Tankut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tankut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2008 Cuma

Toygar'ın Ses Sistemlerindeki Büyük Devrimi : Surround sistemle mp3

Tankut ile Toygar’ın Ankara’daki evde gülmekten gözleri yaşarırken 1998 Ağustosunun takviminden geriye bir iki yaprak falan kalmıştı. Toygar hem ziyaret hem ticaret amacı ile o günden iki hafta önce İstanbul’a, Tankut’lara gitmişti. Ziyaret kısmı kolaydı, ve kendiliğinden oluyordu da ticaret kısmı biraz ilginçti.

1997 yılının bitmesine 50 gün kala aldığı bir PCNET dergisinin promosyon cdsinin içinden çıkan müziklerin ona bambaşka bir dünya sunacağını o cdyi bilgisayarın cdromuna yerleştirirken bilmiyordu. Freddie Mercury’nin “Show must go on” diyen sesini duyduğunda şaşkındı. O dönem bir araba reklamının müziği olarak bu şarkıyı dinlemiş ve bulmaya çalışmış fakat bulamamıştı. Oysa bu defa o, şarkıyı bulacağına, şarkı onu bulmuştu. Ama asıl şaşkınlığının sebebi bilgisayardan midi tarzı şeyler dışında bir müzik çıkabileceğini nedense sanmamıştı. Yani müzik cdsi filan dinliyordu bilgisayardan da, böyle harddiskinde saklayabileceği dosyaları ummamıştı. Dahası iki tane avuç içi kadar dandik hoparlörlerden çıkan sesin kalitesi o zamana kadar kendisine ait müzik sistemlerinde duyduğu en temiz sesti. O promosyon cdsi Toygar’ın müzik dinleme anlayışını o gün kökten değiştirdi. Toygar halen büyük bir aşkla bağlı olduğu mp3 kavramı ile ilk o gün tanıştı.

Zaman içinde önce bu dosyaları internetten bulup indirmeye çalıştı Toygar. Ama gerek dial-up bağlantının saniyede 5k indirildiğinde zavallıları sevindiren hızı nedeniyle bir şarkının tamamının ortalama 45 dakikada dinlenebiliyor oluşu, gerekse aradığı her şarkıyı mp3 olarak internette bulamayışı, onda bu mp3 dosyalarının nasıl yapıldığını öğrenmeye dair büyük bir heves yarattı. Sordu, soruşturdu, okudu, denedi, beceremedi falan derken Toygar bir cdyi 1998 Ocak ayında mp3 olarak harddiskine kaydetmeyi başardı. Hemen sağda solda ne kadar audio cd alan eş, dost, akraba varsa hepsinden geri verilmek üzere cdler toplandı. Yoğun bir mp3 üretimi başlamıştı evde. Yalnız hiç hesap etmediği bir acı tablo vardı Toygar’ın karşısında. Harddiski sadece 850 mb veri depolayabiliyordu ve cd writer denen aletin fiyatları 400 USD’den başladığından sadece büyük billgisayar dükkanlarında ya da fakültelerin Bilgi İşlem servislerinde vardı. Harddisk söküldü, cd yazma işi yapan bir bilgisayar dükkanına götürüldü, birikmiş mp3’ler cdye yazdırıldı. Harddiskten cdye yazdırılan dosyalar yenilerine yer açılsın diye silindi ve üretim kaldığı yerden devam etti. İki ayda bir harddisk sökülüyor, cdye yazdırılıyor ve üretime devam ediliyordu.

Tabii Toygar düşünüp duruyordu, bu mp3 denen kardeş bu dandik hopallörlerden bu sesi çıkarıyorsa, sağlam bir müzik setinden ne ses çıkarır acaba diye. Bir gün yine böyle düşünürken, oturduğu yere göre saat on yönünde duran kocaman orgu gözüne çaptı. Arkasında zibilyon tane ne işe yaradığını bilmediği giriş vardı bu orgun ve bir ampul yandı kafasında Toygar’ın aniden. Ses kartını orga bağlayıp orgun hopallörleriyle mp3 dinleyebilir miydi ? Hemen orgun arkasındaki girişlere baktı. Line in ve Line Out yazan girişleri gözüne kestirdi. Bir kabloya ihtiyacı vardı.

Fakirliğin gözü kör olsun, her aradığı şarkının cdsini bulamadığından, alamadığından ve bazılarının kasetleri evde varken cdsine de ayrıca para vermek zoruna gittiğinden kasetten mp3 yapmanın da yollarını araştırmıştı Toygar. Ses kartının mikrofonu ile walkmenin kulaklık çıkışını birleştiren bir kablo ve bir voice recorder programı ile bu işin de yapılabildiğini anladığında soluğu elektrikçiler çarşısında aldı. İki ucu erkek stereo bir kablo edinmişti o gün. O kablo ile aynı mantıkla fakat bu defa ses kartının hopallör çıkışı ile orgun line in girişini birleştirebileceğini düşündü. Fakat engeller bitmiyordu, orgun line in girişi büyüktü. O zaman da aklına walkmen kulaklığının kutusundan çıkan küçük girişi büyüğüne çeviren konnektör geldi aklına. Artık engel kalmamıştı. Kış mevsiminin soğuk bir Pazar günü öğleden sonrasında, McGyver, hatta George Stobbart titizliğinde bir çalışmanın sonucunda Toygar’ın odasından bir Barış Manço şarkısının yüksek volümlü, bol baslı sesi yükseliyordu:

Çıt çıt çıt çıt çedene de sar bedeni bedene
Dünya dolu yar olsa da alacağım bir tane
Çıt çıt çıt çıt çedene de sar bedeni bedene
Dünya dolu yar olsa da alacağım bir tane

Ses kalitesi artık umduğunun çok ötesinde bir şahaneliğe ulaşan Toygar’ı bu sıçrama sadece iki ay idare etti. Awe64 ses kartını, Creative Sound Blaster Live 5.1 ile değiştirip surround ses veren bir hopallör sistemi rüyalarına girmişti artık. Paralar birktiriliyor, bütçeler yapılıyor, en ucuza nereden hopallör sistemi alınır araştırılıyordu. Tabii ki tüm sonuçlar tek bir noktayı gösteriyordu : İstanbul.

İşte Toygar’ın 1998 Ağustosunun ortalarında gerçekleştirdiği İstanbul seyahatının ticaret amacı burada yatıyordu. Hedef Doğubank, olmadı Tahtakale’ydi.

Tankut İstanbul’un en çok sillesini yemiş arkadaşıydı Toygar’ın. Cevizlibağ’daki o ucube Atatürk Öğrenci Yurdunda (ucube sıfatı Atatürk'ü değil yurdu nitelemektedir ey okur, boşa heyecan yaratma) bir sene boyunca her gece üçbuçuk atan kıçının yüreğindeki ve beynindeki etkilerini yok etmek için geceleri erkenden uyumaya çalışıyordu. Yurtta üç grup öğrenci vardı ve hepsi de birbirinden salaktı. Türki Cumhuriyetlerden gelen çocuklar, – çekik gözlü ve iriydiler – Ülkücüler ve solcular. Tabii bir de hiçbirşey olmayanlar vardı ki, esasen tüm gruplardan kuvvetliydi. Ama bu kuvveti ortak bir hedef doğrultusunda kullanma becerisinden yoksun oldukları için zaten bunlara hiçbirşey olmayanlar deniyordu.

Tabii Tankut’un tek sorunu yurdun içi de değildi. Her sabah Cevizlibağ’dan Göztepe’ye gitmek yurttan kaynaklanan sorunun bir diğer yüzüydü. Göztepe’de okuyan adama Cevizlibağ’da yurt bulan devlete edilen küfürler sorunu çözmediğinden olsa gerek, Tankut o aşamada sorunu etkisiz hale getirmenin tek yolunu yapıyor ve bulunduğu durumla dalga geçiyordu. Bir tür sportif meydan okuma olarak gördüğü Cevizlibağ – Göztepe etabında her sabah rekor peşindeydi. Yolu 90 dakikanın altına indirdiği gün kimseden madalya beklemiyordu tabii ki, fakat çetin hayat şartlarına karşı insanoğlunun en güçlü savunmasının her zaman için o şartları oyunlaştırmak olduğunun da bilincindeydi.

Tabii o yurtta geçirdiği bir sene Tankut’a eşsiz bir İstanbul bilgisi vermişti. Hangi otobüs nereden geçer, nereye, en kolay nasıl gidilir gibi konularda İETT danışma hattına koysan bayağı iş yapardı. Dolayısıyla, Doğubank, Tahtakale dolaylarına Toygar’ın onunla gitmesi icap ederdi.

Tankut ile birlikte Doğubank’a gittiklerinde Toygar’ın cebinde 300 DM para vardı ve evet o günler Deutsche Mark diye bir para birimi vardı. Technics marka amfi almayı ve güzel sesli bir hopallör almayı hedeflemişti. Ama zaten elindeki para en kötü Technics ile en dandik hopallörlere yetiyordu. Surround hayali yatmıştı, ya da yatmış mıydı? Aslen yatmamıştı çünkü, iki de orgun hopallörünü sayarsak dört hopallör ediyordu ve surround ses çıkışına sahip bir ses kartıyla bu iş teorik olarak olabilirdi. Öte yandan tam manasıyla surround müzik dinlemek için kaydın da stereo değil dolby digital falan yapılması gerekiyordu ama Toygar dört yönden müzik çalsın da ötesine vakit çok diyerek surrounda farklı bir yorum getirmişti. Her neyse, sonuçta o paraya alınabilecek başka bir cihaz olmadığından ne verdilerse alındı ve kargo ile Toygar’ın evine gönderildi. Zaten Toygar da ertesi gün trene binip evine döndü.

Toygar evine döndükten bir gün sonra kargocular aletleri getirdiler. Toygar büyük bir heyecanla aletleri aldı, hemen kurmaya girşti. Önce masasında amfiye bir yer ayarladı. Sonra iki tane kocaman kolonu odanın iki ucuna yerleştirdi. Amfiyle hopallörleri birbirine bağlayan bakır kablolarla yaklaşık iki ssat cebelleştikten sonra herşey tamamdı. Sound Blaster Live’ın efektlerini, surround olayını kurcaladı durdu. Org ile amfinin ses dengesi, hopallörlerin yerleşimi falan tam içine sindiği gibi olmamıştı ama yine de mutant bir surround havası vardı odasında.

Ertesi gün uyandığında ise yeni aldığı hopallörlerin birinden ses çıkmıyordu. Kablolarla uğraştı Toygar bütün gün, ama yoktu, olmuyordu, hopallörlerin birinden katiyen ses çıkmıyordu. Toygar deliye döndü, bir an hayatının en önemli meselesinin odasındaki surround ses sistemi olduğunu, onsuz yaşayamayacağını filan sandı. Aklına jilet, bilek, yağlı ilmek, darağacı, köprü, tabanca gibi kelimeler gelirken daha fazla duramazdı. Derhal Tankut’u aradı.

- Alo Tankut naber ?
- Bildiğin gibi abi, senden naber ? Nasıl yeni ses sistemi ?
- Olm kudurdum ya. İlk geldiğinde güzel güzel açtım, kurdum aleti çalıştı. Yattım kalktım, hopallörlerin birinden ses çıkmaz oldu.
- Hadi yaa nasıl yani ?
- Ne biliyim abi, çalışmadı, herşeyi denedim olmadı. Hopallör bozuldu herhalde. Çok canım sıkıldı yaaa.
- Eee garantiliydi olm, geri gönder, ne sıkıyorsun canını ?
- Ya ben de onu düşünüyorum şimdi aletleri alıp tekrar İstanbul’a gelmeyi düşünüyorum.
- İyi abi atla gel bi gidelim adamların yanına.
- Tamam ben sana detayları söylerim bileti aldıktan sonra.
- İyi hadi bakayım üzme kendini.
- Tamam görüşürüz.

Toygar’ı o gün istasyonda bilet alırken görenler, burnundan soluyan, saçı başı dağınık, gözlerinde endişe olan, ne yapacağı kestirilemez bir adam gördük, çok korkunçtu diye anlattılar görüntünün etkisinden bir türlü kurtulamadıklarından gün boyu sevdiklerine. Operadaki hayalet görüntüsü, Paris operası için neyse; istasyondaki Toygar da istasyon için oydu bir süreliğine. Bileti büyük bir hışımla aldı, Tankut’u aradı yarın sabah Haydarpaşa’da olacağını söyledi ve bileti aldığı kadar büyük bir hışımla istasyonu terketti.

Eve geldi Toygar, yorgundu, yattı, uyudu. Uyandığında gerçekler çarpınca buruştu yüzü. Hopallörleri kutusuna koydu, bantladı, yemek yedi, sonra da yüklendi 50x110x20 cm ebatlarındaki koliyi metro durağına kadar yürüdü, metroya bindi, istasyona en yakın durakta indi, istasyona kadar taşıdı koliyi ve tabii kendisini de. Avuç içleri kıpkırmızı olmuş, kol kaslarına biriken laktik asit acı veriyordu. Kan ter içinde kalmıştı Toygar. Trende koltuğuna oturdu, walkmeni kulağına taktı, kitabını da açtı önüne, Fatih Ekspresinin klima serinliğindeki vagonunun steril tek koltuk ortamında %100 izolasyonu gerçekleştirdi. Vagondaki sesleri duymuyor, vagonda olanları görmüyor ve yanında kimse oturmuyordu. Zaten bir süre sonra da kitabı kapatıp, uyku modülünü çalıştırdı.

Gözünü açtığında, güneş yeni doğuyordu. İki saat sonra da zaten Tankut’u görecekti Haydarpaşa’da. Bu sürede kitabını tekrar okudu: Frederic Forsyth Operadaki Hayalet.

Trenden indi. Tankut yoktu ortada. Gitti bir ankesörlü telefondan Tankut’u cep telefonundan aradı. Tankut uyuya kalmış, gelememişti. Bekle de geliyorum dedi Tankut ve evet o zaman daha Toygar’ın cep telefonu yoktu. Bilgisayarın tüm kalelerine, tüm burçlarına ve tüm dehlizlerine girip çıkmayı marifet sanan Toygar cep telefonuna karşıydı o dünlerde. Çaresiz bekledi yarım saat önünde koskoca bir koli ile Haydarpaşa’nın bekleme salonunda. Tankut geldiğinde dokunsalar ağlardı Toygar.

Yüklendiler koliyi, vapura bindiler, amca oğlunu da yanına alıp, 16 yaşındaki kızı kaçırılmış baba edasıyla Toygar dayandı Doğubank kapılarına o sabahın köründe. Adamlar bunları görünce karşılarında, güldüler rüyanızda mı gördünüz bizi bakışlarıyla. Hopallörleri oradaki amfilerden birine bağladılar ve hopallörler Toygar’ın salaklığını yüzüne vurmak istercesine bangır bangır bağırdılar en James Brown sesleriyle: I feel good. Toygar ise Allah biliyor ya kendini hiç iyi hissetmiyordu o anda. Adamlar acıdılar Toygar’ın haline de yeni bir kablo ile altın suyuna batırılmış konnektör hediye edip, yolcu ettiler sorunun amfide olma ihtimalinden korkan bunları.

Yarın beraber gideriz, ben de memlekete geçerim oradan üç beş gün sende kaldıktan sonra demeseydi Tankut, Toygar o gün İstanbul’da kalamazdı. Akşam İstanbul’u gezdiler beraber en bedavasından. Ertesi gün Toygar için o bildik görüntüler yeniden gösterime girdi hayat sinemasında. Yine koli taşımalar, yine kol kaslarına hücum etmiş, çoğaldıkça çoğalan laktik asitler, yine istasyonlar, yine çuf çuf sesleri, yine vagonun steril ortamı, yine koltukta dinlendirmeyen uykular, yine gece yarılarında uyanıp neredeyiz lan bizler, yine istasyona girmeler, koli yüklenmeler, trenden inmeler, ceplerde bulunmayan paralar yüzünden binilemeyen taksiler, toplu taşıma araçları ve yürünerek eve dönmeler… Yalnız başına katlanamazdı ya, Allahtan Tankut da vardı bu defa yanında Toygar’ın.

Yokuşun sonundaki sokakta Toygar ile Tankut’u bekleyen ev, aşağıdan bakıldığında hem bir kurtuluştu içinde bulundukları durumdan, hem de Kaf dağının ardındaki bir prensesti en güzelinden. Canı kaymak isteyen de cebinde manda taşısındı canım allah allah. Prensesi istiyorsan Kaf Dağı’nı da aşacaktın yani. Son bir gayretle vurdular yüklendikleri koliyle kendilerini yokuşun sırtına, Don Kişot ile Sanço misali Toygar ile Tankut.

Eve geldiklerinde buldukları, çirkin, pis, bakımsız ve şişko bir prensesti ne yazık ki. Evden hışımla çıkarken Toygar talan etmişti evi o sinirle. Yine de Tankut umutla, bağla bakalım şu hopallörleri, bir de ben duyayım dedi o en surround sesi. Toygar gazı almış Hacı Murat gibi daldı, kabloların silikonların ve kartonların dünyasına. Bir saatin sonunda iki hopallör, üstüne de orgdan sakin çıkıyordu Fikret Kızılok’un sesi : Yalandır hep yalan, samanyolu geceler hep yalan.

Toygar sevinsin mi, üzülsün mü bilemedi Tankut’un vaaaaaay beeee ulan harbi süpermiş ses diye coşkuyla bağıran sesini duyduğunda. Karmaşık duygular içindeyken bile al da at dercesine atılan pasları gole çevirebilirdi Toygar ve sesi sanki Fikret şarkıyı odanın içinde söylüyormuş gibi yapan efektini açtı Sound Blaster Live 5.1’in. Beraber mest oldular orada. Uyudular, uyandılar, yemek yediler, ama odada o sesi eksik etmediler. Kah yüksek sesle, kah düşük sesle dinlediler şarkılarını Fikret’in o gece sabaha kadar.

Sabah olduğunda kapının sesine uyandı Toygar. Sabah 8’di daha. İşine gitmek üzere evden çıkmıştı Toygar’ın 40’lı yaşların sonuna yaklaşmış devlet memuru komşusu. Uykulu gözlerle kapıyı açan Toygar ile Tankut’a, “Gençler, biz de genç olduk, ama geceleri şu radyonun sesini bu kadar açmayın nolur” dedi. Toygar ile Tankut gözgöze geldiler. Gülmemeleri gerekiyordu, tuttular kendilerini, “kusura bakmayın abi, farketmedik o kadar yüksek sesle çaldığını” dedi Toygar ciddi bir yüz ifadesi takınmaya çalışarak. “Estağfurullah gençler, iyi günler” dedi ve gitti komşu. Kapıyı kapattılar, duyulmasın kapıdan diye biraz içeri kaçtılar ve dakikalarca yerde kahkahalarla güldüler.

- Abi biz gidiyoruz, mp3 ile surround müzik dinlemek için kıçımızı yırtıyoruz, adam geliyor radyoyu kıs diyor yaaaa, hahahahahaha.
- Lan radyo dinlemek için mi 3 gündür yollarda koli taşıyoruz yaa, hahahahaha

2 Aralık 2008 Salı

Gizli Hedef : Berkcan'ı Kral Yapmak.

Ahşap sehpanın çevresindeki minderlere konuşlanmış, büyük bir konsantrasyonla sehpanın üstündeki haritaya bakıp, bağrış çağrış birbirlerine laf anlatmaya çalışan 5 tane bet sesli üniversite öğrencisini görenler bunlar kesin devrim yapacaklar da galiba planlama hususunda aralarındaki ihtilafı çözememişler derlerdi.

Oğulcan : Heryerden heryere savaşmak serbest ve kendi bölgelerin olduğu müddetçe komşu bölgelere kaydırma serbest olsun.
Tankut : Görevi gerçekleştiren bir tur korumak zorunda olsun.
Berkant : Kabul lan, ak göt kara göt belli olsun.
Toygar : Bana fark etmez abi.

Saçları kınadan turunculaşmış havuç kafalı Berkcan saç rengindeki çıkıntılığını oyun kuralları anlaşmasında da gösterip, itiraz etti : “Sikerim, kitapta ne yazıyorsa o, kafanıza göre kural koymayın.”

Toygar : Tipik bir Berkcan hamlesi.
Berkant : Lan bi rahat dur Berkcan yaa.
Tankut : Berkcan kitaptaki gibi oynayınca oyun saatler sürüyor ve bitmediği için de zevksizleşiyor. Bunu daha önce defalarca görmedik mi ?
Oğulcan : Berkcan harbiden ya kitaba göre oynayınca oyun bitmiyor yaaa.
Berkcan : Tabiii kitaba göre oynayınca hepiniz bir olup bana saldıramıyorsunuz da ondan böyle cöt cöt konuşuyorsunuz di mi ibneler? Ya kitaba göre oynanır bu oyun, ya da siz dördünüz birbirinizi sikersiniz.

Berkcan’ın bu paranoyak tepkisi eğlenceli bir biçimde dünyayı ele geçirmek isteyen anlaşmış dörtlüde doğal bir “hopbalaaaa” nidasıyla karşılandı. Koronun senkronu mükemmele yakındı.

Tankut : Berkcan ben seni koruyacağım söz, bu diğer ibnelerle birleşmeyeceğim, sen ne dersen onu yapacağım, sana biat edeceğim, ama gözünü seveyim kitaptaki gibi oynatma bize bu oyunu.
Oğulcan : Berkcan istersen sana ben de biat ederim yaaa harbi.
Toygar : Berkcan biz niye dördümüz bir olup sana saldıralım yaa manyak mıyız biz ?
Berkant : Abi bu nasıl bir paranoya ben anlamadım yaaa.
Berkcan : Hepiniz ibnesiniz oğlum. Şu hevese bak yaa. Ulan ne meraklısınız benim kuru götüme.
Tankut : Tamam Berkcan, senin dediğin gibi oynayalım.
Oğulcan : Evet abi, Berkcan ne diyorsa o.
Toygar : İyi ya tamam, Hadi artık.
Berkant : İyi hadi başlayalım bir an önce.

Sehpanın üzerindeki harita Gizli Hedef oyununun haritasıydı. 80’li yılların sonlarında henüz 10 yaşındayken tanışmıştı Toygar bu oyunla. Soğuk savaş yıllarında Nato - Varşova Paktı düellolarını hergün İran – Irak Savaşı haberlerinde izleyen dönemin çocukları için hem çekici hem de eğitici bir oyundu bu da, çekirdek aileye pek uygun değildi. Çünkü genellikle eve yorgun bir şekilde işten gelen baba gazetesine gömülür, anne türlü duygu sömürüsüyle zorla oynatılsa bile stratejiden anlamadığından saçma sapan hareketler yaparak insanı delirtmezse, muhakkak sevgili oğulları sevinsin diye fasulyeden oynardı. Komşular, kuzenler yakınlarda değilse, tek kardeşiyle oynamanın fevkalade sıkıcı bir barbuta dönmesi nedeniyle Toygar bir süre ihtirasla oynamış fakat sonra daha pek çok oyun gibi Gizli Hedef de Commodore 64 ve apartman bahçesinde oynanan futbola yenik düşmüştü.

Okul arkadaşları ile toplanıp Gizli Hedef oynamak da pek mümkün olmazdı. Çünkü 10 yaşında çocuklara kısa kış günlerinde akşam olmadan evde ol diye sıkı sıkı tembihlenir, saat dört oldu mu anneler arası telefonların biri çalar diğeri kapanırdı.

- Ay Nazmiye Hanım bizim oğlan da yine size rahatsızlık veriyor, bakın saat dört oldu hala başınızda. Sabahtan beri oynuyorlar, evi dağıtıyorlar, misafiriniz mi gelecek, temizlik mi yapılacak hiç uımurlarında olmaz bunların.
- Olur mu Necmiye Hanım, ne güzel gözümüzün önünde oynuyorlar işte, kimseye bir zararları yok.
- Nazmiye Hanım çok naziksiniz gerçekten ama babası beşbuçukta evde oluyor, ve o geldiğinde oğlan dışarlardaysa delleniyor. Yarım saat daha izin veriyorum, ondan sonra muhakkak gelsin.
- Tamam Necmiye Hanım, ben yarım saat sonra Batıuhan’ı size yollarım merak etmeyin siz.

Fakat sorun şudur ki, Necmiye Hanım’ın sabahtan beri oynuyorlar dediği oğlu Batuhan öğlen yemeğini saat bir gibi yemeden kesinlikle evden çıkarılmadığı gibi, saat ikiden önce de katiyen Toygar’ların evinde olamamaktadır. En iyi şartlarda ikibuçukta başlayan oyunun tadı telefon trafiği nedeniyle dörtte kaçmaya başlar, ve o zalim saat geldiğinde oyunun en güzel yerinde gözyaşlarıyla değilse de, iç burkan hüzünlü gözlerle arkadaşlar evlerine dağılırdı. Bu nedenle Cumartesi günleri iki ila dörtbuçuk saatleri arasında 10 yaşındaki çocuklar Gizli Hedef oynayacaklarına sokakta top oynarlardı ki, o zalim saat geldiğinde zaten artık top oynamaya takatleri kalmasın; o zalim saat, teneffüs zili huzurunu veren bir eve dönüş çağrısı olsundu.

Gizli Hedef, ergenlik problemleri, sevgili saçmalamacaları, okulun basket takımına girmeliyim hayalleri, önce Anadolu ve fen lisesi sonra üniversite sınavına hazırlık hengameleri gibi özel kuvvetlerin ortak saldırılarıyla 90’lı yılların sonlarına kadar raflarda tozlanmaya terkedilmişti. O yıllarda üniversite okumak için büyük hayallerle büyük şehre gelen, fakat daha okula ilk adımını attığı andan itibaren ortak bir amaç havasından ziyade, sokakların kim kime dum duma havasını kokladığını fark ettiğinde duyduğu yalnızlık hissi ile evdeki hesabın çarşıyla alakasının olmadığını anlamıştı Toygar. Şartlar, Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre daha önce hiç ihtiyaç duymadığı en temel ihtiyacı, Toygar’ın gündeminin birinci sırasına oturtmuştu : Barınma. O zaman daha üst seviyedeki ihtiyaçlar yaklaşık iki sene boyunca buzlukta saklandı. Toygar’ın 12 yaşından beri kendine ait bir odası vardı ve o, 18 yaşında, başka bir şehirde, bir odada, beş kişi ile birlikte adına öğrenci yurdu denen sığınma evine düşmüştü. Barınma ihtiyacını bir türlü içine sinecek bir şekilde karşılayamadığı gibi, bir tarafı da sürekli bunlara dayanması gerektiğini iddia ediyordu : “Yurtta kalmayan adama üniversite okudu demezler oğluuuuum.” İki sene yurtta kaldıktan sonra ise bu defa tüm dünyaya, en çok da yurt işkencesine dayanması gerektiğini iddia eden tarafına bağımsızlığını ve özgürlüğünü deklare ediyordu. Gereken diyeti ödemişti, şimdi daha üst seviyedeki ihtiyaçlarla ilgilenmeye gelmişti sıra. Toygar eve çıktı.

Sanki bir sene boyunca yurtta sadece walkmende radyo dinleyip kitap okumamış gibi Toygar, eve çıkınca pc aldı, internet bağlattı, kablolu televizyon aldı, org aldı, CINE5 çözen televizyon kartı aldı. Internete bağlanmış bilgisayarının başında, bir yandan chat yaparken, monitorünün üst kesimine yerleştirdiği televizyonda bir tartışma programı izliyor, diğer yandan da gazeteleri falan okuyordu. Kendisini dünyayı her türlü takip eden bir uzay gemisi kaptanı zannetmesine ramak kalmış Toygar’ın hafızasında Gizli Hedef haritasına dair kalan tek şey Kamçatka – Alaska bağlantyısıydı. Sonra liseden arkadaşlarını ziyaret etmek için kendi büyük şehrinden, arkadaşlarının daha büyük şehrine bir turistik gezi tertipledi. Arkadaşlarının evine girdiğinde, hiç beklemediği o soruya arkadaşlarını küçümsercesine verdiği cevaptan hala duyduğu pişmanlık nedeniyle bu terbiyesizliği mazur görülmelidir. “Ne Gizli Hedefi olm ya, bebe misiniz lan siz ?”

Toygar’ın “ölürüm de Ukrayna’dan çıkmam” haykırışlarının evi titretmesi olayının, bu “bebe misiniz lan siz ?” tepkisinden yaklaşık olarak sadece doksan dakika sonra gerçekleşeceğini o anda kimse bilmiyordu. Daha sadece kartlar dağıtılmış, orduların renkleri seçilmişti. Siyahlar Berkant, maviler Toygar, Sarılar Tankut, kırmızılar Oğulcan ve yeşiller de Berkcan’ın ordularıydı. Oğulcan oyunun başında kuvvetlerinin büyük bir kısmını Venezüella’ya yığmış, dünya halklarına Latin Amerika benim derken, Brezilya’daki beş ordusuyla Berkcan kendisine Latin Amerika’yı kesinlikle vermeyeceğini iddia ediyordu. Toygar’ın mavi ordularının neredeyse tamamı Ukrayna’da Kiev’in kızları türküsünü söylerken, Berkcan Avrupa’yı 4 bölgeye yayılmış 12 ordusu ile alabilmeyi hayal ediyordu. Afrika’da ordularının tamamıyla faaliyet gösteren Tankut siyahi kardeşlerinin başkanı olmayı kafasına koyarken de Berkcan Kuzey Afrika’daki 5 ordusu ve Breziya bağlantısıyla her iki kıtayı da elinde tutmak niyetindeydi. Berkant Doğu Avustralya’ya yığdığı siyah ordularıyla Avustralya kaynağını simsiyah etmenin peşindeyken, Berkcan da Yeni Gine’deki 3 ordusuyla buna mani olmayı planlıyordu.

Oyuna ilk kimin başlayacağını belirlemek için zarlar atıldığında, Toygar en yüksek zarı atmış, hemen sağında oturan Berkcan’a bütün oyunların soldan döndüğünü anlatan bir brifing veriyordu. Berkcan’ın buna karşılık argümanı saat yönüydü. Yıllarını King’e vermiş dörtlüye oyunun saat yönünde yani sağdan döndüğünü kabul ettiremeyeceğini anlayan Berkcan, çaresizce sıranın en son kendisine geleceği gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyordu.

Toygar, Ukrayna’dan Berkcan’ın iki orduyla elinde tuttuğu İskandinavya’ya saldırdı ve aldı, kartını çekti. Solundaki Berkant, Avustralya kıtasını aldığında Berkcan’ın Yeni Gine’deki 3 ordusu da tarih oluyordu. Oğulcan Latin Amerika’yı aldığında ise en büyük zarar Brezilya’daki 5 tane yeşil ordunun telefi sonucunda yine Berkcan’a verilmişti ve en nihayetinde Tankut da Afrika seferinde Kuzey Afrika’yı tutan 5 adet yeşil orduyu dümdüz etmişti. Berkcan sinirden deliye dönmüş, bağırıyordu.

-Sikeceğim hepinizi sikeceğim. Yine dördünüz bir oldunuz hepiniz bana saldırdınız. Hepinizin ağzına sıçmazsam bana da Berkcan demesinler.

Sırayla Tankut, Oğulcan, Toygar ve Berkant kendi stratejilerine en uygun hamleyi yaptıklarını ama nedense karşılarına hep kendisinin çıktığını Berkcan’a anlatmaya çalıştılarsa da Berkcan için artık intikam soğuk yenen bir yemekti. Berkcan İskandinavya’yı Toygar’dan geri aldı, kartını çekti ve tuvalete gitti. Masada kalan dört kişinin de bildiği artık sır değildi : İlk ölen kesinlikle Berkcan olacaktı. Daha ilk turda ordularının yarısından fazlasını her yeri ben almalıyım hırsıyla kaybeden Berkcan’ın gizli hedefi ne olabilirdi ki ? Bunun üzerine dört kişi Berkcan’ın gizli hedefi için iddiaya girdiler ve ne yazık ki Berkcan ishal olduğundan hala tuvaletten çıkıp da masaya gelememişti. Masada kalan dört kişi Berkcan’ın gizli hedef kartına baktılar. Avustralya, Avrupa ve herhangi üçüncü bir kıtaya sahip olmaktı Berkcan’ın hedefi. İddiayı kimse kazanamamıştı çünkü oyunun belki de en zor hedefinin Berkcan’a çıkması artık kaderin adalet anlayışını sorgulatıyordu. Bu kadarını hiçbiri beklememişti. Bunun üzerine hedefi Afrika ve Kuzey Amerika kıtalarını ele geçirmek olan Tankut’un aklına bir cinlik geldi. Berkcan’ın hedefini benim hedefimle değiştirelim ve tabii ki bundan Berkcan’ın haberi olmasın dedi. Berkcan deliler gibi Avustralya ve Avrupa’yı almaya çalışıp, üçüncü bir kıta olarak da Afrika veya Latin Amerika’yı almayı düşüneceğinden Kuzey Amerika’da bir faaliyeti olması beklenemezdi. Bu durum inanılmaz bir eğlenceye ev sahipliği edebileceği için Tankut’un cinliği hemen masadakilerce kabul edildi. Avustralya ve Avrupa Berkcan’a bırakılacak, Latin Amerika özellikle zayıf bırakılacak, Afrika kıtasının en stratejik noktası olan Kuzey Afrika’da da Tankut’un ordularının sayısı 5’ten az 7’den çok olmayacaktı. Böylece Toygar ile Berkant Asya’da birbirleriyle büyük savaşlar yapıp birbirlerini yiyecekler, Oğulcan ile Tankut’da Kuzey Afrika - Brezilya savaşlarıyla kendilerini zayıflatıp duracaklardı. Her halükarda herkes Berkcan’a çalışacak ve Avustralya ile Avrupa’yı zaptedip ordularını sürekli büyütmesine destek olurlarken, kendileri de asla ölmeyecek ama hep hasta adam kalacaklardı. Herkes bu yüksek potansiyelli eğlencenin büyüsüne kendini kaptırmışken, Berkcan tuvaletten geldi ve midesini bozduğunu iddia ettiği o ucuz tavuk dönere saydırırken bir teorisini daha şapkasından çıkarıdı : “İbneler tavuk yerine martı koyuyorlar herhalde, boğazdaki martılar da iyice azaldı.”

Berkcan, kim ne yaptı ben tuvaletteyken diye sordu dönercilerle arasındaki husumeti seslendirdikten hemen sonra. Hiç bir şey yapmadık Berkcan, senin derini yüzerken yüzüne bakmak istiyoruz hepimiz dedi Toygar ve Ukrayna’dan Avustralya’ya sefere çıktı. Berkant, önce bu tehdidi umursamaz göründü, “Asya’nın kızları Kiev’in kızlarına benzemez, sikeceğim derken sikini keserler valla” dediyse de Toygar ordularını Asya topraklarına saça saça Siyam’a kadar ilerlediğinde hala 20 tane ordusu savaşa hazır durumdaydı. Berkant’ın da yaklaşık 15 ordusu Endonezya’da Avustralya’yı korumaya çalışıyordu. Toygar Endonezya’ya savaş ilan ettiğinde, Berkant hırslanmış gözüktü. Zarlar tutkuyla, hırsla atıldı, atıldı atıldı. Endonezya’yı Toygar aldığında sadece 5 ordusu kalmıştı. Berkant’ın Yeni Gine’de Avustralya’yı korumak amacıyla ikinci bir barikatı daha vardı. Bu barikat 5 adet seçme siyah komando birliklerinden oluşuyordu. Toygar ilerlemekten vazgeçti, kartını çekti, sırasını savdı. Avustralya’nın ve Ukrayna’nın çok zayıflamış olmasının mutluluğu Berkcan’ın gözlerinden okunabiliyordu. Sıra Berkant’daydı. O da 2 adet ordusu kıta sahipliğinden 3 ordusu da bölge sayısından toplam 5 ordusunu Yeni Gine’deki 5 orduya kattı ve derhal Endonezya’daki Toygar’ın 5 ordusunu yok etmek üzere savaş ilan etti. Toygar, Berkant’a Endonezya’ya girersen bu oyunu ben kazanamam ama sana da kazandırmam tehdidini savurdu. Ancak Berkant kararlıydı : “Elinden geleni ardına koma.”

Mavi ile siyah yaklaşık 10’ar orduyla bir tehdit değillerdi artık. Sırası geldiğinde Tankut, Berkcan’a reddedemeyeceği bir teklif sundu.

- Afrika benim, Avrupa senin olsun, ben Latin Amerika’ya gidiyorum. Afrika ile ilgili planların var mı Berkcan ?
- Yok abi ben Avrupa’yı zaptedeyim Afrika’ya dokunmam.
- İyi o zaman ben Kuzey Afrika’dan Brezilya’ya giriyorum.

Berkcan keyiften dört köşe olmuştu. Mavilerle siyahların birbirlerini yiyerek Berkcan’ın Avustralya yoluna kırmızı halı serdikleri yetmezmiş gibi şimdi de Sarılar ile kırmızılar birbirine giriyordu. Tankut Berkcan ile anlaştıktan sonra Oğulcan’a döndü.

- Oğulcan bilirsin hep derim, bir yerde sarı varsa yanında kırmızı olmamalı.
- Dikkat et de Galatasaray’ı haritadan silmeye çalışırken mutasyondan Mersin İdman Yurdu çıkarma ortaya.
- Sarılar ölmez vatan bölünmez.
- Peki at bakalım zarları da görelim kim ölüyor, kim bölünüyor.

Zarlar atıldı, atıldı, atıldı. Tankut Venezuella’ya kadar Latin Amerika topraklarını ele geçirdi. Venezüella ise kırmızı direnişin kalesi oldu. Sıra Oğulcan’a geldi. O da Latin Amerika’dan Tankut’u sildi ve kıtasını bozmak için Kuzey Afrika’ya girdi. Sıra Berkcan’a geldiğinde 5 kuvvet de çok zayıftı. Berkcan, barışçı bir politikayla Avrupa’yı alıp orada palazlanma stratejisini geliştirip, Ukrayna’ya adımını attığında tarihçilerin düştüğü kayda göre, Toygar “ölürüm de Ukrayna’dan çıkmam” diye haykırmış, hatta o kadar abartmış ki, komşular gürültüden rahatsız olup kapıya dayanmışlar. Toygar’ın çemkirmeleri, Kiev’in kızlarına yaktığı ağıtlar, Oğulcan ve Tankut tarafından teselli edilirken, Berkant ise beter ol demiştir. Bu noktada tarihçiler ikiye ayrılmıştır. Bir kısım tarihçilere göre Toygar’ın çemkirmeleri ve Berkant’ın bedduası tamamen mizansen gereğiyken, diğer kısım tarihçiler Kiev kızlarına yakılan ağıdı mizansen için abartılı bulmuşlar ve Toygar’ın Kiev kızlarına sahici bir aşk ile bağlandığı görüşünü savunmuşlardır.

Berkcan Avrupa kıtasından her tur aldığı 5 askerle 5 tur sonra muazzam bir kuvvetin komutanı olduğunda, kendi kendilerini zayıflatmak için ellerinden geleni yapan diğerlerine küçümser bir bakış fırlatarak mağrur bir ses tonuyla seslenmiştir.

- Demedim mi lan ? Hepinizi sikeceğim demedim mi ?
- Dedin abi.
- Kıçınızla gülüyordunuz lan ibneler.
- Doğrudur abi.
- Şimdi ben Avustralya’yı alacağım, durmayın önümde.
- Buyur abi.

Avustralya’yı alan, turlar geçtikçe palazlanan Berkcan’a, Oğulcan ile giriştiği Latin Amerika Kuzey Afrika savaşlarından yorgun düşmüş Tankut, geçmişte yaptıkları anlaşmayı hatırlatarak bir ricada bulundu.

- Berkcan Abi, müsaadeniz olursa size bir hatırlatmada bulunup görüşlerimi arz etmek istiyorum.
- Söyle lan ibne, bırak bu sümsük ayaklarını.
- Abi biz sizinle Afrika Avrupa konusunda anlaşmıştık biliyorsunuz. Şu Oğulcan’ı da tepeleyemedim gitti. Hem siz de Fenerbahçelisiniz Berkcan Abi, söyleyin lütfen, sarının olduğu yerde kırmızıya yer var mıdır ?
- Yoktur amına koyayım. Ben Latin Amerika’yı da alayım artık.

Berkcan Avrupa kıtasını yemyeşil etmiş Güney Avrupa’ya, İzlanda’ya, Batı Avrupa’ya 10 ordu yerine geçen general kulelerini çoktan dikmişti. Bu turda üstelik elinde iki tank kartı ve bir joker vardı. 12 ordusunu ve 15 bölgeye sahip olduğundan gelen 5 orduyu ve Avrupa kıtasından gelen 5 orduyu Batı Avrupa’ya koyarak yaklaşık 30 orduluk bir kuvvetle önce Kuzey Afrika’yı, sonra Brezilya’yı sonra Arjantin’i sonra da Peru’yu aldı. Peru’da 15 askeri kalmıştı. Venezüella’da Oğulcan’ın 9 askerini de alabilirse oyunu bitirecekti. Oğulcan’a döndü,

- Tankut kardeşimin de hep dediği gibi Oğulcan sarının olduğu yerde kırmızı fazladır.
- Lan Berkcan hani dördümüz bir olup sana saldırıyorduk. Tankut kardeşim falan noldu ?
- Şimdi sen şu zarları eline al da sallamaya başla. O zaman anlayacaksın ne olduğunu.
- Ulan Berkcan ben de sana Antep savunması yapıp Gazivenezüella olmazsam.
- 6 5 atıım canım benim sıra sende.
- Tek atıyorum. 6 14 kaldın Berkcan.
- Ha siktir 4 2 attım yaa.
- 5 3. 12 kaldın Berkcaaaaaaaaaan
- Hadi ulan kemik. 4 4.
- Çift atıyorum. Allah kahretsin 3 2 geldi ya.
- Durum 12 7 Oğulcaaaan.
- Konuşma da at şu zarları.
- 5 2
- 6 2 iki yeşil gider.
- 6 1 attım at bakalım Oğulcaaaaan.
- 5 3 bir yeşil bir kırmızı gider. 9 6 olduk Berkcaaaaaan.
- Al canım benim düşeş
- Tek atıyorum. Haydi kemik. Hahaha 6 geldi canım benim. Bir yeşil gider.
- 6 3
- 6 4. durum 6 6 Berkcaaaaaaaaan.
- Ya çok kötü attım yaaaa.
- Konuşma dünyanın fatihi. Zarlar konuşsun.
- 6 5
- Tek atarım. 3. Bir kırmızı gider Berkcan 6 5 önde.
- 4 3
- Ha sikitr yaaaaaa 3 1 attım.
- 6 3 ben öndeyim yavrum Aaa zarları attım onlar da 6 3 geldi.
- Aztec tanrısının gücü adına… Vaaaaah 6 5 geldi. 4 3 oldu Berkcaaaaan.
- Lan üç kuruşluk oyun oynuyoruz gittin Aztec tanrısına tapındın yaaa.
- Tabii üç kuruşluk oyun yüzünden sabahtan beri küfür yiyoruz senden di mi Berkcaaaaaaaaaan.
- 6 2 at bakayım Oğulcaaaan
- 5 4. Birer gider. 3 2 öndesin Berkcan
- 6 3
- Hadi yaa 5 5 attık yetmedi. Birer daha gider. 2 1 Berkcan. Büyük atan alır.
- Lan sabahtan beri çok kötü atıyorum amına koyayım yaa. Şu hale bak. 15’e 9’dan geldiğimiz yere bak.
- Sana az bile lan Berkcan.
- Sen şimdi göreceksiiiin ebeninkini şerefsiz Oğulcan.
- İbne Berkcan sana kafaaaaaaaaaaaam girsin.
- Vaaaaaaaaaaaaahhhhh 6 6. İçimdeki Oğulcan aşkı bambaşkaaa, Orospu taraftarınla çok yaşaaaa. Oğulcanım engelleri aaaşıyoooooor. Kupaları birer birer naaaaaaaah alıyooooorrrrr.
- Hemen coşma şimdi 6 atsam ne bok yiyeceksin Berkcan.
- Önce at sonra konuş yavruuuuuuuuuuum
- 5 Venezüella senin Berkcan.
-Aaaaaaaaaaah, aaaaaaah. Alkışlayın ibneleeeeeeer. Oyun bitttiiiiiiiii.

Berkcan büyük bir coşkuyla zaferini kutlarken Tankut gayet ciddi sordu.

- Berkcan senin görevin kırmızıları yok etmek miydi ki ?
- Yoooo.
- Neydi aç bakayım kartını sen.
- Avustralya Avrupa ve üçüncü bir kıta daha.
- Salak salak konuşma Berkcan, o benim görevimdi bir kere.
- Siktir lan. Görevini karıştırmışsın salak.
- Aha oğlum, bu benim gizli hedef kartım. Oku bakayım.
- Avustralya Avrupa ve üçüncü bir kıta daha. Nerede lan benim kartım. Hah buldum. Hadi ya, benim görevim bu muymuş ?
- Ne yazıyor kartta oku bakayım.
- Afrika ile Kuzey Amerika yazıyor ya.
- Hahahaha lan oğlum oyunu bitirdim diye sabahtan beri başımın etini yedin, Bahsettiğin kıtalardaki toplam asker sayın 5 bile değil lan hahaha.
- Siktirin lan ibneleeeeeeeeer. Kartımı değiştirdiniz di mi lan ?
- Berkcan bu nasıl bir paranoya yaaaa. Önce hepimiz bir olup sana saldırdık. Sonra hedef kartını değiştirdik, nasıl becerdiysek artık, sonra kendi kendimizle savaşıp birbirimizi zayıflatıp, sana Avrupa’yı bıraktık, sonra Avustralya’yı bıraktık. En son Latin Amerika’ya da saldrıınca, bunun görevi herhalde Latin Amerika ile Avrupa, Avustralya’ya ne bok yemeye girdiyse anlamadım dedim kendi kendime. Bir ara benim hedefimi Berkcan bitirirse ben kazanmış olur muyum diye soracaktım. Hahaha sonunda da çıkana bak yaaaa. Sen bu kadar şuursuz değilsin Berkcan ya, bu hırs seni şuursuzlaştırıyor hahahaha.
- Lan İbne Tankut. Afrika’yı aldın oyunun başında. Hemen sonra bana Avrupa’da anlaşma teklif ettin, ben Latin Amerika’ya gideceğim dedin. Oradan da Kuzey Amerika’ya gidip görevini tamamlayacaktın. Sonra nasıl becerdiysen hedef kartlarını değiştirdin. Daha da şuursuz ben oluyorum.
- Amaaaaan, La Fontaine de iyi masal anlatırdı ama aç öldü. Kartına bak hizaya gel.
Tankut ciddi ciddi Berkcan ile tartışmayı sürdürürken, Oğulcan, Toygar ve Berkant gülmekten yerlerde sürünüyorlardı. Berkcan yerdeki gülen adamlara baktı, Tankut’a döndü ve bağırdı.

- Lan Tankut madem ben masal anlatıyorum, Bunlar niye yerlerde sürünüyorlar lan ?

Bu lafın üstüne Tankut’un da ciddiyetini sürdürecek takati kalmadı ve gülmeye başladı. Gülmekten helak olan dört kişi halen Berkcan’ın “en son krallar ayakta kalır, bakın ben ayaktayım siz ise yerlerdesiniz” tiradını dinliyorlardı. Dörtlü, ortak gizli hedeflerine ulaşıp Berkcan'ı kral yapmışlardı.