklerini getirecek biri(leri) olmalı, ya da eskiler kendilerini yenilemeli. Böyle bol paslı güzel bir oyun istiyorum. Maradonalar, Jordanlar istemiyorum. Zaten olamam ya, kendim de öyle olmak istemiyorum. İnsanlar sahaya baktıklarında, bu adam diğerlerinden daha iyi bunu transfer edelim diyememeli. Tüm taşlar yerlerinde ağır olmalı ve yerlerinden ayrıldıklarında sıradanlaşmalı. Ne oyuncu başka bir takımda yıldızlaşabilmeli, ne de takım başka bir oyuncuyu aldığında hiçkimse ayrılmamış gibi devam edebilmeli. Herkes ve herşey vazgeçilmez olmalı.

Samimiyetle bu hayattan istediğim bu ve ne kadar psikopatça! İyi bir oyun ortaya koymak için herkesin ve herşeyin birbirlerine çılgınlar gibi muhtaç olmalarını istediğime inanamıyorum. Resmen kölelik lan bu, sadece bu defa kölelerin efendisi güzel oyunun ta kendisi. Fena halde idealizm kokuyor ayrıca. Ben şahsen idealin tarifini “ne oyuncu başka bir takımda yıldızlaşabilmeli, ne de takım başka bir oyuncuyu aldığında hiçkimse ayrılmamış gibi devam edebilmeli”den daha güzel yapamam. Fena halde kurgusal bir ideal, hoş zaten idealin kurgusal olmayanı da olmaz ya. Bir acayip “doğadan doğal olmayanı talep ettik, insan olduk” iyi bok yedik çeşitlemesi. Özetle psikopatça bir ütopya istiyorum.

Psi psikopatım, billah yaparım, seni seviyorum der, senden kaçarım.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Bir Deli Saçması: Hakikat Dediğin Kuru Saman, Hemen Yakmalı Onu İnan

Kendimce zihnimde tuğlaları üstüste koyup Keops’un fikir piramidini inşa edip firavunlar gibi içinde yatarım bazen. Köşeli düşünmüşümdür o zaman, içiçe yukarıya doğru gittikçe küçülen mükemmel karelerden kurmuşumdur ahlakımın ebedi istirahatgahını. İstisna kabul etmeyen toleranssız dik açılara sahiptir ilkelerim, küçüldükçe yükselir, yükseldikçe küçülür. Sonunda mükemmeliyetin en yüce ifadesine, en tepedeki noktaya ulaşır.

Bazen de yusyuvarlak plastik kırmızı hullahoplardan kurulur düşüncelerim, küçüldükçe yükselir, yükseldikçe küçülür. Her bir hullahopun çevresinin çapına oranı en hassas pi sayısıdır, ne 0.0000000000…1 fazla, ne 0.0000000000…1 eksik. Delinin kafasına taktığı hunidir, beğenmediysen parti şapkası da olur, küçüldükçe yükselen, yükseldikçe küçülen kırmızı plastik hullahopların oluşturduğu bu bütünlük.

Boş konuşmayı sevmem, boş boş düşünmeye ise bayılırım. Çok yakın çevrem olmadığı sürece az konuşmaya çalışırım. Konuşunca, idealar alemimin mükkemeliyeti, dünyanın kaotik düzeninde eciş bücüş olur. Hullahoplarımı kırar bazen tuhaf sorular, tuğlalarımı yamultur. Bunu olağan karşılarım, konuştuğum için suçlarım kendimi, mükemmeliyetin bozulmasına sebep olduğum için.

Zihnimde her ölüm tam zamanında, her aşk mutlu, her gün güneşli, her yiyecek lezzetlidir. Dünyada ise ölümlerin çoğu erken, aşkların çoğu mutsuz, günlerin çoğu kapalı, yiyeceklerin çoğu lezzetsizdir. Çünkü “zihnimde” ile başlayan cümlelerde hep, her, tüm gibi kelimeleri kullanabiliyorken, “dünyada” ile başlayan cümlelerde, bazı çoğu gibi kelimeler kullanmak zorundasındır. Konu hakikatse, her kuralın bir istisnası, her gerçeğin bir rüyası, her hayatın bir ölümü, her doğrunun bir yalanı vardır.

“Bana hakikati değil muradını söyle” demiş Cemil Meriç, “olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil! Çünkü her yalan bir yaratış.” Ben hayatımda bu hakikat kadar tatsız tuzsuz bir şey görmedim, saman gibi tadı var, dahası saman alevi gibi bir parlar, hemen yok olur. Saklamayalım hakikati, gelmez hiç onun zamanı. Yakalım gitsin, kara dumanlar yükselsin uzaya. Bir süre öksürürüz de sonra gözümüzün gönlümüzün göremeyeceği yerlere gider hakikat. Kurtuluruz.

İşte bu yüzden, günlerin selinde akıp giden ışık sellerinin peşindeki özben. Çünkü günlerin selinde akıp giden ışık sellerinin peşinde bazen öyle çok güzellik oluyor ki, hepsini yaşamaya kalbim dayanmaz da göçer gibi geliyor bana. Sadece güzellik olmuyor tabii, zaman zaman çirkinlik de oluyor, saçmalık da. Ama hakikatin peşinden gidersen, göründüğün gibi olur, ya da olduğun gibi görünürsen sıkıcılıkla karşılaşacağın kesin.

Cennette bir hakikat sorunu olduğunu sanmıyorum. Demek ki cennet muradımızdır. O halde bırak gerçeği yalanı da, bana muradını söyle.

27 Ocak 2009 Salı

Bir Deli Saçması : İlişkide Taktiksel Yaklaşımlar

On senedir arkadaş olan iki tane adam eften püften bir sebepten ciddi kavga etse, kolay kolay altı ay kimse birbirinin yüzünü görmek istemez, kimse kimseyi aramaz, aracılar girer araya, barıştırmaya çalışırlar, iki adam da nuh derler peygamber demezler. Altı ay sonra falan da tesadüfen biryerde karşılaşırlar ve çekerler biraları, o kavgadan birgün önce durumları neydiyse oradan devam ederler muhabbete.

On senedir arkadaş olan iki tane kadın eften püften bir nedenle kavga etmezler. Mesela biri diğerinin aldığı ayakkabının aynısını aldığı için ettikleri kavganın sebebi bile eften püften değildir. Kıskançtır, çekemiyordur, hasedinden çatlıyordur. İki kadın ciddi kavga ettiğinde, ertesi gün ikisi birden arayıp özür dilerler. Hemen barışırlar. Birbirlerine hediyeler filan alırlar. Soğuk savaş da hep sürer aralarında.

Bir adam, sevgilisi olan bir kadın ile eften püften bir sebeple kavga ettiğinde, adam olayın soğumasını, kadınsa hemen aranıp, telefonlara çıkmamayı, adamı süründürmeyi ister. Eğer adam hemen aramıyorsa, zaten hiç sevmemiştir kadını kadına göre. Müthiş bir hayal kırıklığına uğrayacaktır kadın. Hemen ararsa adam, kadın da özür dileyecektir, çok katı davrandım filan diyecektir.

Yukarıda anlattıklarım ve aşağıda anlatacaklarım, kitaplarda, filmlerde anlatılan genel kadın ve erkek davranışlarıdır. İstisnaları olabilir.

Kadın davranışlarını iyi etüd etmiş bir adam, kısa vadede kadından istediğini almaya müktedirdir. Kadının birşeyi etüd etmesine çoğunlukla gerek yoktur, kısa vadede kadın adamdan istediğini her türlü alır. Orta ve uzun vadede ise ilişki, tamamen iktidar mücadelesine döner.

Bu defa bir adam sevgilisi olan kadınla eften püften bir sebeple kavga ettiğinde adam kadının hemen aramasını beklediğini bilecek ve ya aramayarak onu hayal kırıklığına uğratacak, ya da hemen arayıp barışacaktır. Kadın da bu defa adam aramazsa hayal kırıklığına uğramayacak, adamın kendisini sevmediğine de hükmetmeyecektir. Adam aramazsa, kadın da aramayacaktır. İkisi de esasen birinden birinin arayacağına emin olduklarından ilk arayan olmamaya çalışacaklardır. Eğer adam ararsa bu defa kadın adamın arama sebebinin kendisi olmadan yapamayacağı oluduğuna inandığı için dizginleri ele alıp adama hükmedecektir.

Bu süreçten sonra bu bilgiler de kümülatif tecrübe kütüphanesine eklenecek, yeni durum için yeni planlar hazırlanacak yeni akıl yürütmeler yapılacaktır.

Bu açıdan bakıldığında huzur arayan adama da, kadına da, eşcinsellik çok mantıklı gözükecektir.

Cevap veriyorum, hayır eşcinsel değilim, ben yalnız adamım hahahahaha.

15 Ocak 2009 Perşembe

Bir Deli Saçması: Kalbim

İğneyle kuyu kazıyor, çay kaşığıyla hafriyat yapıyor, bisikletle uzaya gidiyor, yürüyerek yolları aşındırıyoruz. Çünkü saniyeler geçmeden yıllar geçmiyor ve bizdeki kibir kimsede yok. Kendimize layık gördüğümüz hayat öylesine yüksek standartlı ki, ne ahlakından vazgeçeriz, ne konforundan. Hayat tasavvurumuzda ahlak ile konfor, mana ile madde, ruh ile beden aynı anda yer alabilmekte. Tutturmuşuz bir denge konuşup duruyoruz. “Öyle bir yerdeyiz ki, yaprak döker bir yanımız, bi yanımız bahar bahçe” ve “bu ne çıldırtan denge”. Peki çıldırıyor muyuz?

Hayır tam tersine daha ince hesaplar, daha hassas ölçümler ile gittikçe kalmanın daha zor olduğu dengeyi daha iyi anlamaya çalışıyoruz. Sanıyoruz ki anladığımız müddetçe kalırız dengede. Çıldırtan dengeye aklımızla, ahlakımızla tutunuyor, duygularımızla, kibirimizle kayganlaştırıyoruz onu. Rasyonel görünümlü duygusal yaratıklar olarak cool tavırlarımızda şıpır şıpır eriyor, buna da terlemek diyoruz. Peki neden terliyoruz?

Çünkü sürekli vücuda kan pompalayan bir kalbimiz var. O kalp irademiz dışında çalışıyor. Laftan anlamıyor, dur diyorsun durmuyor. Yavaş diyorsun dinlemiyor. Bak hararet yapıyorsun, su kaynatacağım diyorsun, bana ne diyor. Sonuçta o sana uymayınca sen ona uyuyorsun, sıcak suyu boşaltıp, soğuk su içiyorsun. Üstüne de bir sigara yakıp cezalandırıyorsun salağı. Ona patronun kim olduğunu gösterdim sanıyorsun ama o da seni öksürterek karşılık veriyor bu iktidar savaşında. Bu sefer kafan karışıyor, suyuna mı gitseydim bak olan gene bana oldu, herif hala tıkır tıkır atıyor diyorsun.

Anlaşma yapmaya kalkıyorsun, iki gün sonra bir oyuncak görüyor, biri rakı içmeye çağırıyor, güzel bir kız görüyor, şartlar değişti diyip yine kafasına göre takılıyor. Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor. Biz böyle mi anlaştıydık diyorsun, gönül işi bu sen karışma diyor. Lan nasıl karışma ya, manyak mısın sen diyorsun, iyi elinden geleni ardına koyma diyor. Bak diyorsun biz bir takımız, ne ben sensiz ne sen bensiz yapabilirsin. Anlamaz gözlerle bakarken devam ediyorsun, böyle davranmaya devam edersen beni yarı yolda bırakacaksın. Amaaaaaan diyor gittiği yere kadar. Bu lafın üstüne elinden pek bir şey gelmiyor. Böyle sinir olmuş, mal mal dururken bir şarkı çalmaya başlıyor gaipten.

Kalbim, Neden hep olmazlarda
Neden hep çıkmaz sokaklarda
Dayanmak artık kolay değil
Bırakacak gibisin yarı yolda
Sevdin olmadı
Bir dünya istedin kardeşçe, olamadı
Kalbim dayanmak artık kolay değil
Bırakacak gibisin yarı yolda

22 Aralık 2008 Pazartesi

Bir Deli Saçması: Loserlık Eziklik Değildiiiiiiiiiiiiiiiiiir

Tahtıravalli gibi hayat, bir ucuna varlık oturursa, öbür ucuna da yokluk oturuyor. Hangisi ağır basarsa bassın, diğeri yükseklerden etrafı seyredip sırasını bekliyor, ama sonsuza kadar yok kalmıyor. Zira kimse tek başına tahtıravalliye binip de oturmak istemiyor. Harlem Gezginleri’nin bile sürekli yendiği bir rakibi var ama her turnede de beraberler. Onlar olmadan olmuyor yani.

Her yerde bir madalyon ve her madalyonda iki yüz oluyor. Bir yüzü varlıksa, öbür yüzü yokluk oluyor ve bakmak gerekiyor madalyonun öte yüzüne zaman zaman. İki yüzüne de bakılmadan anlaşılmıyor çünkü madalyon. Hayatı kavramak için olanlar kadar olmayanlar da gerekiyor. Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.

Tekil bir noktadan patladığı söyleniyor evrenin. Tekil bir noktayken hiçti, ya da belki özdü. Ne zaman çeşitlenmeye başladı tekillik, o zaman genişlemeye başladı hiçlik. Artık konsantre bir tekillik varolamazdı. Her artının karşısında eksi, her ağırın karşısına hafif, her varın karşısına yok çıktı.

İşte o günlerde her yaşamın karşısına yazıldı ölüm. Her sözün karşısına yazıldı sözsüzlük, her aydınlığın karşısına yazıldı karanlık, her beyazın karşısına yazıldı siyah ve her kazancın karşısına yazıldı kayıp. Harlem Globetroetters’ın karşısına yazıldı Washington Generals.

Konsantre bir tekilliğin patlayınca saçılan çeşitliliğinin içinden yaratmaya kalktı insanoğlu kendi konsantre tekilliğini. Başarıya, kazanmaya, büyüklüğe, ağırlığa odaklandı, başarısızlığı, kaybetmeyi, küçüklüğü, hafifliği unutarak. Bazıları hatırladı bunu, hatırlatmaya çalıştı, kazandım diye mağrur, kaybettim diye mağdur olma dediler. Kimisi kazananı övmeyi, kimisi kaybedeni teselliyi seçti.

Winner’lar baştacı edildi, loserlar yerin dibine sokuldu. Öyle çoktular ki, öyle sıkışıklardı ki, siyah siyah fışkırdılar yerin dibinden loserlar. Bazıları katı kaldı parıl parladılar yerin dibinin karanlığında. Çok değerliydiler. Bazıları da patates oldular yerlerin diplerinde, haşlandılar yendiler, kızartıldılar yendiler, kavruldular yendiler, piştiler yendiler.

Bir deli de saçmaladı tüm bu olan bitenler hakkında, loserı ezik diyen tercüme eden yabancı dizi altyazıları yüzünden. Dışarı çıktı avazı çıktığı kadar bağırdı: Loserlık eziklik değildiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiir.

21 Kasım 2008 Cuma

Deli Saçması - Bir Kez Daha

İnsanlar ikiye ayrılır : İnananlar, inanmayanlar

Neye inandıkları ya da neye inanmadıkları o kadar önemli değil. Allah olur, ahlak olur, ilke olur, cadı olur, peri olur, para olur, akıl olur, fizik olur, bilim olur, sevgi olur, aşk olur, zevk olur, ölüm olur, hayat olur, başka insanlar olur, kendileri olur, ot olur, bok olur. Ama muhakkak insanoğlu birşeylere ya inanır ya inanmaz ve inanmanın nesnesine bağlı olarak bir inananlar safına geçer, bir inanmayanlar.

Kimisi hayatın saçma olduğuna inanır, kimisi ölümün. Kimisi maymundan geldiğine inanır, kimisi evrenin eşref-i mahlukatı olduğuna. Kimisi determinizme inanır, kimisi kaosa. Kimisi bilime inanır, kimisi dine.

Aslen birşeye inanmamanın sebebi genellikle başka birşeye inanmaktır. Örneğin Allah’a inanmayan biri bilimsel ispat talep eder. Oysa bilm de başka bir inançtır. Bilimin dinden daha güvenilir olduğunu savunanlar da zaten bilimin değişebilir olduğunu söylerler. Oysa din değişmez. İnsanın sürekli değişen birşeye daha fazla güvenmesi de ilginçtir bana göre. Değişime inananlar da ayrı bir hikaye tabii.

İnancın karşısına gerçeği koymuşlardır. Gerçek inancı sürekli test eder. Bir bilim adamı hipotezine inandığından onu gerçekle test eder. Oysa ne tuhaftır ki, gerçek de tanımlanabilirlikten çok uzaktır. Türk dil kurumu sözlüğünde gerçeğin karşılığı “Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat”tir. Yalanın karşılığı ise “Doğru olmayan, gerçeğe uymayan söz”dür. Doğrunun tanımı da hepsinden beterdir: “Akla, mantığa, gerçeğe veya kurala uygun”. Yani yalan, doğru ve gerçek seninle ortada sıçan oynar.

Nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur. Herşey özneldir. Genel kabul gören şeylere nesnel derler. Her ne kadar sözlükte “bireyin kişisel görüşünden bağımsız olan” diye tanımlanmış olsa da hiçbirşey bireyin kişisel görüşünden bağımsız değildir, olamaz. Everthing is personal.

Tüm bu lise düzeyi felsefi cümleleri neden mi yazdım ? Çünkü hala kendi inancını bana tıpkı benim şu an size yaptığım gibi nesnel gerçeklik diye yutturmaya çalışan insanlar var. Çünkü hala inanç perdesi ne kadar kalınsa akıl güneşi o kadar geç doğar diyen bir yönetmen var, ki o filmi de çok severim :).

Geleceğin güzel olmayacağına inanan birinin geleceğin güzel olacağına inanan birini dövmesine katlanamıyorum. Ve ben geleceğin hiç de güzel olacağına inanmıyorum.
Bir de telaş içinde ayağındaki topuklu ayakkabıyla üç adım koşup, üç adım yürüyen, anormal bir şekilde tak tak ayak seslerine beni maruz bırakan ama yine de yolda benim normal yürüyüş hızımdan daha yavaş yürüyen hatunlara katlanamıyorum.

11 Kasım 2008 Salı

Deli Saçması

Milyonlarca spermin arasında birinci ol yaşadığın hayata bak (Duvar Yazısı)

Bak şu konuşana diye bir film vardı. Spermleri bile konuşturuyorlardı filmin başında. Milyonlarca spermin yumurtaya ulaşmasını, yumutaya saldırılarını ve en sonunda bir tanesinin yumurtanın içine sızmasını bir animasyonla gösteriyorlardı. En güçlü sperm, belki en şanslı sperm, belki gücünü en iyi kontrol eden sperm (Kontrolsüz güç güç değildir) ve belki de en hilekar sperm yumurtanın dış çeperinden içeri sızıyordu. O kadın ve erkek kombinasyonunun o andaki en hevesli görünen spermi kazanıyordu varolma savaşını. Sonra o yumurta, o sperme ömür boyu annelik yapıyordu. Öyle böyle de değil yani, 9 ay karnında taşı, doğur, emzir, altını temizle, hastalıklarını iyileştir, giydir, okula gönder, ömür törpüsü. O sperm kısa sürelik mücadelesinin sonunda çok uzun sürecek bir mükafat alıyordu. Buna da doğal seleksiyon deniyordu.

Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu (William Shakespeare)

Olmak ya da olmamak yolunda her yol mubahtır ve ahlak insanlığın uydurduğu bir kavramdır. Spermlerin yarışında hakem yoktur, kural yoktur, muhtemelen fırsat eşitliği de yoktur. Esasen bunların hepsi uydurmadır. Yumurtanın kısacık bir gafletini kollayan bir dolu sperm muhtemelen kenarda izliyordur hile yapmadan mücadele eden spermleri. Kendilerini uygun an için diri tutuyorlardır. Pek çok babayiğit sperm yumurtanın ilk mücadele kuvvetini tüketirlerken kenarda bekleyen hilekar spermlere hizmet ediyorlardır belki. Adaletin olmadığı yerde iyiler değil, hilekarlar kazanır.

En güçlüler değil en iyi uyum sağlayanlar yaşayakalır (Charles Darwin)

Uyum, orta yol, sentez, uzlaşma bunlar karaktersiz sözcüklerdir. Özgün değillerdir. Daha önceki radikal fikirler olmasaydı hiç var olmayacaklardı. Tez – Antitez – Sentez üçlemesi gibi değil midir Anne – Baba – Çocuk üçlemesi. Çocuğun karakterini anne ve baba belirler. O nedenle çocuğun karakteri özgün değildir.

Kristalin krılıganlığı onun zayıflığının değil saflığının göstergesidir (Into The Wild filminden bir replik)

Uyumun olduğu yerde, saflık yitirilir. Kırılganlık yerini duyarsızlığa bırakır. At izi it izine karışır. Adil ve bilge bir akıl çözer bu kaosu. Ya da çözmez. Çözmezse Anne – Baba – Çocuk üçlemesi negatif seleksiyon olur. Çocuk hayırsız evlat olur.

Bir kızı bin kişi ister bir kişi alır (Bir Türk Atasözü)

Sperm erkek, yumurta kadın. Bir yumurtayı milyonlarca sperm ister bir sperm alır. Kız bin kişi arasından seçiyordu kendisini alacak adamı. Bu seçim de bazen doğal seleksiyon, bazen negatif seleksiyon oluyordu tıpkı evrimdeki gibi. Kız yanılabiliyordu, tıpkı yumurtanın yanılabildiği gibi. Bazı bebekler ölü doğuyordu, tıpkı bazı aşklar gibi. Bazı spermler hile yapıyordu varolma savaşında belki. Belki de her kız bilge bir akıla sahip değildi. Ya da aklını kullanmıyordu.

Kendim Ettim Kendim Buldum / Gül Gibi Sararıp Soldum / Eyvah, eyvah, eyvah ( Bir Neşet Ertaş Türküsü)

Aklını kullanmayıp negatif seçim yapan kız oturur, ağlar ince ince kaderine. Oysa kendi etmiştir, kendi bulmuştur. Bunu anladıkça, daha da çok ağlar. Gül gibi sararır solar. Yapraklarını döker ve yeniler kendini. Tekrar açar ve bu kez daha iyi bir seçim yapacağıını tembihler kendi kendine.

Fethedilemeyecek kale yoktur. (Memati Kurtlar Vadisi karakteri)

Seçimleri çok önemlidir kendisi için. Kalesini daha yüksek bir tepeye kurar. Fethedilmeyeceğim diye daha güçlü silahlarla donatır kaleyi. Ama, daha iyi bir asker tarafından fethedilir. Bugün kız tavlama sanatının anlatıldığı ucuz kitapların hangisini açsanız, erkek asker, kadın kale, aşk da fetihtir yazar. Bu algıyı sonuçtan en çok şikayet edenlerin yaratmış olması tarihin bir trajedisidir.

Sonuçta sperm yumurtaya girene kadar iktidar yumurtada, girdiği andan itibaren spermdedir. Ta ki kendi isteğiyle yumurtayı terkedene kadar.

5 Ağustos 2008 Salı

Günlerden Salı, Aylardan Ağustos, Mevsimlerden Yaz

Günlerden Salı, aylardan ağustos, mevsimlerden yazdı. Sıcak ve kurak geçiyordu hayatımın günleri. Her daim bir susamışlık, hep bir su arayışı. Küresel ısınmanın tatlı su kaynaklarını kurutmaya başladığı günlerde aramak suyu bir başına. Zordu. Determinizm ilkesinden nefret ettiğim zamanlarda merak sarmıştım quantum fiziğine. Nedenlerin doğurduğu sonuçlar parçacıkların fiziğinde karman çorman oluyordu. Parçacıkların dünyasında su aranmadan da bulunabiliyordu. Hayal etmeden de hayal kırıklığına uğrayabiliyordu insan.

Şartlar çetin, hayat cevizdi. Dışı dünyaya içi beyne benzerdi. Mahallenin yaramaz çocukları sokaklarda taşlarla dünyalar kırıp, beyinler yerlerdi. Kan olurdu, bazen can olurdu ama fazlası hep bok olurdu. Kanalizayonlar tıkanır, foseptik çukurları taşardı. Ağacının serin gölgesinde ceviz, tüketilmiş ve kabuğu kırılıp sokaklara saçılmıştı.

Günlerden Salı, aylardan ağustos, mevsimlerden yazdı. Sıcak ve kurak geçiyordu hayatımın günleri. Kafam kırık, beynim tozluydu. Hayatın anlamı beynimin tozlarına takılıyordu. Toz ve gaz bulutundan geriye toz kalmış, gaz uçmuştu. Denizlerin ve de toprakların altında doğalgaz arıyordu insanlar. Yüzeyler tozlu derinler gazlıydı çünkü. Su için, gaz için hep tozu toprağı kazmak gerekiyordu. Kazmak için gaz, gaz için su, su için de kazma gerekiyordu. Belki de bu yüzden sürekli dönüyordu dünya. Belki de bu yüzden zaman asla ölmezdi ve döngü yuvarlak değildi (“Time never dies. Circle is not round”).

27 Haziran 2008 Cuma

Bugün

Böyle olmamalıydı. Hiç değilse bugün böyle olmamalıydı. Bu sabah uyuyakalınmamalı, güneş bu kadar terletmemeliydi. Dün akşam içilen rakılar bugün intikam almamalılardı. Günlerden Cuma, aylardan Haziran olmamalıydı. Haziran’ın 27’si bugün olmamalıydı. Ama olmuştu. Bugün de sıradan bir gündü ve geçip gidiyordu. İş sıkıcıydı, herkes birşeyler istiyordu. Bugün tüm saçmalar sapanlara takılıp uzaklara fırlatılmalıydı. Sapanlar bugün tüm saçmaları alacak kadar geniş olmalıydı. Saçmalar da tüm sapanların uzağa atabileceği kadar hafif olmalıydı. Elmalarla armutların toplanabildikleri bir gün olmalıydı bugün. Ama değildi. Tipik bir dünya günüydü. Yani hiçbirşey olması gerektiği gibi değildi ve herşey olduğu gibiydi. Dünya günleri bundan 2500 yıl önce toplanmışlar ve dünya günleri standartlarını belirlemişlerdi. Standart dışı bir gün kalite kontrol birimlerince tespit edilip derhal imha edilecekti. Çünkü dünyayı döndüren bir düzen vardı ve düzenin bozulmasına tahammül edilemezdi. Kimse hazırlıksız yakalanmamalı, sürprizler yasaklanmalıydı.

Zaman izafi olarak tasarlanmıştı ki, günleri sıkıcı bulanlar sıkıcılığı uzun yaşayarak cezalarını çeksinler. Kimse kafasına göre hareket etmemeli, herşey kurallara nizamlara uygun olmalıydı. Kafalarına göre hareket edenlere kafalarına tam ters bir gün veriliyordu ki, cezalar caydırıcı olsun.

İş diye, ders diye, mesai diye, istikrar diye sevimsiz kavramlar üretilmişti. Biri de çıkmış bağırıyor: “Zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var ?” Meşhur Türk atasözünden haberi yok tabii bu adamın. Beterin beterinin olduğunu bilmiyor. Şükür mekanizmasının çalışma prensipleri hakkında özel ders almamış. O zaman çekim yasası, sır, quantum fiziği filan daha çıkmamış.

Neyse işte bugün böyle olmamalıydı. Çünkü bugün benim doğum günüm :)