futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Arkası Yarın : Toygar’ın Oyunları – 2

Oğulcan ile Toygar pembe hayaller içinde salak salak gülerlerken, Oğulcan birden ciddileşerek yine de futbolun ilginç bir oyun olduğunu ve 10 defa üstüste kaybedebileceklerini düşündüğünü söyledi ve ekledi: “Amaaan giderse de 300 TL gitsin, o kadar heyecana, oynadığın maçı internet üzerinden bulup seyrederken duyduğun zevke değer”

O gün akşam üç kere kaybetmişler ve bahis 10 TL seviyesine çıkmıştı. İlk iki maçı tutturdular fakat diğer maç Arjantin Liginden Velez Sarsfield Rosario Central maçıydı ve maç gece 2’de başlıyordu. Oğulcan gitti yattı. Toygar ise maçı izlemeye kararlıydı.

İnternette maçı bulduğunda uzunca bir süre hangi takımın Velez hangi takımın Rosario olduğunu anlamaya çalıştı. Sahada biri sarı lacivertimsi yatay çizgili bir forma ile beyaz üstüne kollardan gelip göğüs kafesinin altında birleşen kalın bir lacivert V harfi olan bir takım vardı. Maçı Velez’in kazanması gerekiyordu ki, 35 TL kazanıp kümülatif zararı çıkarabilsinler. Beyazlılar daha iyi oynuyordu, ama Toygar’ın sarı lacivertimsi formaya sempatisi vardı. Bir süre sonra Velez’in beyaz formalı takım olduğu anlaşılınca sarı lacivertimsi takıma Toygar’ın duyduğu sempati, işi beceremeyen adamına “yıkılın lan karşımdan” diye bağıran mafya babası tepkisine dönüştü.

Bu takımlara oynamadan önce Toygar takımların Arjantin ligindeki durumlarına, son oynadıkları maçlara falan bakmıştı. Velez 6. Rosario 14. idi, ama Arjantin Kapanış ligi yeni başlamıştı. Belki de bu tablo çok değişecekti ilerleyen günlerde zira açılış ligi şampiyonu Boca Juniors 10. sırada Arjantin’in en büyük kulüplerinden River Plate 13. idi. İşin ilginç tarafı River Plate açılış ligini sonuncu olarak tamamlamıştı. Bütün bu verilere baktıktan sonra Toygar kesinlikle bilgi sahibi olmadığını ve öyle iki tane veriye bakarak bilgi sahibi de olamayacağını kabul ederek oynamıştı kumarını.

Velez ilk yarının son bölümünde bulduğu golle öne geçince Toygar Fener öne geçmiş gibi sevindi, ikinci yarıda Rosario beraberliği yakalayınca da Cimbomdan gol yemiş gibi üzüldü. Sahada Velez daha iyi görünüyordu. Oyuna hakimlerdi. Toygar sonunda iyiler kazanır romantizmi içinde izlerken maçı, bu romantizm gerçek oldu. Velez maçı 2 1 aldı.

Ertesi sabah Oğulcan Toygar’dan önce uyanıp internetten kazandıklarını görmüştü. Toygar uyanınca “işte o, iddaanın bomba tahmincisi, üçü yüzüç yapacak büyük insan Toygaaaaaaaaar” diye bağırdı. Sabah salaklığıyla neye uğradığını şaşırmış Toygar noluyor lan der gibi bakarken, Oğulcan açıkladı: “Kazanmış Velez”. “Haa onu diyorsun” dedi Toygar, “Velez iyi takım abi.” “hımm beğendin yani Velez’i, var mı Fener’e almak istediğin oyuncu?” “Yok” dedi Toygar, “takım olarak iyiler.”

Tekrar oymadılar, tekrar kaybettiler. Tekrar kazandılar, tekrar oynadılar. Kasalarındaki para 350 TL olmuştu 2 ay sonunda. Oğulcan ile Toygar hiçbir yatırım aracının bu krizde iki ayda net %15 para getirmeyeceğini söyleyerek böbürleniyorlardı. “300 TL yerine 300,000 TL ile girseymişiz bu işe şimdi 50,000 TL kazancımız vardı” bile dedi Oğulcan. O gün de oynamaya devam ettiler. Toygar’ın işi vardı, dışarıdaydı ve akşam eve geldiğinde Oğulcan üstüste 7 kez kaybetmişti. Toygar “hadi yaa” dedi önce, sonra “amaaan pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” diye ekledi. Oğulcan o sırada düşünceliydi, “bak şimdi dikkatimi çekti, sermayenin %75’ini son üç seansta yatırıyoruz, yani şimdi vazgeçsek ve başa dönsek artıda olduğumuz 50 TL’yi de düşünürsek sadece 30 TL kaybeder ve yeni bir sayfa açarız” dedi. Toygar Oğulcan’ın oynamayı planladığı maçları inceleyerek, “abi bu kupon kazanır bas 50 kağıdı” dedi. Oğulcan, “bence de kazanır, zaten iddaaya göre de kazanır, ama daha önceki 7 seferde de durum bundan farklı değildi” diye karşıladı. Toygar daha önce oynanan maçlara bakarak, “olur mu lan dedi baksana tek maça üç kere oynamışsın üçünde de kaybetmişsin, o maç da Kongo Angola maçı, sen ne bilirsin Kongo futbolunu, Angola kadrosunu.” Toygar yoprgundu, içeri yatmaya giderken, Oğulcan’a “bence sistemi bozma bas 50 TL’yi ama yine de son kararı sana bırakıyorum” dedi.

Oğulcan’ın eli gitmedi, basamadı 50 TL’yi, bastı 2 TL. Toygar ertesi gün sabah maç sonuçlarına bakarken 3 maçı da tutturduklarını gördü ve işte bu dedi. Oğulcan uyanınca, Toygar, “iddaanın kralı naber” dedi. Oğulcan;
- Kendimi olimpiyatta sıfır çeken Halil Mutlu gibi hissediyorum”
- 2 TL bastın di mi Allah’ın salağı! Sisteme inancın yoktuysa, ne diye ortaya attın lan bu sistemi?
- Ne bileyim abi güvenemedim.
- İyi bok yedin.
- Neyse bunlar hep tecrübe.
- Sikiyim senin tecrübeni, olayın büyüsünü bozdun sen.
- Lan ne büyüsü olacak yaw?
- Sana da sistemine de güvenmiştim ben. Hahaha
- Yapma yaa. Hahaha
- Şu an çalışmama hayalim tuzla buz oldu senin yüzünden. Hahaha
- Lan tutmasa da 300 TL’yi kaybetsek daha mı iyiydi!
- Daha iyiydi tabii! En azından olmuyormuş derdik.

Oğulcan hayretle sağlamcı Toygar’ın içindeki kumarbaza bakıyordu. Çünkü Toygar’ın sonuçtan çok süreçle ilgilendiği belliydi. Kazanmak ya da kaybetmekten öte birşeydi bu Toygar için, yanar dönerlikti. Kumar içine girmişti Toygar’ın, sonuna kadar gidilmeliydi. Oyun disiplininden kopulmuştu artık, dağılmak an meselesiydi.

Oğulcan oynamaya devam etti, fakat Toygar heyecanını yitirmişti. Artık kafasına göre tek kuponluk büyük bahisler oynuyordu. Nadiren kazanıyor, çoğunlukla kaybediyordu, ama sermayesi de bitmiyordu.

Sezon sona erdiğinde Toygar, mayın tarlasındaki gri kareleri tıklarken Aceto’nun blogunda, Velez Sarsfield’ın Arjantin kapanış liginin şampiyonu olduğunu öğrendi. Hırsla yeniden açtığı mayın tarlasında gri karelere sinirli sinirli tıklarken, tıklayacak akrenin kalmadığını görünce sarı adamın güneş gözlüğünü taktığını farketti. Fakat asıl önemlisi rekor kırdın adın ne penceresini görmesiydi. Yeni rekor 255 saniyeden 238 saniyeye inmişti.

25 Ağustos 2009 Salı

Futbol Özgüven İşi

"07.11.2007’de Şükrü Saraçoğlu Stadında oynanan Fenerbahçe – PSV Eindhoven maçı özellikle Fenerbahçelilerin uzun süre anılarında kalacak harika bir geceye sahne oldu.

İlk 20 dakika boyunca maçta hiçbirşey olmadı. Ama dakikalar 20’yi gösterdiğinde Fenerbahçe maçın hakimiyetini ele aldı ve ilk yarının sonuna kadar muhteşem oynadı.

İleride her topu indiren ve müthiş hücum presiyle çok fazla top kazanan Semih, eşsiz oyun zekasıyla Alex, sıkıştığında üstüste topu iki kere taca atmaktan zerre imtina etmeyen Carlos, sağ kanadı yaylaya çeviren özellikle yerden sert, orta şut karışımı vuruşlarla çok etkili olan Gökhan Gönül Colin Kazım ikilisi PSV’nin tüm pas kanallarını tıkayan Deniz Barış Aurelio ikilisi ve bu 25 dakika boyunca çok rahat oynayan üç adam stoperler Edu ve Yasin ile kaleci Volkan…

Sonuç : Colin Kazım’ın orta şut karışımı sert vuruşuna dokunmasa Semih’in ağlara göndermek için hazırda beklediği Marcellis’in kendi kalesine attığı gol ile Alex Semih ikilisinin aralarındaki 3 pas sonucu Semih’in attığı mükemmel gol. Keşke gol olsaydı diye dövündüğüm Alex’in muhteşem aşırtma vuruşu ile Roberto Carlos’un 35 metreden attığı sert şut. Roberto Carlos’un Alex’e attığı arapası niteliğindeki taç atışı.

Evet bunların hepsi 25 dakikada oldu.

İkinci yarıda ise sahaya gerçekten büyük bir takım çıktı. PSV’yi oynatmayan, kendisi de canı istediğinde pozisyonlar bulan oyunun temposunu nasıl istiyorsa öyle ayarlayan bir büyük takım. Bu benim şimdiye kadar izlediğim en iyi Türk takımı değil ama en büyük Türk Takımıydı. Fatih Terim’in Galatasaray’ı gerçekten müthiş bir takımdı ve bana kalırsa oynadığı futbol bu takımdan daha iyiydi. Ama o Galatasaray sürekli saldıran, bozan, rahatsız eden bir takımdı ve kontrollü oynamayı bilmiyordu. Mallorca gibi bir takıma deplasmanda 4 gol atabiliyordu, ama Chelsea’den kendi evinde de 5 tane yiyebiliyordu. Bu Fenerbahçe’nin bana esas gurur veren yönü ne istiyorsa onu oynayabilmesi oldu. İstediğinde bastıran 25 dakikada rakibini dümdüz eden, istediğinde rakibine hiçbirşey yaptırmayan kendisi de yine pozisyon bulan ama genele baktığınızda pek de birşey yapmayan bir takım olabildi dün Fenerbahçe. Bu oyuna sanırım en uygun sıfatı maçı televizyondan yorumlayan İlker Yasin buldu : “Olgun takım”

Peki bu takım nasıl olgunlaştı ?

Futbolun herşeyden önce bir özgüven işi olduğunu Volkan’ın aldığı yan toplarda, Deniz’in attığı ara paslarında gördüm ben dün gece. 6 ay öncesinin tedirgin, laubali Volkan’ı nerede ne yapacağını bilen rahat bir Volkan’a, pas hataları nedeniyle ıslıklanan Deniz’i topu son derece iyi kullanan Deniz’e dönüştüren bir özgüvendi bu.

“Biz iyi takımız, bize güvenin” diyerek Deivid’i sattırmayan Zico’nun rakibi umursamaz tavırlarında da, bir röportajında “maça çıkarken Inter’de Ibrahimovic varsa bizde de Roberto Carlos var diyoruz” diyen Volkan’ın sözlerinde hep bu özgüven var.

Futbolun mental yönünün ne kadar önemli olduğunu Alex’in geçen sene Samsunspor’a attığı o önceden hayal etmeden yapılamayacak müthiş rovaşata golünden sonra sözlediği sözler çok iyi anlatıyor: “Top gelirken o vuruşu yapacağımı hayal ettim. Hayal etmezseniz başaramazsınız.”

Yer yer kıyasıya eleştirdiğim “Bu adamla olmaz. Zico değil, riziko bu” dediğim Zico’dan özür diliyorum. Haddimi bilememişim. Futbolumuza getirdiği sakinliğin kıymetini anlayamamışım. Gerginliğin 2 sene önce Fenerbahçe’ye kaybettirdiği şampiyonluk ile 17 gün önce yendiği rakibinden 2 gün önce 8 yiyen gergin Beşiktaş fotoğrafı şimdi şimdi beynimde üst üste oturuyor. Pasiflik zannettiğim Zico’nun tavırları dinginlikmiş, huzurmuş, sakinlikmiş. Büyük bir takımda olması gereken özgüvenmiş. Roberto Carlos’un üstüste rahatça taca attığı toplarmış. Volkan’ın her yan topu elinden kaçırmadan alması, Deniz’in attığı arapaslarıymış."


Bu yazıyı 2007 Kasım’ında yazmıştım ki o sene de Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadı. Sonra Zico’yu gönderdiler. Fenerbahçe’nin başı da o günden sonra beladan kurtulmadı. Ne özgüven kaldı, ne futbol, ne de iyi takım. Fenerbahçe taraftarı Zico'nun gönderilmesinin ardından yaklaşık yarım sezon sonra şu duruma gelmişti:

“İçmişim kafam güzel, Fenerbahçe Rakısı
Yoksa nasıl çıkacak Josico’nun parası”

Şimdi bu yazıyı yazıp tekrar gündeme getirmemin nedeni Frank Rijkaard. Tavırlarıyla, duruşuyla oyuncularına kattıklarıyla bana fena halde Zico’yu hatırlatıyor. Zico’nun o sakin rahatlığını Rijkaard’da da görüyorum. Mustafa Sarp’ın ilerlemesinde, tamamen yerli defansının ve iki yerli önliberosunun iyi oynamasında, rahatça yapılan rotasyonlarda görüyorum bunu. Gökhan Zan bile sakatlanmıyor sanki artık. Kayseri maçından sonra Servet’in sakin ve mantıklı açıklamalarında her soruya rahatça cevap verişinde, Gökhan Zan’ın “Servet ile uyumunuz nasıl” sorusuna gülerek verdiği “bunu kamuoyunun takdirine bırakıyorum” cevabında görüyorum. Korkarım çok iyi bir Galatasaray geliyor bu sezon. Tek tesellim Fenerbahçe’nin de iyi olması.
Rijkaard ayrıca "zamana ihtiyacımız var" edebiyatını da bitirmiştir. Bence artık teknik direktörler de zamanı ihtiyacı olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrılmalı ve zamana ihtiyacı olanları Türkiye'ye uğramamalı. Çünkü ne Fatih Terim'in, ne Mustafa Denizli'nin, ne Daum'un, ne Lucescu'nun, ne Zico'nun, ne Rijkaard'ın zamana ihtiyacı yoktu. Aragones'in, Del Bosque'nin, Skibbe'nin ihtiyaçları olan şey ise zaman değildi.

Galatasaray ile Fenerbahçe’nin bu sezonunu karşılaştırmak gerekirse, Fenerbahçe filleriyle atlılarıyla Timur’un ordusuysa, Galatasaray da Cengiz Han’ın sürekli akın eden ordusu. Bakalım Timur mu kazanacak, Cengiz Han mı?

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Arkası Yarın: Toygar’ın Oyunları

Toygar Lodosoğlu içindeki Usain Bolt uyanmışçasına rekordan rekora koşuyordu. Mayın Tarlası isimli oyunun uzman levelinde 279 saniye olan rekorunu 255 saniyeye çekmenin gururunu yaşamış Yeni Zelandalılar gibi haka dansı yapıyordu ki, Oğulcan geldi.

- Noluyor lan?
- Rekor kırdım da, kutluyorum.
- Bilgisayar başında oturma rekorunu mu kırdın lan? İnanmıyorum!
- Yok oğlum, Mayın Tarlası’nı 255 saniyede bitirdim.
- Sana acıyorum Toygar.
- Kedi de uzanamadığı ciğere mundar dermiş.
- Toygar sana bazı bilgiler vereyim. Bilgisayar oyunları sektörü 80’lerden bu yana acaip gelişmeler kaydetti. Artık futbol oynarken oynayan adamın yüzünü bile benzetiyorlar aslına. Mesela oyundaki Tuncay Şanlı aynı gerçek Tuncay Şanlı’ya benziyor.
- Eeee?
- Yani diyorum ki inanılmaz grafikler, aşmış hareketler var artık oyunlarda.
- Eeee?
- Ve sen hala seksenlerden kalma bu salak oyunu oynuyorsun.
- Oğulcan sen kiwi çıktı diye elma yemeyi mi bıraktın? Kuşburnu çayı çıktı diye normal çaydan vazgeçtin mi?
- Ne alakası var lan?
- Bir oyunu sadece seksenlerden kalma diye elştiren bir adamdan beklenmeyecek bir tepki! Kimbilir satranç oynasam başıma neler gelecekti.
- Peki neden bu oyunu oynuyorsun Toygar?
- Çünkü bu oyun her yerde oynanabiliyor, her bilgisayarda var. Üstelik beyin bir kastır ve kaslar antrenman yapmazlarsa, zayıflarlar.
- Üstün zekanı korumak için oynuyorsun yani bu salak oyunu.
- Hayır, sadece vakit geçsin diye oynuyorum. Bir de işte eskiden spider solitaire oynuyordum ama, belli oluyordu kocaman renkli bir ekran. Birkaç kere genel müdüre yakalandım oyun oynarken. Bu ise uzaktan scientific hesap makinesi gibi görünüyor.
- Peki evde ne diye oyunuyorsun Toygar?
- Sonradan bu oyunu sevdiğimi farkettim. Aradığım herşey var bu oyunda.
- Pardon?
- Gerilimli bir oyun, beynini çalıştırıyor, bir tane hareket yapmak için 9 tane düğmeye uygun sırayla basacağım diye kasman gerekmiyor, içinde mükemmel dozda şans ve yüksek düzeyde zeka var.Hayat gibi Oğulcan, yaptığın her hareket bir öncekinin aynısı ama etkileri acayip değişken. Birden 32 kareyi açtırabildiğin gibi, mayına basıp gümleyebiliyorsun da. Temelde ise yaptığın hep mouse ile gri bir kareye tıklamak. Doğru kareye tıklarsan zafer, yanlış kareye tıklarsan hüsran oluyor. Ayrıca kader inancına manyak bir açılım getiriyor.
- Oha Toygar oha!
- Mayınların yeri belli abi, oyuna başladığın anda tüm mayınların yeri belli. Sen iyi oynarsan kazanıyorsun, kötü oynarsan kaybediyorsun. Pek çok mayının yerini doğru olarak tahmin edebiliyorsun, ama iyi de bir açılışa ihtiyacın oluyor. Açılışı kötü yaparsan, oyunu iyi bitirmen de çok zor oluyor. Mavi 1’lerde rahat davranıyorsun, bordo 5’ler ise ödünü koparıyor. Siyah 7’yi bulursan arkana bakmadan kaçıyorsun. Sen mayınları işaretledikçe tablo netleşiyor. Bazen de göz göre göre sağ tıklamak için imleci üzerine getirdiğin karede bir anlık dalgınlıkla sol tıklıyorsun ve bommmm.
- Sen kafayı yemişsin Toygar.
- Kafayı yemiş olmam söylediklerimi değersiz kılmaz.
- Peki oyundan sıkılmıyor musun, ya da somut ilerleme oldu mu başladığından beri.
- Oyundan tabii ki sıkılıyorum. Bazen yoruyor beni. Somut ilerleme ise, ilk başladığımda sadece mayınları bulmaktı amacım süreyle ilgilenmiyordum. Yarım saatte de açtığım oluyordu, onbeş dakikada da. Sonra baktım ki 100 oyunun 60’ını falan açıyorum, süreyle de ilgilenmeye başladım. Önce 800 saniyelere falan çektim süreyi, sonra 600’lere. Uzunca bir süre 600’ler seviyesinde kaldım. Sonra 400’lere indim. Arada bir de 300’lerde açıyordum ama 300 sanieynin, yani beş dakikanın altına inebileceğimi sanmıyordum. Geçenlerde bir 279 yaptım. Çok iyi bir açılış yaptığıma bağladım. Sonra 282 yaptım. Ama bugün içimdeki Usain Bolt haykırdı. 255.
- Peki sana daha gerilimli, daha riskli daha etine kemiğine dokunan bir oyun bulsam, vazgeçer misin?
- Neymiş bu oyun?
- İddaaaaaaaa! Hem para da kazanırsın. Hatta yeterince iyi olursan, çalışmana bile gerek kalmaz.
- Lan bırak allah aşkına yaaa.
- Oğlum hemen itiraz etme de bir dinle.
- Anlat bakalım.
- Şimdi, ben uzun zamandır iddaa ile ilgileniyorum biliyorsun. Mantıklı ve sürdürülebilir bir oyun sistemi bulmaya çalışıyorum.
- Bak bak bak, anlatışa bak. Sanırsın küresel ısınmaya çözüm üretiyor.
- Uzun sürelik iddaa tecrübemden çıkan en temel ders, mümkün olan en az maçlık kuponlarla oynamaktır. Şu sıralar pek çok maç için minimum bahis sayısı 3. Yani 3 maç seçeceğiz.
- İyi de az maç seçince de kazanç az oluyor.
- Oğlum mesela iddaa’nın da oranlarıyla favori gösterdiği yaklaşık 1.5 oranlı 3 maç seçsek, yatırdığımız her liraya yaklaşık 3.5 lira alırız. 10 TL yatırdıysak 35 TL alırız. Hem de herkesin favori gösterdiği takımların kazanması halinde üç buçuk kat para kazanılıyor. Ufak ufak kazanıp, sabırla biriktirdiğin zaman 10 TL basma da 100 TL bas, 100 TL basma da 1,000 TL bas. Mesela, Valencia – Getafe maçı. Kim kazanır.
- Tabii ki Valencia.
- Oranı kaç biliyor musun?
- 1.30 falandır herhalde
- Değil işte. 1.45.
- E iyiymiş.
- İşte bunun gibi 3 maç oynayacağız. 2 TL para yatıracağız. Kaybedersek yine bunun gibi 3 maç bulup, 5 TL yatıracağız. Kazanırsak 17 TL civarı kazanırız, yatırdığımız 7 TL’yi çıkarsak net 10 TL kazanırız. Kazandığımız anda başa döneceğiz. 5 TL yatırdığımızda da kaybedersek, 8 TL yatıracağız.
- Eeee bu böyle gider.
- Bunun bir sınırını koyacağız. Mesela 10 maç üstüste 3 favori maçtan kaybedersek sermayeyi tüketmiş olacağız. Sermaye de 300 TL civarı birşey. Yani kişibaşı 150 TL.
- Nasıl ya anlamadım.
- Bak dur sana tablosunu yapayım. Sen Excel adamısındır, ondan anlarsın.
- Yani diyorsun ki, 10 maç üstüste üç favori maçı bilemezsek, kaybedeceğimiz para 150 TL.
- Evet aynen. Şimdi soruyorum sana. Futboldan anlayan, futbol izleyen adamlarız, dahası zaten iddaa oranları belirlenirken profesyonel bir ekibin yaptığı analizin sonucunda bu oranlar belirleniyor. Yani iddanın favori gördüğü takımların zaten maçı kazanmaları lazım. Bu şartlar altında 10 kere üst üste 3 favori maçı bilemediimiz olur mu?
- Valla zor görünüyor da bu sistemde biz aylarca oynarız sonunda bir bakarız 300 TL’miz olmuş 350 TL. Yani seni zengin etmez beni batırmaz bir iş bu.
- Abi öyle olursa bu sefer 300 değil de 3000 TL yatırırız. 3000 TL değil de 30000 TL yatırırız. Hatta o zaman seni o işten alırım. Şu duvarlara 6 tane LCD takarım, Her birine açarım bir maç sen izler durursun. Raporlar çıkarırsın. İşte dersin ki, Helsingborg deplasmanlarda iyi oynuyor ama ecvinde çok zorlanıyor, kontraatak takımı bu. Buna benzer bilgiler ilk elden toplandıkça yanılma ihtimalimiz de azalır. İddaa sitesi bile kurarız şerefsizim.
- Hee hatta iddaayı batırırız bizi tutuklarlar falan.

Devam Edebilir :p

14 Ocak 2009 Çarşamba

Aşkta Kadınların Maradona – Beckenbauer Sorunsalı

Franz Beckenbauer, lakabı Kaiser, yani İmparator, Almanların efsanevi defans oyuncusu, defans oyuncusu tanımını değiştiren adam, geriden oyun kurma denen heyulanın atası, golcü, lider, istikrar abidesi, fedakar (1970 Dünya Kupası 3.lük maçında Uruguay'a karşı bir kolu sargılı oynamış), sadık, güvenilir, takım kaptanı.

Beckenbauer, bütün yaşlı dünya yıldızlarının toplandığı ve şov amaçlı Cosmos organizasyonunu saymazsak, ömrü boyunca Bayern Münih’te top oynamış, oyunculuğu sırasında da, teknik direktörlüğü sırasında da, gerek Alman Milli Takımında gerek Bayern Münih’te kazanılmadık kupa bırakmamış.

Jübilesinden sonra, önce Alman Milli Takımı teknik direktörlüğüne, sonra Bayern Münih teknik direktörlüğüne, sonra Bayern Münik başkanlığına, sonra Bayern Münih onursal başkanlığına gelmiş. Alman Futbol Federasyonu başkanlarını, Alman Milli Takımı teknik direktörlerini onun belirlediğine ve Alman futbolunda bir tür elitist, soylu bir sınıf oluşturduğuna ve bu sınıfın başkanlığını yürüttüğüne dair söylentiler var. Hedefi önce UEFA sonra FIFA başkanı olmak. Bir kere bile kırmızı kart görmemiş bu defans oyuncusu belli ki çok yetenekli ve oyunu kurallarına göre oynamayı iyi bilen bir lider.

Beckenbauer tüm bu üstün özelliklerine rağmen bir sistem adamı. Takım arkadaşlarının ağzından onun hakkında hiç kötü söz çıkmamış. Ama çok samimi sözler de çıkmamış. Belli ki saygıyla karışık bir korku bırakmış üzerlerinde. Hata yapana pek hoşgörü gösterdiğini de sanmıyorum. Hatta eminim bir insan bunu yapabiliyorsa sen de yapabilirsin falan diyor olmalı hata yapan takım arkadaşlarına. O bütün yıldız özelliklerine rağmen, kaprisleri olmayan, antrenman kaçırmayan, kolay kolay sakatlanmayan, kırmızı kart görmeyen, takımını yüz üstü bırakmayan bir disiplin abidesi. Futbolu bıraktıktan sonra bile hala bu işlerin içinde olmak istediğine göre çok daha uzun vadeli planları olan, kendisinden sonra bile devam etmesini düşlediği bir sistemi etap etap kurgulayan biri.

Diego Armando Maradona, lakabı el Diego, çünkü Maradona bir başka şeye benzetilemez, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük iki futbolcusundan biri, diğeri Pele, Arjantinli, burjuva takımı River Plate’in değil, halkın takımı Boca Juniors’un taraftarı, şu sıralar Boca Juniors’un stadı La Bombonera’nın kapısında “dinim Boca, tanrım Maradona, mabedim La Bombonera” yazıyormuş.

Boca’dan ayrılıp Avrupa’ya transfer olduğunda önce Barcelona’ya gider. Ama mutlu olamaz Barcelona’da. Yine de İspanya Kral Kupası ile İspanya süper kupasını kazanır o sene. Bana göre Barcelona’da mutlu olamamasının tek bir nedeni vardır. Barcelona kendisi olmadan da iyi takımdır. Kendisi oyuna girdiğinde yarattığı marjinal fayda tatmin etmemiştir onu ve yine bence bu yüzden İtalya’nın orta sıra takımlarından Napoli’ye gider. Napoli Güney İtalya’dadır ve İtalya’yı kuzeyliler yönetmektedir. İşte seneler sonra Juventus’un küme düşmesi, Milan’ın puanlarının silinmesiyle sonuçlanan şike skandalları o günlerde muhtemelen daha da yoğundu. Bu Napoli ile bu Juventus’u, bu Milan’ı bu kuzeylileri yenerek şampiyon olmuştur Maradona, tıpkı 1986 dünya kupası çeyrek finalinde İngiltere’yi attığı iki acayip golle eleyerek, Falkland’ın rövanşını aldığı gibi. 1990’da İtalya’da düzenlenen dünya kupasında Napoli taraftarları İtalya’yı değil, Arjantin’i desteklemişlerdir bir İtalya Arjantin maçında. Yıllar sonra bir Napoli taraftarı Şampiyonlar Ligi maçında Juventus’a karşı Galatasaray’ı destekleyeceklerini açıklarken duygularını şöyle anlatır:

“Kuzeyliler bizi adam yerine koymazlar, ayrılmak isterler. Kuzey takımlarında İtalyan bile oynatmazlar. Milli Takım’a güneyden oyuncu almazlar. Üstelik onların bize karşı oynadıkları her maçın topu da yuvarlak değil, dört köşedir. Bir köşesinde para, öbüründe mafya, üçüncüde şike, dördüncü köşede de başkanlarının ismi vardır. Niye tutalım Juventus’u? Hep ezildik, ezdiler bizi. Başımızı, ilk defa bizi şampiyon yapan Maradona ile kaldırdık gururla. 80 bin Napolili 1990 Dünya Kupası’nda boşuna mı bağırdık Arjantin diye. Üstelik İtalya-Arjantin maçında.”

Maradona sahada kendisini İsa gibi gördüğünden olsa gerek, takım arkadaşlarının hatalarını falan da hoşgörüyle karşılar. Takım arkadaşı Burruchaga “ben onun portakalla mandalinayla yaptığı hareketlerin yarısını futbol topuyla yapamıyordum” derken, bir diğer takım arkadaşı Careca “"sonuçta ben ancak dünyanın en iyi üçüncü futbolcusu olabilirim. çünkü birincisi Diego'dur, ikincisi her zaman Diego'dur ve sonra diğer önemli futbolcular gelir” demiştir. El Diego ile diğer futbolcular arasında böylesine bir fark vardır ve el Diego bu farkı bilmektedir. Bu nedenle her mağlubiyetten, her hatadan kendini sorumlu tutar.

Futbolu zevk için oynar Maradona, hile yapar, mızıkçıdır. Antrenmanlar, iş disiplni, sebat falan filan umurunda değildir. Daha çok zevk alacağı herşey için futbolu terkedebilir. Bakmayın şu anda Arjantin Milli Takımı teknik direktörü olduğuna çok yakında sıkılır, onu da bırakır. Çünkü futbol onun hayatında eğlenceli etkinliklerden sadece birisidir. O nedenle kokain de kullanır, doping de alır, elle attığı gol için o tanrının eliydi de der. Maradona’nın keyfi yerindeyse, birşeyleri kazanmak isterse kazanır. Bağış Erten’in deyimiyle Maradona, “16'sında milli, 18'inde şampiyon, 22'sinde dünya yıldızı, 26'sında efsane, 31'inde kokainman, 44'ünde ağır yaralı”dır ve “futbolu sevmeyen kaldıysa yeryüzünde, onu seyretmedikleri içindir”.

Maradona şişko ve kısaboyludur, alkolden sigaraya, kokainden kumara, gece hayatından kiliseye, kapitalist karşıtı eylemlere kadar her yerde bulunabilir. Beckenbauer, zinde ve fittir, alkole, sigaraya kokaine, kumara, gece hayatına itibar etmez, aile yaşamına, sağlıklı yaşama, dengeli beslenmeye falan itibar eder. Maradona’nın nerede ne yapacağı hiç belli olmaz, sürprizlerle doludur. Beckenbauer’de sürpriz yoktur, herşey belli bir plan dahilinde ilerler. Maradona sevimlidir, komiktir, eğlencelidir. Beckenbauer, ciddi, karizmatik ve yakışıklıdır. Maradona insana yaşama sevinci verir, Beckenbauer güven duygusu. Maradona kahkahalarla güler, Beckenbauer tebessüm eder. En nihayetinde Maradona zevktir, Beckenbauer huzur.

Bir teknik direktör olsan takımına Beckenbauer’i mi almak istersin, Maradona’yı mı ey kadın?

Talep gören yüksek fiyatlı erkekler tıpkı talep gören yüksek fiyatlı futbolcular gibidir ve kadınlar da Beckenbauer’lerde Maradona’ları, Maradona’larda Beckenbauer’leri ararlar. Maradona evlilik yıldönümünde ortalarda görünmeyip, telefonları açmayıp gecenin ikisinde bir kamyon gül ile bütün apartmanı ayağa kaldırır, Beckenbauer ise evlilik yıldönümünde akşam saat tam 8’de arabasıyla evinden aldığı karısıyla şehrin en şık restoranında şampanyalar eşliğinde yenen nefis bir yemektir. Sevgilisi Beckenbauer olan rutinlikten, sürprizsizlikten şikayet eder, sevgilisi Maradona olan kötü alışkanlıklardan, belirsizlikten, sağlıksızlıktan filan. Kadın ilk aşk acısını Maradona’dan aldıysa, Beckenbauer’e sığınır, Becekenbauer’den almışsa, Maradona ile rahatlar. İkisini de görmüşse eğer bir kadın mutlaka senteze kalkışır.

24 Haziran 2008 Salı

Organik Türkiye

Avrupa Ortaçağdan bugüne kadar hep tekniği bilimi öne çıkardı. Maddeye önem verdi. Madde ötesini reddetti. Bütün eğitim sistemleri pozitivistti. Duyguların kaynağını beyindeki kimyasallarda aradı. Yani bir ön kabulü vardı ve tüm araştırmalarını gelişimini onu doğrulamak için yaptı. Herşeyin neden sonuç ilişkisine dayandığı, aynı nedenlerle hep aynı sonuçların alınacağını söyledi durdu.

Bütün bu bakış açısı ister istemez mekanik sistemleri beraberinde getirdi. Muhteşem mekanik yapılar, makineler icat ettiler. Tasarladıkları makinelerde basit parçaların yaptığı basit işlerin toplamda karmaşık ve büyük işler ortaya koyduğunu gösterdiler. İşbölümüne müthiş önem verdiler. İş bölümü sayesinde işin içerisindeki faktörlerin her birine basit işlevler yüklediler ki, iş o faktör olmadan yürümesin, ama o faktörün de yedeği kolayca bulunabilsin. Yani faktör iş için çok önemlidir, ancak iş dışında da çok önemsizdir. İsviçre saatlerinin içindeki çarklar gibi. Tek başlarına bir işe yaramazlar ama o çark olmadan da saat çalışmaz. Öte yandan kırılan bir çarkın yerine kolayca bir yenisini koyabilirsiniz.

Bu mekanik vizyon, Avrupa’yı çok geliştirdi. Dev binalar, müthiş makineler yaptılar. Ancak bu vizyon sosyal hayatlarına da yansıdı. Toplumlarını insan toplamı olarak gördüler. Her bir insan o toplum için iş bölümüne katkıda bulunuyordu ancak toplumdan ayrıldıklarında boşlukları kolayca dolduruluyordu. Kısaca insanı büyük bir makinenin kolayca ikame edilebilir bir parçasına indirgemişlerdi. O yüzden “Mezarlıklar kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla dolu” gibi deyişler hep Avrupa’dan çıkmıştır.

Öte yandan doğa incelendiğinde, organik sistemler görülmektedir.

Organik sistemler ile mekanik sistemleri basit bir örnekle anlatabiliriz. Örneğin bir masa düşünelim. Dört ayağın üzerinde düz bir platform vardır. Basit bir masada 4 ayak, bir de ayakların üzerinde duran platform vardır ve bu parçalardan herhangi birinin başına bir şey gelse sistem çalışmaz. 4 ayaklı olarak tasarlanmış bir masa 3 ayaklı olarak işlev görmez. Öte yandan ayakların yerlerini değiştirerek üç ayaklı yeni bir masa tasarlanabilir. Ancak yeni masa da başka bir mekanik sistemdir. Yeni bir tasarım olmadan 4 ayaklı basit bir masanın ayaklarından herhangi biri kırılıdığında, masa işlevini %100 yitirir. Öte yandan bir insan elini düşünelim. 5 parmak vardır. Baş parmak ve bir parmak daha olduğu sürece sistem işlevini gösterir. Yeni bir tasarıma ihtiyacı olmaksızın. İşlevini %100 sürdürmez belki ama halen işlevseldir.

Bütün bu açıklamalardan sonra Türkiye milli futbol takımını düşünelim. Daha kadrolar açıklanırken yapılan tartışmalara bakalım. Fatih Terim’in kadro tercihleri ne kadar eleştirilmişti… İbrahim Toraman neden çağrılmamıştı, Mehmet Topuz neden çağrılmamıştı, Fatih Tekke neden çağrılmamıştı, Yıldıray neden gönderildi, Halil Altıntop neden ? Diğer taraftan, Colin Kazım’ın Emre Aşık’ın bu kadroda ne işi vardı ? Semih yerine neden Ümit Karan, Mehmet Yıldız alınmamıştı ? Sabri miydi Türkiye’nin sağ beki ? Bir kısmına hepimizin katıldığı bu eleştirilerin gerekçelerini ve doğruluk paylarını Fatih Terim bilmiyor muydu ? Fatih Terim ne yapmaya çalışıyordu ?

Futbolun tarihsel gelişimine biraz göz atmak lazım. Önceleri futbol bireysel yeteneklerle oynanıyordu. Bu konuda açık ara önde olan Brezilyalılardı. İnanılmaz yetenekli oyuncularıyla çok başarılı oluyorlardı. Peleler, Garinchalar çıkarmışlardı. Bireysel yetenekle Brezilyalıları yenmek mümkün değildi. Bunun üzerine sistemli turnuva takımları çıktı. Almanlar makine gibi takımlar yarattılar. Her parça kendi işini iyi yaptığında yaratılan sinerji ile bireysel yetenekleri yenebildiklerini gösterdiler. Ayrıca asla pes etmiyorlardı. Başlama vuruşuyla makineyi çalıştırıyordunuz, bitiş düdüğüyle kapatıyordunuz. Oyun disiplininden asla kopmuyorlardı. Örneğin bu mekanik sistem, Almanlara karşı bir türlü başarılı olamayan İngilizlerin önemli forveti Gary Lineker’e “ Futbol 11’er kişilik iki takımın oynadığı ve sonunda Almanlar’ın kazandığı bir oyundur” sözünü söyletmişti. İtalya savunma sistemlerine eğilmişti. Etten duvarlar örüyorlardı rakip gol atamasın diye.

Bu sistemler sonucunda, Brezilya’yı yenmeye başladı Avrupalılar. 1970’de Brezilya Pele ile dünya şampiyonu olduktan sonra 24 yıl boyunca kupayı alamıyordu. Hem de Socrates’lere, Zico’lara rağmen alamadılar. 1994’te Brezilya kupayı aldığında, Parreira Brezilya takımına sistemli oynamayı öğretiyordu. Brezilyalılar kendi takımlarını çok eleştiriyorlardı. Ancak Brezilya dünya şampiyonu oldu. 2002’de bir kez daha şampiyon oldu. 1998’de ise finalde Fransa’ya kaybettiler. 2006’da ise yeniden takımın başına gelen Parreira, bu defa sistemli oyunu daha bireyselleştirerek 60’lı yıllardaki Brezilya gibi hem kazanan hem de zevk veren bir takım yaratmak istedi. Başaramadı. İtalya aldı kupayı.

1998’de şampiyon olan Fransa takımı ise sonradan bu şampiyonluğun belgeselini yaptığında gördük ki, sistemli bir takıma bir ruh da eklemek istemişti. Teknik Direktör Aime Jacquet futbolcularına açık açık diyordu ki, biz bu şampiyonayı bireysel yeteneklerimizle ya da sistemli bir takım olarak kazanamayız. Bir takım ruhu oluşturmalıyız. Bir kardeşlik duygusu yerleştirmeliyiz takıma. O zaman bireysel yetenekleri de takım disiplinleri de bizden iyi olan takımları yenebiliriz.

2008’de Fatih Terim tıpkı meslekdaşı Aime Jacquet gibi duygular içinde olmalıydı. Ama daha farklı bir şey denedi. Kaleci ve defans bloku dışındaki tüm oyuncuları farklılıklarına göre belirledi. Hiçkimse hiç kimsenin alternatifi değildi. Çünkü aynı işi yapmıyorlardı. Emre Belözoğlu’nu orta alana koyduğunda verdiği katkıyı alternatifi gibi görünen Tümer vermiyordu. Tümer’in takıma katkısı çok daha farklıydı. Özellikle kanatlarda bu durum çok belirgindi. Sol kanatta oynayabilecek Türk futbolcuları Tuncay, Arda, Uğur Boral her biri çok farklı katkılar veriyordu. Sağ kanatta, Hamit, Kazım, Gökdeniz, Mevlüt aynı şekildeydiler. Nihat’ın alternatifi Semih olamazdı. Bambaşka özelliklere sahip forvetlerdi.

Fatih Terim farklılıkların takımını yaratmıştı. Hazırlık maçlarında her maç değişik şeyler deniyordu. İnsanlar da eleştiriyordu. Bir sistemimiz yok, ne oynadığımız belli değil. Bu gibi eleştiriler Fatih Terim’in yaratmak istediği takımın temel nitelikleriydi zaten. Sürprizli anlaşılamayan bir takım yaratmak istemişti hoca ve başardı.

Örneğin Çek maçının ilk yarısında topları geriden şişiren bir milli takım vardı. Ben de o zaman demiştim, madem şişireceksin Hakan Şükür’ü neden almadın milli takıma. Ama cevabı galkibiyetin ardından basın toplantısında soru sorulmadan geldi. Topları şişirip ileride baskı yapacaktık. Uzun toplara onların vuracağını biliyorduk. Biz vuralım diye atmadık o uzun topları. Ama orta sahamız eksik kaldı, beklediğimiz gibi basamadık dedi. Hırvatlara karşı ise bu baskıyı yapabildik. Dinamik, çabuk ve kısa oyuncularla uzun boylu nispeten daha ağır futbolculara kendi sahalarından kolay çıkma imkanı vermedik. Maçın genelinde başa baş oynadığımız tek maçtı belki de.

Fatih Terim her maç değişebilen her tür sisteme uyum sağlayan bir takım yaratmak istemişti. Darwin’in sözünü içselleştirmişti belki kimbirlir : “En güçlüler değil en iyi uyum sağlayanlar yaşayakalır.”

Biz en güçlü takım değildik. Ama benzersiz bir uyum yeteneğimiz vardı. Çünkü eldeki parçaları sisteme uydurmaya çalışmıyorduk. Tersine eldeki parçaların sistemi oluşturmasına imkan tanıyorduk. Sistemin parçaları yerine parçaların sistemini seçmişti Fatih Terim.

Bireysel yeteneklerden mekanik sistemlere derken organik sistemli bir takım hayal etmişti Fatih Terim belki de. Eksik de kalsa, sakatı cezalısı çok da olsa, baş parmağı olduğu sürece işlevli bir sistem. Baş parmağın yanındakileri kendine uydurduğu, yeni şartlara uyum sağlayan, her bir parmağın da farklı özelliklere sahip olduğu yaşayan organik bir sistem. Yedek kaleciyi orta sahada oynatırım esprisi bunu doğrulamıyor mu ? Takımın zor anlarda yarattığı ekstra güç ile can havliyle kaçan bir ceylanın yarattığı ekstra güç benzemiyor mu birbirine ?

Biz makine düzeniyle oynayan mekanik sistemli bir takım değiliz. Bu çok açık. Ama bu eleştiri bizim takımımızın bir sistemi olmadığını anlatmıyor bize. Değişik bir sistemimiz olduğunu anlatıyor. Herkesin kendi değerini bildiği, ihtiyaç olduğunda santrforun kaleye, kalecinin orta sahaya geçebildiği, her biri kendi içinde organik birer sistem olan multifonksiyonel parçalardan oluşan bir organik megasistem bizim milli takımımız. Ne olduğunu anlamayanlar da mekanik dünya görüşüne sahip Avrupalılar.

Turnuva başında Fatih Terim’in ne yapmak istediğini kısmen anlamış biri olarak bu takımdan şu şekilde söz ediyordum: “Bu takımın yapacağı hiçbirşey beni şaşırtmaz. 0 puanla gol atamadan da dönebilirler, kupayı da alabilirler.” Kaderin cilvesine bakın, şu an herkes aynı şeyi söylüyor.