kibir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kibir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2010 Cuma

Allah Büyük

Tam bir sezon finali havası var hayatımda. Benim hayatım tabii ki dizilere pek benzemiyor. Ölüm kalım meselesi sayılmaz hiçbir şey. Kurban olduğum Allahım amatör ruhla çalışıyor belli ki. Herşeyi son kertesine kadar düğümleyip de, sezon başında her başlangıçta yeni bir anlam vardır edasıyla yaklaşmıyor olaylara. Ya da benim hayatımın reytingi düşük, prodüksiyon masrafları ile uğraşmak istemiyor da olabilir. Hiç bilemiyorum.

Yaptığım pek çok işten biri olan hammadde harcamalarının önceliğini belirleme işini yapmış, genel müdürün odasına gitmiştim. Harcama çok para az olunca hakkaniyetli olman lazım geliyor. Daha doğrusu ben öyle düşünüyorum. Ne var ki, cazgırların çok olduğu yerde adaletin sesi kısılıyor. 1 aydır gümrükte bekleyen deliler gibi ihtiyaç duyduğumuz bir malzemenin yerine daha dün yüklenmiş yolda olan malın parası ödeniyorsa ben ortalardan çekilirim, özellikle bunu diyen adam şaka yollu hep kendi malzemelerime öncelik verdiğimi de söylüyorsa.

Aynen böyle yaptım, İstanbul'daki genel müdür yardımcısına istifa ettiğimi söyledim. Patron ile konuşacakmış, kimseyi zorla çalıştıramazmışlar, ayrılacaksam bile kimseyle kötü olmadan ayrılmalıymışım. Şimdi sonuç bekliyorum. Korkarım bu iş çok uzayacak, beni arıza çıkarmaya mecbur bırakacaklar. Sonra kötü olan ben olacağım. Neyse, elalemin yargılarına pek inanmıyorum. Dövmecilerin sık sık kola, bacağa yazdığı gibi, "Only God can judge me". Bir gün polis karşısında bu cümleyi söyleyip, dayağımı yemeyi istedim şimdi.

Herneyse, bireyselliğe inanan ve hep onu savunan biri olarak başka birilerinin benim hakkımdaki yargılarının kendim hakkındaki yargılarımdan daha değersiz olduğunu söylemeye çalışıyorum sadece. Özümde korkak biri olduğumdan, bende hep inceldiği yerden kopar. Özellikle ucu paraya, işe dokunan, geleceğimi tehdit eden kararları ben şimdiye kadar hep 6 ay öncesinden veririm, uygulama sürünür durur 6 ay. O arada umut pompalarım kendime, hayal kırıklığı yaşarım, bir daha pompa, bir daha kırıklık, incelir de incelir, sonunda da kopar inceldiği yerden. Hatta Kayseri'den İstanbul'a gitmem tam 1.5 sene sürmüştü.

Karar verirken radikal, uygularken korkağım yani. Aylardır bu işte çalışamayacağımı biliyordum. Götüm yemedi. Ta ki cazgırın biri beni çileden çıkartana kadar. Çileden çıktığımı kimse anlamadı. Sadece sustum, söylenecek bir şey yoktu ki. Biraz akıl ve izan sahibi olan herkes bunun yanlış olduğunu anlamalıydı bana göre. Anlamadılarsa, demek ki akıl ve izan sahibi değiller. O zaman konuşmak ne kadar yersiz bir çaba.

Ev aldıydım İstanbul'da ben, kirada şimdi. Onları çıkarmaya çalışıyorum. Yıllardır başıma geleni, ben de kiracılarıma yapıyorum. Hayat bu, etme bulma dünyası. O eve yerleşip, yeni bir iş bulursam, rahatlayacağım. O zaman diyeceğim ki kendi kendime, iyi ki kurtuldum Mısır'dan, o şirketten. Bulamazsam bu sefer kendimi avutacağım, bu riski biliyordun ve bu riski almıştın, hem patronun seni her zaman kovma ihtimali var, 6 ayda iş bulamıyorsan, yapacak fazla bir şey yok diyeceğim kendi kendime.

Birine muhtaç olurum diye ödüm kopuyor. Bu korku ve bu korkunun kaynağı olan kibir ile uğraşıyorum senelerdir içimde. Eremedim gitti. Çok içerlemişim belli ki, çocukken duyduğum sen yapamazsın, sen edemezsin sözlerine. Kimseye eyvallah etmem diyorsan, Allahınla başbaşa kaldığında da şikayet etmeyeceksin. Başına gelenle halleşeceksin tek başına. Gereği neyse onu yapacaksın.

Şansım yaver giderse, 3 ay sonra herşey bugünkünden çok daha kolay ve net olur diye düşünüyorum. Bakacağız, göreceğiz. Allah büyük.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Bir Deli Saçması: Babası Kim Bu Piçin?

Hayatımın elimden kaçtığı günlerde hep Allah’a bırakırım işleri. Hayatım boyunca da bu böyle oldu. Üniversite sınavına girdim. Sonrası hayırlısıydı benim için. Hangi okula gidip hangi şehirde yaşayacağımı, mesleğimin ne olacağını Allah’a bırakıverdim. Elimde değildi çünkü, sorumluluğu Allah’a yıkmak işime geliyordu. Sonra okul bitti, biraz debelendim, iş bulamadım. Yine pelesenk oldu dilime hayırlısı. İş buldum sonra ayrılmak istedim. Ama ayrılınca ne olacak sorusuna cevap veremedim. Hayırlısıyla gittim işe, hayırlısıyla geldim. Hayırlısıyla sıkıldım, ne zaman bitecek bu iş hayırlısıyla diye sordum. Cevap da yine basitti, hayırlısı ne iseydi hakkımda o olsundu. Sonra işi bıraktım bir şekilde, büyük şehre geldim. Ne yapacağımı bilmiyordum. İş aradım, hayırlısıydı yine ağzımdaki. Bir iş buldum, hayırlısıyla işe gidip geldim. Bir sene sonra kovuldum işten, belki de kovdurdum kendimi. Şimdi ne yapacaktım? Tabii ki hayırlısıyla iş arayacaktım. 1 ay sonra aynı şirketin farklı bir bölümünde işe geri alındım. Hayırlısı buydu demek ki. 1 sene sonra ruhum sıkıldı yine. Bu sefer istifa ettim. Kabul edilmedi. Ne yapacaksın ayrılınca sorusuna verdiğim hayırlısı cevabı karşısında, hayırlısı bu demek ki otur oturduğun yerde cevabına verecek cevap bulamadım. Oturdum hayırlısıyla. 3 sene sonra da Mısır’ a git dediler. Gitmem dedim. Niye gitmiyorsun dediklerinde, verebildiğim cevap istemiyorumdu. Israrlar sonunda hayırlısı demeye başladım. En sonunda Mısır’a geldim. 6 aydır falan Mısır’dayım ve son 2 aydır buradan kurtulmaya çalışıyorum. Niye diyorlar, bence sizin için de benim için de en hayırlısı bu diyorum. Ben bu işi beceremiyorum diyorum, kim diyor diyorlar, ben diyorum diyorum, gülüyorlar. Hayırlısı diyorlar. Hayırlısı diyorum. Ama değişmiyor durumum.

Günlerce, aylarca, yıllarca hayırlısı ile yatıp, hayırlısı ile kalkan adam yine hayırlısının eline kalmaktan rahatsız oluyor. Peki ama neden? Çünkü hayatı üzerinde söz söyleyemiyor, çekip gidemiyor, gelecekten korkuyor, hayattan korkuyor. Hayırlısı da canını yakıyor ama, hayatı hakkında sözü olmayan bir adama hayırlısı dışındaki alternatif seçimler 1 boy büyük geliyor.

Susuyorum. Konuşmuyorum. İçime kaçıyorum. Kendimi suçluyorum. Bazen göğe çıkıp yerdeki halime bakıyorum. Oradan baktığımda kendimi suçlamaktan vazgeçiyorum, seçimimin rasyonel olduğunu düşünüyorum. Ama gönül ferman dinliyor mu hiç? Umurunda mı rasyonellik gönlümün?

İyi kötü yuvarlanıp gidiyoruz bir taraftan, belki de böyle oluyordur bu işler. Ama kendimi böyle başarısız ve çaresiz hissettiğim gerçeği hala dimdik ayakta. Peki neden böyle hissediyorum? Çünkü kontrol edemiyorum. Kontrol edemediğin bir şey için başarıdan ya da başarısızlıktan söz edilebilir mi? Sanmam. Peki kontrol edemediğim bir iş sonunda gerçekleşen bazı işler nasıl gerçekleşti? Demek ki kontrol var ama kontrolsüz işler de oluyor. Demek ki, bir yandan kontrol edebildiğim kısımları artırıp, diğer yandan da kontrol edemediğim şeyleri azaltmalıyım.

Kontrole mi geldik yine? Bilincim yine döndü dolaştı, kontrole geldi. Çevremde dönen olayların seyrini belirlemek, kendi kaderimi kendim belirlemek istiyorum. Kavgam kaderle mi yani benim? Yazılmışı değiştirmeye mi çabalıyorum, kendim yazıp kendim oynamak mı istiyorum? Evet, bunu istiyorum. Neden bunu istiyorum? Çünkü kibirliyim. Yazılmışa razı olmuyorum. Yazılmışı değiştirme gücüm olduğuna inanıyorum. İstediğim gibi yaşamaya layık olduğumu düşünüyorum. İyi de kendi kendime bunun kararını nasıl verebiliyorum? Samanyolu galaksisinin sıradan bir güneş sistemindeki kokuşmuş bir gezegenindeki 6 milyar insandan biri değil miyim en nihayetinde? Evet öyleyim, hepimiz öyleyiz. Peki bu kibir nereden geliyor?

Bu yaman çelişki nasıl olabiliyor? Nasıl bir yandan oldukça sıradan biri olduğumu düşünürken, bu sebeple hiçbir büyük idealin peşine takılmamışken, bir yandan da kendime layık gördüğüm hayatı yaşamadığımda bu kadar şikayetçi, isyankar olabiliyorum. Çünkü potansiyelime inanıyorum. Potansiyelim kibrimi doğuruyor, gerçeklerse kibrimi ağlatıyor. Bakıma muhtaç bir bebek benim kibirim, potansiyelim de annesi. Ne ölüyor bu bebek, ne büyüyüp okula gidiyor, ne de adam olup evine ekmek getiriyor.

Babası kim bu piçin? Neden hiç ortalarda yok? Nerede şimdi?

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bir Deli Saçması: İnsanı Sefalet Değil, Suçluluk Duygusu Öldürür

Her yer karanlık, her yer dumanlı. Neredeyim ben, ne işim var burada? Neden kalkıp gitmiyorum? Oysa gidebilirim sanki.

Garip bir kumarhane burası, hangi kumarhanede satranç oynanır ki? Masanın üstündeki tavanda yanan tek bir 40 mumluk ampulle aydınlanan dumanlı bir ortamda satranç oynuyorum. Oysa ben satrancı çok kötü oynarım. Neden oynuyorum ki bu satrancı? İnsan kötü oynadığı bir oyunu neden oynar? Hayır yenmek, yenilmek de değil sorun. Sorun oyunun hakkını verememek. Tamam satrancı bırakalım poker oynayalım o zaman diyorlar.

Pokeri de kötü oynarım ki ben. Ben blöf yapmayı beceremem. Hatta blöf yapmayı hak edenin kazanamaması olarak gördüğümden, yapmayı da sindiremem içime. Ulan peki sormazlar mı adama bilinmezlik üzerine kurulan bir oyunu da beceremiyorsun, her şeyin ortada olduğu oyunu da beceremiyorsun, kalk lan masadan. Demiyorlar. Kaybediyorum, kalkmak istiyorum masadan. Olmaz diyorlar. Satrancı kaybettin, pokerde de iyice kaybet, bundan da sıkılınca zaten rulet oynayacağız, rulet için pek bir beceri gerekmez, bakarsın o zaman kazanırsın diyorlar. Diyorum ki, hani yenilen güreşçi doymazdı güreşe, neden doymayan ben değilim de sizsiniz. Eğer diyorlar, oynadığın kumarsa, kibre kapılıp, dolmuşlara binip, kendine güvenip oturduysan masaya ve kaybediyorsan sürekli, donuna kadar almadan kimse bırakmaz seni. Oysa güreş er meydanında yapılır. Saklısı, gizlisi, hilesi hurdası yoktur. Hak etmeyen istediği kadar saplantılı bir şekilde hak ettiğini düşünsün, kazanamaz.

Eee diye soruyorum, şimdi ne olacak peki? Donuna kadar alacağız, sonra bırakacağız diyorlar. Almadınız mı her şeyimi, hem kötü oyuncuyla oynanan oyundan ne zevk alıyorsunuz ki? Zevk için değil, kazanmak için oynarız biz diyorlar. İyi de benden çok bir şey kazanamazsınız ki diyorum, aza tamah etmeyen çoğu bulamaz diyorlar. Vaktinizi ziyan ediyorsunuz diyorum, daha yüklü bir oyuncu olsa sırada, seninle niye uğraşalım diyorlar. Her şeye bir cevabınız var diyorum, o yüzden kazanıyoruz diyorlar. Beni yeniyorsunuz belki ama, aslında kazanmıyorsunuz diyorum, ilgilenmiyorlar.

Peki diyorum, kağıtlara bile bakmadan her oyunda pas desem ne yapacaksınız? Sen onu yapamazsın diyorlar. Ya yaparsam diyorum. Sen bu dediğini yapmayı becerebilirsen, onu da o zaman düşünürüz diyorlar. Neden bunu yapamayacağımı düşünüyorsunuz diye soruyorum. Çünkü diyorlar, sen adil bir dünya isteyecek kadar kibirlisin. Nasıl yani diyorum, ne alakası var? Biz diyorlar, en başından beri senin içindeki kibre güveniyoruz, seni bu masaya getiren de bu kibir, senin bu masadan kalkmanı engelleyen de bu kibir. Yani diyorum, size göre ben, kendimi akıllı sanan bir salak, becerikli sanan bir sakar ve yetenekli sanan bir hödüğüm öyle mi? Yooo diyorlar, sen sana zekisin dendiğinde, zeki olduğunu düşünen bir salak; beceriklisin dendiğinde, becerikli olduğunu düşünen bir sakar ve yeteneklisin dendiğinde, yetenekli olduğunu düşünen bir hödüksün. Ne farkı var ki diyorum. Tüm bu sıfatların bir ölçüsü yok diyorlar, 2 litrelik bir şişeye sen 4 litresin dedin diye 4 litre olmaz, yarım litresin dedin diye de yarım litre olmaz. Yani sen kendini bilmezin birisin diyorsunuz. Aynen öyle diyorlar. Peki diyorum, madem benim kaç litre olduğumu biliyorsunuz, niye bana ya az koyuyorsunuz, ya çok. Biz diyorlar senin kaç litre olduğunu bilsek, seninle niye satranç, poker, rulet falan oynayalım? Kaç litre olduğumu görmek için mi oynuyorsunuz benimle? Evet, ama içini doldurmak için değil, içini boşaltmak için kaç litre olduğunu bilmek istiyoruz diyorlar. Peki içimin boşalıp boşalmadığını nasıl anlıyorsunuz, belki de tamamen boşalttınız içimi diyorum. Kibrinden anlıyoruz. Hala teslim olmuyorsun, yapmaya çalıştığın sadece oyunu bozmak, çünkü kaybedeceğini düşünüyorsun. Yani henüz kaybetmedim öyle mi? Aynen öyle. Yani hala kazanabilirim, öyle mi? Aynen öyle. Peki neden kendimi fena halde kaybetmiş hissediyorum? Kibrin yüzünden diyorlar. Hangi kibir yaaa diye bağırıyorum. Sen kendini sıkıntı falan çekmeden, rahat rahat yaşamaya layık hissediyorsun diyorlar. Layık değil miyim peki diye soruyorum. Bunu sen belirleyeceksin diyorlar. Nasıl diye soruyorum?

Bak diyorlar, sabahtan beri konuşuyoruz, sorduğun her şeye düzgün düzgün cevap veriyoruz, sen durumdan çok rahatsız olduğun halde hala kaçmaya çalışmıyorsun, sadece gitmen için bizim onayımızı istiyorsun. Bizim onayımızı aldığın anda kendini aklayacaksın çünkü. Bizim onayımızı almadan gidebilirsin aslında. Seni zincire vurmadık, her yer bodyguard da kaynamıyor. Ama kaçarsan kendini aklayamayacaksın, başına gelecek her şeyin sorumlusu sen olacaksın. Bu sorumluluktan korktuğun için kaçamıyorsun. Bu sorumluluktan korkuyorsun, çünkü bu sorumluluğun sonunda kibrinin zarar görme ihtimali var. Kendi kararını kendin verip de, tüm sorumluluğu almaktansa, sorumluluğu paylaştırmak işine geliyor. En nihayetinde insanı sefalet değil, suçluluk duygusu öldürür.

1 Ocak 2010 Cuma

Daha İyi Bir Hayat

Elinden tutabileceğini düşünüyorsun, yardım edebilirim sanıyorsun. Aslında derdin belli, daha iyi bir hayat. Umurunda da değil ettiğin yardımın ondaki etkileri. Hayır umurunda da onun açısından değil senin açından. Bir tür yansıtma bekliyorsun işte al gülüm ver gülüm hesabı. Bir tür vermeden almak Allah’a mahsus çeşitlemesi, almak için önce vermek istiyorsun. Yatırım planı gibi, ekersen biçeceğinin garantisi yok ama ekmezsen biçemeyeceğin kesin. Konumu, durumu fena olmayan tarla buldun mu ekmek istiyorsun. Sırf bir şeyler biçebilmek için ama, tarla umurunda değil.

Daha iyi bir hayat istiyorsun, bunun yolu alabildiklerinden geçiyor. E sen de almak için vermek istiyorsun hepsi bu. Ama verdikten sonra almak için de verirken bazı şartların oluşması gerekiyor. En baştan sözleşmeler imzalanmalı boş yere vermemek için. Sürekli kapalı dükkana kira ödemeyi kim ister ki.

Daha iyi bir hayatın bedeli var. Sana yatırımı riskli bulurlar diye, kendini yatırım için daha elverişli hale getirmeye çabalamıyorsun. Ömrünce de çabalamadın. Çünkü körü körüne yatırabileceklerine güvendin sen hep. Kaybetmeyi kabullenme kapasitenden medet umdun. Kaybetmeyi doğal, kazanmayı acayip olarak değerlendirdin.

Aslında çok da kaybetmedin ki! Kaybetmeyi göze aldığın doğru ama çoğunlukla kaybedeceğini önceden sezip yatırımdan vazgeçtin. O yüzden bir sermaye birikimin var şu anda, ama bir koyup beş de almadın hiç. Bir koyup beş alanları kıskanıyorsun içten içe. Ama bunu kesinlikle inkar edersin. Ne uzuyorsun, ne kısalıyorsun, “benden ne köy olur, ne kasaba” sendromundan, garson boy psikozundan kurtulamıyorsun bir türlü. Nefret ediyorsun bu durumdan.

Ama bir konuda haklısın. Ahlaki değerlerin ve adalet duygun nedeniyle haksız kazanç getirecek yatırımlara girmiyorsun ve aslında bir koyunca beş veren yatırımların çok büyük kısmının haksız kazanç getirecek yatırımlar olduğunun farkındasın. Ahlaki değerlerini daha iyi bir hayat isteğinden üstün tutuyorsun. Hem haklı olmak, hem de çok kazanmak istiyorsun. Ama hayat genelde sana “sen kazandın ama ben haklıydım” vakaları getiriyor. Haklılıktan vazgeçemediğin için kazanmaktan vazgeçiyorsun. Kazanamadığın için başarısız sayıyorsun kendini, ama hiç düşünmüyorsun hem haklılık hem de kazanmak istemek açgözlülük olmuyor mu?

Sen haklı olduğun ve çok kazanacağın o mucizevi fırsatın kapını çalmasını bekliyorsun. Eğer bu fırsat kapını çalarsa ödediğin bedellere değecek, çalmazsa canları sağ olsun diyeceksin. Beklentilerini kısman bu yüzden. Pasifliğin bu yüzden.

Ama şimdi düşün bakalım, aslında aza kanaat getirir görünürken, aslında en büyük açgözlülüğü sen yapmıyor musun? Pasif pasif otururken, aslında sürekli etrafı gözlemlemiyor musun sinsice? Ahlaklı, erdemli olacağım derken, mucizelere gözünü dikecek kadar kibirli oluşunu yalandan bir tevazu kılıfına saklamıyor musun?

Söyle bakalım, sen neye hizmet ediyorsun? Ne istiyorsun? Daha iyi bir hayat mı, güldürme beni.

31 Ekim 2008 Cuma

Esasen Bunların Hepsi Uydurma

Samanyolu galaksisinin güneş sisteminin kokuşan bir gezegeni olan dünyada, insanoğlu insanoğluna kısacık bir süre için teğettir. Sonra herkes kendi meçhulüne yollanır. Bir başına.
İnsanoğlunu insanoğlu kılan, insanoğlunun insanoğluna teğet geçtiği o kısacık süredir: ‘biz’ öyle buyurduk. Belki beşbin yıl öncesinin Mezopotamya’sında, belki onbin yıl öncesinin Çin’inde. Öyle buyurduk.

‘Anamızdan çocuk yapmayız’ dedik, türümüzü kedilerden ve iguanalardan ve eğrelti otlarından ayırdık. ‘Zayıf kollanmalıdır!’ dedik, su kaplumbağalarından, çakallardan ayrı durduk. ‘Ne farkınız var?’ diye soranlara, ya Darwin’le ya da din kitaplarıyla karşı koyduk. Doğa’dan doğal olmayanı talep ettik, insan olduk.

Bazılarımız olayı çok ciddiye aldı. Güneşin bir alevden ağırlık ki üç defa milyon defa iki bin milyon ton ne iyi, ne fena, ne güzel, ne çirkin, ne haklı, ne haksız olduğunu unuttu. Kadıncık, bunlardan birisiydi. Güneşi zaptetmeye kalktı. Kendince ‘hayatı’ karşılıyordu.
Kül oldu, Kerem gibi yana yana.

Oysa güneş deve dikenlerini de, kahkaha çiçeklerini de ısıtıyordu.

Alev Alatlı’nın bu metnini ilk okuduğumda, henüz 18 yaşında üniversiteyi yeni kazanmış biriydim. İnsan o yaşta daha farklı beklentiler içinde oluyor. Daha mutlu, daha başarılı, daha özgür filan olacağım sanıyor. Kibir işte, belli ki o zaman daha insanmışım. Neyse o zaman insanoğlunu insanoğlu kılan sürenin kısalığına değil de “Anamızdan çocuk yapmayız dedik” ile başlayan insanlık tanımına yoğunlaşmıştım.

Doğadan doğal olmayanı talep ettik nasıl bir cümleydi anlamaya çabaladım. Biyolojik olarak anamızdan çocuk yapmamız mümkündü ama düşüncesi bile mide bulandırıcı geliyordu. Doğal olanı reddetmiştik yani, öte yandan da anamızdan çocuk yapsaydık, muhtemelen türümüz mutasyona uğrardı. Yani doğal olan anamızdan çocuk yapıp türümüzü mutasyona uğratmaktı ama biz öyle yapmadık. Bütün doğa yasaları güçlü zayıfı ezer üzerine kuruluyken, biz “zayıf kollanmalıdır” dedik. Doğadan doğal olmayanı talep etmiştik yine. Hak, hukuk, ahlak, adalet gibi kavramlar ürettik asırlar boyu. Kendimizi doğadan da doğadaki yaratıklardan da üstün gördük. Yaratılanların en şereflisi bizdik. Şeytan bile bize saygı gösterip secde etmediği için cezalandırılmıştı Allah tarafından, öyle inandık. Kavgamız kaderle yani doğa ileydi. Hastalıkların tedavisini buluyorduk, ömrümüzü uzatıyorduk, doğanın kaynaklarını hoyratça kullanıyorduk. Çünkü biz bu evrenin eşref-i mahlukatıydık, evren bizim yüzü suyumuz hürmetine yaratılmıştı. Ama işte “güneşin bir alevden ağırlık ki üç defa milyon defa iki bin milyon ton ne iyi, ne fena, ne güzel, ne çirkin, ne haklı, ne haksız olduğunu” unuttuk, “kül olduk kerem gibi yana yana”.

Bu olağanüstü metni her okuduğumda, içim kibirle dolar. Çünkü ahlakın kaynağı insanın kibiridr aslında. Evrenin en şerefli yaratığı ahlakı da kendisi uydurmuştur ve bu olağanüstü metin belki de bu yüzden esasen bunların hepsi uydurma diyerek başlar. İnsanoğlu ahlaklı olabildiği ölçüde rahat ve huzurlu, ahlaklı olamadığı ölçüde de rahatsız ve huzursuzdur. En azından ben öyleyimdir.

Sonra yıllar geçti. Nefret ettiğim bir üniversite eğitiminden geçtim. 6 senede zar zor mezun olduktan sonra 2001’de ekonomik krizle karşılaştım. Depresyon kaçınılmazdı. Kendi uydurduğumuz kavramlar yüzünden (ekonomi, ahlak) krize girmişti memleket. Yine mümkün mertebe kendime toz kondurmadan makro bakmaya çalıştım olaya. Ekonomi neden krize giriyordu. Kaynaklar az, tüketen çoktu da ondan. Kader ile kavgamızda insan ömrünü uzatmıştık ya, hastalıkları tedavi edebiliyorduk ya. Nüfus da artıyordu işte sürekli. Doğadan doğal olmayanı talep ettik ya, ölümsüzlük falan talep ettik ya, uzun ömürler diledik ya, insan olduk ya. Şu dünyayı soktuğumuz hale bak.

Adalet istedik, gelir dağılımınını dengesizliğine bak.
Uzun ömür istedik, dünya nüfusuna bak.
Özgürlük istedik, kapitalizme bak.
Eşitlik istedik, komunizme bak.
Kardeşlik istedik, savaşlara bak.

Bazılarımız bazılarımızdan daha insan olduklarını iddia etmişlerdi. İnsanın genel kibrinden daha büyük bir kibir taşıyordu bazılarımız. Üst insan diye bir kavram daha türetildi : Ubermensch. Üst insanların diğer insanlardan daha fazla yaşamaya, daha fazla tüketmeye hakları vardı. Sonra bu hiyerarşi daha da derinleşecekti.

Her neyse dedim ya depresyon kaçınılmazdı, girildi. İşte o depresyonda bu metnin üzerinde durmadığım, düşünmediğim yeni bir boyutu ortaya çıktı : “Samanyolu galaksisinin güneş sisteminin kokuşan bir gezegeni olan dünyada, insanoğlu insanoğluna kısacık bir süre için teğettir. Sonra herkes kendi meçhulüne yollanır. Bir başına.”

İnsanoğlu insanoğluna kısacık bir süre için teğetti. Sonra herkesin kendi meçhulü vardı. İnsanoğlunu insanoğlu kılan da bu kısacık sürelerdi. O zaman anladım yalnız olduğumu ilk. O zaman arkadaşlarımdan, ailemden kopuşumu anladım. Artık kendi meçhulüme yollanıyordum. Belki teğet geçeceğim yeni insanoğulları olacaktı, belki daha uzun sürecekti, belki daha kısa. İlk defa o depresyonda anlamıştım bunu.

O günden beri çok fazla teğet geçmedim insanoğluyla. Kimseyi zorlamadım da. Geçtiklerim de çok uzun sürmedi. Bugün bu olağanüstü metni tekrardan hatırlamamın sebebi ise, aldığım “ne kadar uzaklaştık ya” mesajıydı. Doğadan doğal olmayanı talep edip insan olmaya çalışan biri olarak bana bu da çok doğal geldi.