Berkant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Berkant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Karagöz ile Hacıvat

Toygar Mısır'dan hepinize selam söyledi, canım bloggerlar ve bana Berkant ile yaptıkları MSN görüşmesini gönderdi. Biraz küfürlü konuşmuş gençler ama, artık kusura bakmayacaksınız.


Berkant: hacım

Toygar: he canım

Berkant: how are you, how is your keyifs

Toygar: ehhh, yorgun, sersem falan

Berkant: dananın kuyruğu ne durumda

Toygar: yok bir durum, kendiliğinden saçma sapan bir uzlaşma çıktı ortaya

Berkant: vay, pek kendiliğinden olmamıştır o jo

Toygar: peki o zaman şöyle söyleyeyim patronun iradesine karşı mı çıkacaksın

Berkant: çıkmayacaksın tabi ki

Toygar: çıkmadık işte

Berkant: gıcık mı oldun ne bu uzlaşma durumuna

Toygar: ne kadar menfaatçi pis bir herif olduğumu farkettim.

Berkant: niye lan

Toygar: doğrusu bu değildi, bu siyaseten doğrusuydu

Berkant: uzlaşmak iyi bişeydir hacım

Toygar: bir boka yaramaz, sadece satükoyu uzatır

Berkant: bak o kadar konuştuk patron zekası işi başka türlü çözmüş

Toygar: patron zekasının da amına koyayım. ya yine yalnız kalamadım, yine uykumdan uyandırıldım, sikeceğim böyle hayatı

Berkant: beni de çağır hacı ben de sikmek istiyorum onu

Toygar: ben yakalasam, sikeceğim de, yok hep o beni sikiyor, hep arkamda, salak bir film vardı ya kim ki dukun, onun gibi

Berkant: hayır alışkanlık yapacak ibne olacağız yakında

Toygar: ya hayatım işgal edildi, kesinlikle kendimle ilgili bir şey yapamıyorum, her yerden deliniyorum sosyalleştim amına koyayım ya, bu muydu yani

Berkant: istemediğim ne varsa tepemde diyorsun

Toygar: o eski halimden hiç eser yok şimdi diyorum, ızdırap içinde yorgunum şimdi diyorum

Berkant: olm derler ya borç yiğidin kamçısı diye hakikaten kamçı gibi ağlatıyor, hep borçlar yüzünden

Toygar: ortada yiğit yok kanımca, sünepe bir herif var

Berkant: hele seninki daha vahim, kendi iraden dışında oldu

Toygar: hayatımın içine sıçtılar el birliğiyle, kıçım başım oynar oldu

Berkant: şimdiye 40 defa reset yediydi o puşt hayat

Toygar: bütün kurguladığım hayat modeli çöktü, şu halime bak ya

Berkant: kıçın başın niye oynar olmuş ki olm

Toygar: cebimde para olmasına karşın, her türlü 1 sene güvencem olmasına rağmen, doğruyu uygulayamadım da ondan. hoş doğrunun da amına koyayım, hayatımı alamıyorum geri

Berkant: olm bünye kaldırmaz öbür türlüsünü de ondan, bunu da kaldırmıyo hoş sakal bıyık olayı göt başla ilgisi yok

Toygar: abi istediklerini yapamıyorsan hayatta, üstelik imkan ola ola yapamıyorsan, ne anlamı var yaşadığın hayatın, tırsıyorsun çünkü

Berkant: valla hacım ben de benzer şeyleri söylüyorum şu ara kendime ama sanırım azıcık yaşla ilgisi var

Toygar: yaşlandık olm işte, yaşlanmamamız lazımdı ama yaşlandık

Berkant: aynen öyle

Toygar: hadi senin durumun azıcık daha farklı, karın var bilmem nen var, benim hiçbir mantıklı açıklamam yok. üstelik de uzlaşmayı becerebildiğim için herkes çok sevindi. böyle rezillik yok, elalem için yaşar olduk, para için yaşar olduk. sikeyim parasını

Berkant: dramatize etme o kadar

Toygar: doğrusu bu olm, dramatiklik tamamen seçtiğin hayat modelinde

Berkant: seni tutan tek şey bence vefa olm orada, satış olsun istemiyorsun

Toygar: yok yanılıyorsun, beni tutan tek şey para burada, neyin vefasını duyacağım bu gerzek şirkete

Berkant: valla misal benim yerimde olsan, kendi işin olsaydı yani, bitirip gittiydin bence çoktan.

Toygar: peki öyle olsun, bu da daha kötüsü o zaman, lan vefa nedir, birinin sana sormadan aldığı kararları uygulamasına yardımcı olmak mıdır? bana ne amına koyayım ya, mısır fabrika sıçmışmış, başarmışmış, delleniyorum ya, ben nasıl bu hale geldim, şu an resmen başarılı olmaya çalışıyorum, geri kalan herşeyi kabulleniyorum, saçma sapan dertler dinliyorum, çözmeye çalışıyorum, peki bunu niye yapıyorum? tek bir sebebi var.

Berkant: ya hacı birçoğunu yaşadığın ve çalışmak zorunda olduğun sürece yapmak zorundasın zaten ki, değişmez

Toygar: hacıııı, anlamıyorsun, şurada biz hayatla anlaştık, dedik ki, kardeşim 10 saat 12 saat neyse satacaksın dedi hayat bana, ben de karşılığında sana 12 saat istediğin gibi yaşama şansı vereceğim. fifty fifty, ok? ok. eee, geldiğim noktada istediğim hayat için bir dakika yok. her dakika birileri, dert dinlemeler, işgal edilmeler. odamda oturamıyorum sikime göre, anahtar var birilerinde, kapıyı açmıyorum, giriyorlar. şarjını alabilirmiyimler, bilgisayarımda şunu yapamıyorumlar, internete giremiyorumlar, bilmemkimle konuşmam lazım telefonu alabilirmiyimler, bu saatte bu ne uykusular.

Berkant: sen sosyal olarak da işgal altındasın değil mi? bulaşmamalarını niye sağlayamıyorsun?

Toygar: ihtiyacım var çünkü onlara, burada kalıp bu parayı alabilmek için ihtiyacım var, herkesin beni sevmesi gerekiyor, desteklemesi gerekiyor. çünkü tek başına yiyemeyeceğin bir yarrağı yemişsin.

Berkant: niye canım belirli saatlerde seni bıraksalar , hatta herkes kendi halinde kalsa, işe de mi yansıtmaları lazım ille, bu ne zorbalık

Toygar: olm öyle bir hayat yok burada. her gün işten çıkarken iki ayağın bir pabuçta, hadi çıkalım, hadi gel, yeter artık. ulan göndersen, ben gelmiyorum, gidin desen, eve gelmen binbir türlü mesele. araba bulacaksın da, eve gideceksin de, sürü gibi, dinlemek istediğin müzik dinlenmiyor, izlemek istediğin film izlenmiyor, yazı yazmak istiyorsun, rahat bırakılmıyor, gece 11 de geliyor, bilmem kim şunu soruyor? bana mı soruyor? yok. eeee? ya sen bilirsin, sende vardır.

Berkant: olm var ya madem mecburiyetten geçiyor bu zamanlar keşke yer değiştirsek seninle. aradığın her şey bu ofiste valla

Toygar: istanbula gidiyorsun, evin yok. yine insanlarlasın, yalnız kalamıyorum ya,bunalıyorum insandan, her yanda insan istemiyorum kardeşim

Berkant: :) yalnızlıktan patladım hacııııı, bu ne dünya kardeşim böyle

Toygar: herkese merhaba demek zorundasın, alınıyorlar, herkesle hal hatır konuşmak zorundasın, alınıyorlar, herkese ilgi göstermek zorundasın, bekliyorlar.

Berkant: Amına koyayım ya üffffff. ömrünce köşe bucak kaçtığın insan tipleri hayatının orta yerinde

Toygar: ya kendime ait tek bir şey yok burada, anonimleştim. şimdi mesela takriben 10 dakika sonra birisi gelecek, şarjımı getirecek sağol diyecek.

Berkant: üfff

Toygar: şarjımı getirmese, ben film izleyemeyeceğim, o arada mutlaka sağolla yetinmeyecek, bana bir şeyler anlatacak, ben onu ilgiyle dinleyeceğim, hoşuna gidecek bir şeyler söyleyeceğim, sonra defol git diyeceğim. aaa diyecek, niye öyle diyorsun, ya bir git, yalnız kalmam lazım benim.

Berkant: ben insan sevmiiim de

Toygar: aaa, nasıl oluyor o diyecek, anlamaya çalışacak, allahım bu dünyaya ben niye geldim.

Berkant: diyorlardır lan bu oğlan bi tuhaf.

Toygar: ama işte kıçım başım oynadığı için, uzak da duramıyorlar, bir gün çok eğleniyorlar benimle, bir gün böyle saçma sapan şeyler oluyor, beni illa sağa sola götürmek istiyorlar. niye? kimsenin demediklerini söylüyorum, tuhaf tuhaf espriler yapıyorum, bu çok değişik diyorlar, oysa ben ben olamıyorum ki, dünkü muhabbet şuydu mesela, toygar ben evlenirsem düğünümde ne takacaksın? ebenin amı

Berkant: amaaaaan, pöfff

Toygar: ben düğünden nefret ederim, sen gerçekte benim zerre kadar umurumda değilsin, senin düğününe de gelmem, bir bok da takmam diyemiyorsun. kem kem kem, küm küm küm.

Berkant: Lan de gitsin, zamanla alışırlar.

Toygar: ya da top çeviriyorsun, sen evlenemezsin ki, evde kalmışsın.

Berkant: offf, bu daha sert aslında, hahaha

Toygar: lan diyorum, dedim de zamanında, beni seviyor musun dediler, hayır dedim, niye öyle diyorsun oldu, ben sevdiğini biliyorum oldu.

Berkant: offff, kurtuluş yok gibi bir şey

Toygar: dedim ki, beni hiç tanımıyorsunuz, tanıdığınızı zannettiğiniz adam benim %10'um falan. e anlat o zaman kendini dediler. lan bi siktir git

Berkant: hacı çok mu feci tipler yoksa sürekli beraber olmak zorunda olduğu için mi bu hale geliyor

Toygar: sürekli beraber olmak zorunda olduğun için bu hale geliyor, yoksa kendi hallerinde tipler.

Berkant: abi bana ayrı oda yoksa ben giderim de, yani bahane olsun.

Toygar: ayrı odam var, sorun o değil. sorun beraber çalışmak zorundasın, işin düşer habire, zıtlaşırsan, hayatın zindan olur, başarısız olursun

Berkant: ya anlamadığım o, çocuk mu bunlar?

Toygar: kimse kendi götünü toplayacak durumda değil.

Berkant: farzetsinler ki herkes akşam kendi evine gidiyor iş çıkışı.

Berkant: işte iyi olun, akşam görüşmeyin, noolur ki?

Toygar: sıkılıyor abi vatandaş. sen de gel

Berkant: e sıkılan görüşsün

Toygar: bensiz sıkılıyorlarmış, içlerine sinmiyormuş, bensiz olmazmış.

Berkant: haydaaaaaaaaaa, ben de sizinle sıkılıyorum, bu ne sosyal sorumluluk.

Toygar: olm her şeyi şaka sanıyorlar, oysa ben hiçbir şeyde olmadığım kadar ciddiyim.

Berkant: latdan anlamıyor bunlar demek ki.

Toygar: başka türlü bir hayat yok, hafsalaları almıyor, çocuk gibiler zaten

Berkant: küserler de bunlar

Toygar: tabii, hiç şüphen olmasın.

Berkant: aboooo

Toygar: olm hep diyorum ya, insanın türdaşıyla kuracağı tek doğru iletişim biçimi duyguya dayanır. saygı duyarsın, seversin, acırsın, üzülürsün. bizde bunlar yok, çıkar ilişkileri var, insanı bir arada tutan şey duygu değilse, çıkarsa, bu dünyanın en çekilmez şeyidir.

Berkant: özellikle bundan kaçınmaya çalışıyorsan.

Toygar: biz burada, 6 kişilik bir çıkar örgütü kurduk, hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için. amaç ne? herkesin güvenliği. nato. bu ne demek? tek başına acizsin demek.

Berkant: farkındalar ama rahatsız değiller anladığım.

Toygar: tabii ki, hepsi farkında, patronlar da farkında, söylüyorlar da zaten, siz çete oldunuz diye. yüzümüze karşı değil ama duyuyoruz biz. burada hayatta böyle kalınıyor.

Berkant: sen de çete beşı ol, yönet amına koyiim. müstahak bunlara, kur oyununu olm. yaparsın istersen.

Toygar: ben çetenin beyniyim mecburen, ama çete bu, biri lider olur, biri düşünür, biri savaşır, biri propaganda yapar. ya oyun falan kurmak istemiyorum.

Berkant: naapcan olm çaren mi var?

Toygar: ayrıca kursan ne olacak, ister istemez kuruyorsun zaten ama, iş adam olmakta, çete olmakta değil. çıkar örgütü bu, başka bir şey değil, benim gibi biri de bu örgütte. lan hayat, senin ağzına sıçayım. aslında bakarsan görevlerimiz de iş tanımlarıyla örtüşüyor. ben planlamacıyım, düşünüyorum. satışçı lider, parayı buluyor, vazgeçilemiyor, depocu cephaneyi koruyor, yeri geliyor yok ediyor. yani biraz fazla benzetmenin büyüsüne kapıldım ama her neyse, ben daha önce de dediğim gibi, insanın tek başına yapabildikleri işlere değer veririm. insan tek başına düşünür, tek başına çalışır, tek başına üretir, ama insan tek başına yönetemez, sömüremez. bak şimdi şarjımı getirmedi ya, benim şarjım da yarım saat sonra bitecek ya

Berkant: ee?

Toygar: kafanı takacaksın ister istemez, gideceksin şarjını alacaksın, e ne oldu, ilişki kurdun gene, yalnız kalamadın, uçamadın kaçamadın, düşünemedin, uyuyamadın

Berkant: vermesen olmaz, küser müser.

Toygar: kafan takıldı. neyse şarjım geldi, anahtarla kapım açıldı, bana iyilik edildi, ben kalkıp açmak zorunda kalmadım kapıyı, gelindi, oda niye bu kadar sıcak dendi, klima çalıştığı halde dendi, yeterince çalışmıyordu çünkü klima,

Berkant: kızgınım deseydin

Toygar: ne yapıyorsun dendi, oturuyorum dendi, e niye gelmiyorsun, beraber oturuyoruz dendi, yok dendi, suratsız dendi, suratsızım dendi, anlatabiliyor muyum, kurtaramıyorsun kendini.

Berkant: anahtar niye var hacı, gerçi ne fark eder ki

Toygar: ben uyanamıyorum sabahları, onlar da girip dürtüyorlar.

Berkant: bi tavır koysan on katı ilişki geri alıyorsun resmen ya, tavır koymamak daha faydalı nerdeyse.

Toygar: mesela az önce kapı çaldı, Atilla Bey bir duble rakı istiyor varsa dendi, tamam dendi, buyrun sizde gelin dendi, yok dendi, rakı verildi.

Berkant: köy yeri

Toygar: olm kaçış yok, no way out, ki bilirsin ben insanları kaçırmakta iyiyimdir.

Berkant: işte zor anlaşılan kısım o zaten, mecburen mecburen.

Toygar: yapılamamasının sebebi basit, ihtiyacın var.

Berkant: şöyle daha adice yaklaşsak olaya, kimin kime daha çok ihtiyacı varsa kuralları o belirlesin

Toygar: birincisi, adilce yaklaşmak yerine adice yaklaşırsak olaya, kalenin birini daha kaybederiz. ikincisi mesele kurallar değil yeğen, mesele bir arada olmak zorunda olmak.

Berkant: olm eğer sana çok ihtiyaçları var ve sana iş içinde tavır yapmayı göze alamazlarsa akşam senin kurallarını da kabullenirler. sonuçta bu durumu da bir çıkar ilişkisine çevirmek gerek.

Toygar: evet ama bu adil olmaz,

Berkant: madem geçer akçe bu

Toygar: ben bunu da takarım kafama, bilirsin ben, bana yapılanın fazlasını vermeden rahat edemem.

Berkant: laftan anlamayanın hakkı kötektir olm.

Toygar: bazen öbür yanağını da dönersin.

Berkant: daha nereni döneceksin olm ya, düzgünce söyle yok, laf sok şaka olsun, bilmem ne, bilmem ne, ebenin amı. azcık yalnız kalmak istemek bu kadar büyük günah olmamalı ya.

Toygar: hacı gece yarısı, sigarasız veya çakmaksız kalıyorsan, ve bunları dışarıdan alamıyorsan, bir gün sen isteyen olursun, bir gün de sen istenen olursun. bunun kaçarı yok, Rotterdam mı lan burası hahaha

Berkant: hahaha, lan olm bi ateş istedik diye hemen yüz göz mü olmalyız, ortası yok mu amına koyayım ya

Toygar: ya rezalet, tam rezalet, mesela klima da püfür püfür oldu şimdi, oda buz gibi, neden, biri geldi söyledi diye, hahaha

Berkant: offf hahaha

Toygar: kapı çaldı gene, kesin biri çağıracak. hahaha, telefonumu istedi biri, Türkiye'yi arayacakmış, ver kurtul, ver kurtul.

Berkant: sen bence devrim yapamıyorsan revizyonist takıl. olm sürekli onlar istiyor bu nasıl iş?

Toygar: yalnız kalmak isteyen benim olm, onlar değil ki. hatta bana bozuluyorlardır, hiç gelmiyorum çaylarını içmiyorum diye.

Berkant: günahkar seni, yalnız kalmak isteyen şeytan

Toygar: yalnızlık allaha mahsustur olm

Berkant: seni suratsız lanet asosyal, seni tuhaf seni.

Toygar: ağzı büzüşesiceyim olm ben

Berkant: hahaha, topaç olsan daha mı iyi lan, hahahha

Toygar: sibop en güzeli

Berkant: bozuk sibop

Toygar: ossurdukça hava kaçırıyom değil mi, doğru diyorsun

Berkant: kusmak ister misin

Toygar: istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum ki, istesem ne, istemesem ne

Berkant: iyi tarafından bak olm

Toygar: peki, bakayım

Berkant: en azından ne istediğini biliyorsun

Toygar: bana bu kötü tarafı gibi geldi ama neyse

Berkant: bildiğin için öyle

Toygar: hay senin amına koyayım, kapı

Berkant: naapim olm hayat boktan ben onun yalancısıyım

Toygar: telefon geri geldi, alacak verecek bir şey kalmadı ha yok belki rakı gelir daha hahaha

Berkant: valla kapın hiç durmuyor resmen. bütün olan bitende ilahi bir irade görüyorum. neyden şikayet edersek üstümüze üstümüze geliyor.

Toygar: hikmetinden sual olunmaz ki

Berkant: yok canım kendimize vuruyorum, en temiz biçimde, yoksa iş Murphy'e varır maazallah.

Toygar: olm allah yakalamış edi ile büdüyü kaçırıır mı eğlenceyi

Berkant: hahahaha, ya yerlerimiz değise noolur ki

Toygar: hiç olur mu

Berkant: valla bi allahın kulu gelmez kapına

Toygar: hahaaha

Berkant: patron bile yok, kırk yılda bir müteahhite he diyeceksin o.

Toygar: iyi de sıkıntı şu ki, para da yok.

Berkant: para istemiyoruz olm. o borcumuz var diye

Toygar: borcumuz niye var hacı

Berkant: yerler değişecek o ara borçlar da gidecek

Toygar: haaaaaaa, o da güzelmiş, tanrıdan diledim bir dilek aman aman diyorsun yani

Berkant: hahaha, he birbuçuk

Toygar: iskender değil lan bu, dilek.

Berkant: bonuslu dilek olm ne yani çok mu?

Toygar: az mı? hıdırellez de geçti. hızır ile ilyas buluşuyor mu acaba harbiden?

Berkant: buluşuyor zaar

Toygar: bence makul dileklere bakıyorlar ama, böyle saçma sapan dileklere allahlarından bulsunlar diyorlardır.

Berkant: olm zaten allahtan bulmuşuz ve bence gayet aklı selim dilekler bunlar, meselenin özünü idrak etmiş dilekler.

Toygar: madem ki buldun sus olm, daha ne aranıyorsun

Berkant: lan işte bulduk bitti, hahaha, sobe

Toygar: oyun niye bitmedi peki hacı?

Berkant: işte dilekler kabul olunacak daha.

Toygar: hahahha, kesin kabul olur canııııım, secret hesabı

Berkant: yeterince istersek, hahahahah

Toygar: ama adamlar diyor abi, olumsuz düşünme, beynin neyi düşünürsen onu çağırır

Berkant: hiç düşünür müyüm hacı, bana ne kadar uzak bir kelime.

Toygar: düşünmüyor musun, vah vaaah.

Berkant: hiç olur mu?

Toygar: olmaz di mi

Berkant: olur mu hacı, hiç olur mu

Toygar: her halde olmaz

Berkant:"hiç" olur mu ? zaten hiç

Toygar: hiç olmaz

Berkant: yani

Toygar: bence bmc

Berkant: şiştim kaldım şimdi valla

Toygar: hık diye kalırısın işte öyle

Berkant: tüm dağıldım gittim

Toygar: mesele dağılıp gitmek değil yeğen, mesele toparlanmak.

Berkant: toparlanıyorum hemen, hal böyleyken telefunken.

Toygar: saba çok iyi televizyon

Berkant: itt den başka tanımam

Toygar: sony de iyi diyorlar

Berkant: grundig gerçeği var asıl

Toygar: tabi tabi yenilerden de Samsung'u unutmamak lazım. yan taraftan makber çalıyor valla, rakı gitti gelmez. hahahaha

Berkant: hahaha, demedim mi ibrahim

Toygar: sevinsem mi üzülsem mi bilemedim fikret bey

Berkant: sevin ibrahim sevin, o rakı yarım piç olur

Toygar: doğru söylüyorsunuz fikret bey

Berkant: bizim oğlan alkolsüz bira da getirmeye başlamış

Toygar: bira saçmaydı, alkolsüzü dangalaklık abi. dikkat et paracıklarına

Berkant: tadı da neredeyse aynı üstelik

Toygar: valla biranın tadından nefret eden biri olarak, sadece işlevsel bulmadığımı söylüyordum, alkolsüzü duble gereksiz.

Berkant: katılıyorum size

Toygar: yani, git gazoz iç değil mi hacı

Berkant: niğde gazozu misal

Toygar: heeee en kral bir şey, ithalat derdin de yok

Berkant: yerli malı, yurdun malı

Toygar: çok ulusalcı gördüm sizi Berkant Bey

Berkant: lütfen olayı çarpıtmayalım

Toygar: çarpıtmayıp ne yapalım

Berkant: çarptıttıralım

Toygar: çok ahçı kılıklısınız Berkant bey, maşa elinizi yakmasın

Berkant: bana eli maşalı mı demek istiyorsunuz Toygar bey

Toygar: kasımpaşalı demek istiyorum Berkant bey

Berkant: hem ulusalcıyım, hem kasımpaşalıyım hem eli maşalıyım bilim bakalım ben kimim Toygar bey

Toygar: Karagöz

Berkant: gözün kör olmasın emi

Toygar: hacıvatlar siksin seni

Berkant: ahlak süküt etmiş.

Toygar: anaaa telefon çalıyor, rakıya çağrılıyorum, gerçi açmadım telefonu.

Berkant: ne kadar kaldığını sor

Toygar: açar mıyım lan?

Berkant: şimdi gelirler olm kapına, niye açmıyor bu oğlan, ldü mü, kaldı mı?

Toygar: yok gelmezler, uyumuş derler.

Berkant: hacivatla karagöz neden öldürüldü hacı

Toygar: çok konuştular zannımca

Berkant: e birbirleriyle konuşuyordu bu ustalar

Toygar: halk da dinliyordu ama bunları

Berkant: e kumanda ellerindeeee geçsinler başka kanala.

Toygar: kumanda halkın elinde hacı, öldürenlerin değil

Berkant: halk dinlemesin işte

Toygar: halk dinliyor işte, sen olsan, hakla mı uğraşırsın, konuşanlarla mı?

Berkant: katillerr

Toygar: eli kanlı cani olm hepsi

Berkant: allahlarından bulsunlar

Toygar: amin, bizi de bir öldüren olsa, o da allahından bulsa, fena mı?

Berkant: hahaha temiz iş çıkaracaksa

Toygar: acı yok rocky acı yok.

Berkant: dının dııı dının dııı

Toygar: kaplanın gözü girsin götüne

Berkant: mısır seni bozmuş, hahaha

Toygar: çok terbiyesizleştim, bildiğin gibi değil.

Berkant: ben seni böyle mi gönderdim la gurbet ellere

Toygar: yok kravatımı ellerinle bağladın, sinek kayıyordu yüzümden, ula hamiyet ne bu vaziyet dedim kendi kendime, bu ne rezalet ne bu eziyet.

13 Nisan 2009 Pazartesi

OK. Oğulcan Kombi Tamamdır

Oğulcan Pirgelen yağ fabrikasından sonra gittiği Orakçı’nın karton ambalaj firmasında psikopat bir genel müdüre denk gelmişti. Yağ fabrikasının çalışma ortamı Hawai sahillerinde surf yapan insanlarsa, ambalaj fabrikasının çalışma ortamı Irak’taki Amerikan askerleri idi. Toygar, dışarıdan bir bakım şirketinin elemanlarının tulum giymemeleri yüzünden Oğulcan’ın genel müdürden fırça yediğini duyunca, Oğulcan’ın durumunun gerçekten parlak olmadığını anlamıştı. Bir süre diren diye gaz verdi Oğulcan’a ama biliyordu ki Oğulcan ambalajcıda en fazla altı ay çalışabilecekti. Hatta Oğulcan ve ailesi ciddi maddi problemler yaşamıyor olsalardı Toygar bu süreyi iki aya kadar indirirdi.

Oğulcan neredeyse her akşam Toygar’a yeni işyerinin yaptığı psikopatlıkları anlatıyordu ve psikolojik durumu da gittikçe kötüleşiyordu. En sonunda Oğulcan ailesiyle konuştu ve onların da tam desteğiyle bir süre işsiz kalmayı da göze alarak istifa etti. Birkaç işyeriyle de prensipte anlaşmıştı ve söylendiğine göre genel müdür onayı bekleniyordu. Fakat ekmek fabrikasının durumu diğerlerinden biraz daha farklıydı. O İstanbul'daydı.

Ekmek fabrikasının lojistik, planlama ve satınalma direktörü Bülent Saban, Oğulcan’ın Göksel Nesligüzel’e karşı mücadelesini destekleyen hatta örgütleyen cuntanın beyniydi. Bir süre daha yağ fabrikasında çalıştıktan sonra Bülent Saban ekmek fabrikasından gelen cazip teklifi değerlendirmiş ve İstanbul’da çalışmaya karar vermişti. Oğulcan’ın ambalajcıda mutlu olmadığını bildiğinden ve güvenceği birilerine de ekmekçide ihtiyacı olduğundan Oğulcan’a İstanbul’da iş teklif etmişti.

Oğulcan üniversiteyi İstanbul’da okumuş ve İstanbul’da yaşadığı süre boyunca hep memleketinde rahatça yaşayacağı günlerin hayalini kurmuştu. Oğulcan tam bir konfor ve huzur adamıydı. Annesinin evinden daha huzurlu ve konforlu bir yer yoktu onun için. Fakat hayat istediğine istediğini vermemek konusunda çok kararlıydı. Oğulcan’ın yolu hiç istemeye istemeye yine İstanbul’a düşmüştü. Bülent Saban’ın iş teklifini uzun süre beklemeye almış, tüm diğer alternatifleri beklemişti. En sonunda mecburen kabul ettiği teklif için de kesinleşene kadar olmasa keşke diye içinden dualar etmişti. Fakat olmuştu.

Dünyada Toygar’ın ev arkadaşı olmak isteyeceği üç kişiden biriydi Oğulcan. Dolayısıyla Toygar bu gelişmelerden memnundu. Oğulcan’ın da Toygar’ın evinde kalmaktan daha iyi bir alternatifi yoktu. Kısaca Oğulcan derli toplu, çamaşırların bulaşıkların otomatikman yıkandığı, ütülerin günü gününe yapıldığı, istediği yemeklerin hazırlanıp önüne geldiği, sevimli yeğenlerinin yaşadığı o konformist evi bırakıp, Toygar’ın dağınık ve pis evine yerleşmek zorunda kaldı. Sadece bu bile Oğulcan’ı yıpratmaya yetecekken, İstanbul’un gürültüsü, trafiği, kalabalığı da bonus oldu. Oğulcan yolda geçen zaman dahil günde oniki saatini işe ayırmaktan nefret ediyor, hergün aynı şikayet dolu cümleleri kuruyordu: “Amaaaan abi ben biliyorum kendimi, öğrenciyken de katlanamazdım bu kadar hengameye.” Toygar alışırsın dedikçe daha da alevleniyor, “abi alışırım tabii, insan herşeye alışır da neden alışayım yaw” diye büsbütün sinirleniyordu Oğulcan.

Üstüne üstlük ekmek fabrikasında da enkaz vardı. Toygar ile artık tek eğlenceleri, her ikisinin çalıştıkları şirketlerin de salaklıkta birbirlerine ne kadar yakın olduklarını örneklerle kanıtlamak oluyordu. Fakat Oğulcan’ın Toygar’dan farkı ekmekçide işlerin düzeleceğine dair umudu ve daha yüksek ve zamanında maaş almasıydı. Oysa Toygar kendi işinin düzelmesinden umudu keseli çok oluyordu. Öte yandan Toygar da İstanbul'u çok seviyordu.

Toygar yine saçma bir iş gününden evine giden yoldaki yokuşu tırmandıktan sonra apartmanıda çıkması gereken beş katın dördüncüsünü çıkmış, kan ter içinde beşincisine başlamışken kapısının tokmağına sıkıştırılmış bir doğal gaz faturasını görmüş ve şaşırmıştı. Çünkü daha önce doğal gaz faturası hiç orada olmaz, hep apartmanın girişinde tüm apartmanın faturaları ile birlikte bulunurdu. Allah allah dedi Toygar pek de umursamadan kapı tokmağından aldı faturayı, evine girdi ve okumadan masasının üstüne braktı.

Oğulcan gelene kadar, onun izlemediği bir dizinin bir bölümünü izleyebilecek kadar vakti oluyordu Toygar’ın ve o da bu zamanı iyi değerlendiriyordu. Oğulcan eve geldiğinde yemek söylediler dışardan ve gecenin geç saatlerine kadar devam edecek aslında sürekli birbirlerine aynı şeyleri anlattıkları muhabbetlerine başladılar. Saat 11’e doğru Oğulcan geleneksel cümlesini kurdu: “Toygar biri acil diğeri çok acil iki sıkıntım var. Çok acil sıkıntım, simdi kalkıp, banyoya gidip yıkanmak zorunda olmam, acil sıkıntım ise yaklaşık sekiz saat sonra yine işe gitmek zorunda oluşum.” Oğulcan’ı her defasında anlayışla karşılayan Toygar, “haklısın ve ne yazık ki bu sıkıntılarının geçmesinin tek yolu bu sıkıntılarının üstüne gitmek, zira dün de aynı sıkıntılarla boğuşuyordun” dedi. “Dün yıkanmamıştım ama” dedi Oğulcan. “O zaman bugün de yıkanma” diye cevapladı Toygar. “Abi her tarafım kokuyor ama” dedi Oğulcan, “o zaman yıkan abi” diye cevapladı Toygar. Bu diyalogun anlamsızca onbeş dakika kadar sürmesinin ardından Oğulcan yerinden doğruldu, ve banyoya gitmek üzere harekete geçti. Bu anı hayret, hayranlık ve takdir dolu duygularla izleyen Toygar, msnde birilerine laf yetiştirdiğinden o anın tadını doya doya çıkaramadı. 40 saniye sonra Oğulcan’ın içerden sesi geldi,

- Toygar oğlum bu kombi çalışmıyor.
- Anlamadııııııııım.
- Gelsene sen bi buraya.
- Lan noldu gel de burada anlat.
- Olm gelsene ya hasta etme adamı.
- İyi lan iyi geliyorum diye oflaya puflaya Toygar banyoya geldi. Oğulcan,
- Bu kombi çalışmıyor abi.
- Lan nasıl çalışmıyor?
- Baksana olm kırmızı ışık yanıyor dedi Oğulcan. Toygar rahatlamıştı, resetleytecekti kombiyi ve kombi çalışacaktı. Oğulcan’ın yanından kolunu uzatıp reset düğmesine bastı,
- Şimdi çalışıyor abi.
- O düğmeye basmak aklıma geldi de bir şey olur neme lazım dedim.
- Lan ne olabilrdi yaa, patlar mıydı?
- Ne bileyim abi bana ne.
Bu anlamsız diyalog sürerken kombinin kırmızı ışığı tekrar yandı. Kombi hala çalışmıyordu. Toygar,
- Abi o zaman bunun içine su basacağız, belli ki, basıncı düşmüş dedi.
- O nasıl olacak?
- Çekil bakayım. Toygar elini kombinin altına soktu ve oradaki dört vanadan tek gri olanını açmaya çalışıyordu,

- Ufffffffffff, elim kayıyor dönmüyor şerefsiz vana, havluyu versene. Havluyu alıp tekrar deneyen Toygar’ın eli acımaya başlayınca bıraktı. Oğulcan dedi Toygar,
- Şu gri vanayı görüyor musun onu açacaksın, benim elim ağrıdı.
- Şu mu?
- Heee o olması lazım. Valla bir kere daha başıma geldiydi, bunu çevirince düzeldiydi diye hatırlıyorum. Yalnız yanlış vanayı çevirirsen kaloriferlerin içindeki kapkara suyu boşaltıyordu.
- Valla tek gri olan bu, budur herhalde.
- Ben de öyle sanıyorum.
- Vay bee, ben olsam bunun için servis çağırırdım haaa.
- Lan ne alakası var?
- Olm bilmeyince napacam?
- Lan internetten baksan gene bulursun.
- Valla ben çağırırdım. Oğulcan bu konuşmaları yaparken gri vanaya da tüm gücüyle asılıyordu ve çevirmeyi başardı nihayet gri vanayı. Borularda kalan hava nedeniyle gecenin bir yarısı yüksek tondan tiiiiiiii sesi çıkmaya başlayınca Toygar,
- Biraz daha aç, iyi gidiyorsun Oğulcan dedi.
- Ohh be kesildi ses. Bu sırada kombinin içine halen su basılmaya devam ederken artık kombinin içi dolduğundan kombinin vanasından su tayzikli bir şekilde banyoya akmaya başlıyordu. Toygar,
- Kapat lan vanayı kapat diye bağırdı.
- Havlu ver iyice ıslandı elim kayıyor.
- Al. Oğulcan’ın vanayı kapatmaya başladığını yüksek tondaki tiiiiiiiii sesinin gelmesiyle anlayan Toygar hala tayzikle ayaklarını ıslatan suyu endişeli gözlerle izliyordu,
- Biraz daha sıksana olm diye bağırdı yine. Su kesilmişti nihayet, kombiyi tekrar açtı Toygar. Ne yazık ki kombi yine çalışmadı. İkisinin de elleri vanayı açmaya çalışmaktan ağrıyordu. Saat gece yarısını geçmişti. Oğulcan,
- Belki de servis çağırmalıyız dedi.
- Saçmalama yaa. En kötü Berkant’a havale ederiz, o halleder.
- Hahaha
- Biz bunu böyle bırakalım. Yarın ben bunu hallederim.
- Peki.

Toygar banyodan çıkmış yatmaya hazırlanırken, ağzında diş fırçasıyla Oğulcan, Toygar’a sordu.
- Peki hiç vanayı kapatamayacağımızdan endişelenmedin mi abi, Her yeri su bassaydı filan?
- Endişelenmedim.
- Hadi canım.
- Valla daha önce de kendimi bunun gibi çaresiz hissettiğim çok zaman oldu, ama ikisi dışında hepsini hallettim.
- Hahaha.
- Birinde bilgisayarın boardunu yakmıştım. O zaman televizyon kartım vardı. Bizim anten kablosunda da biraz elektrik vardı. Ben bilgisayarın fişlerini çıkarmadan bir kart takmaya çalışıyordum. O sırada televizyon kartına takılı olan anten kablosundan boarda kıvılcım atladı, bilgisayar kendi kendine çalışmaya başladı. Ben o panikle hemen fişi çektim. Çekmesem belki o elektriği regule edebilirmiş alet ama yandı. Ondan sonra dualar ederim ki, servisteki adamlar bunun kullanıcı hatası olduğunu çakmasın da garantiden kurtarayım diye. Öğrenciyim dünyanın parası o zaman alet. İkincisinde de laptopum çalınmıştı. Ben uzun süre bana birinin şaka yaptığını, eve girip laptopu bir yerlere sakladığını falan düşündüm. Çünkü laptopun olduğu odada uyuyordum ve sabah gözlerimi açtığımda laptop yoktu yerinde. Balkon camının kırık olduğunu gördüğümde anladım ancak çalındığını.
- Hahaha, nasıl yani hırsız camı kırmış, kappıyı açmış, senin uyuduğun odaya girmiş laptopunu çalmış ve gitmiş, sen de öyle kütük gibi uyumuş musun?
- Evet aynen öyle olmuş.
- Hahahaha
- Hadi olm ben yatıyorum. Sen de git yat.
- Tamam abi.

Her ikisi de yattılar, kalktılar işe gittiler ve tekrar eve geldiler. Toygar kombiyle biraz daha uğraşmış ama çalıştırmayı becerememişti. Oğulcan gelince,
- Hallettin mi Toygar kombiyi diye sordu.
- Hayır.
- Ama, ama söz vermiştin, ben yarın hallederim diye.
- Olmuyor olm Berkant’a havale edelim bence biz bu işi.
- İyi peki.

Toygar’ın aklında kombinin çalışmaması büyük bir alan kaplamaya başladı. Nolmuşltu kombiye, neden çalışmıyordu, ya çok masraf çıkarırsaydı, ya Berkant da halledemezseydi. Ama Oğulcan’a belli etmeden o geceyi de atlattı Toygar, yarın sabah yeni bir fikirle uyandı. Gün doğmadan neler doğuyordu. Su basıncı normal olan bir kombinin çalışmaması için kombinin bozuk olması dışında bir ihtimal daha vardı. Gazın kesik olması. Toygar olamaz dedi ben tüm faturaları otomatik ödüyorum, gazımı kesmiş olamazlar. O an aklına doğalgaz faturasının kapısının tokmağına sıkıştırıldığını hatırladı. Belki de sayaçla ilgili falan bir sorun vardı, belki o kağıt fatura görünümlü ama fatura olmayan bir ihbarname filandı. Hemen kağıdı aramaya başladı Toygar. Bulduğunda kağıdın sıradan bir fatura olduğunu, gazının kesilmesiyle ilgili falan hiçbir şey belirtilmediğini gördü Toygar, ama yine de doğalgaz sayacını bulup bakacaktı. Belki biri yanlışlıkla kapamıştı vanayı, ya da mühürlenmişti sayaç. Toygar vanayı apartmanın bodrumunda sanıyordu. Kapıyı açınca hemen soldaki sayacın üzerinde İgdaş yazısını görünce sevindi, aşağıya inmek zorunda değildi. Vananın pozisyonunu karşı komşununkiyle karşılaştırdı. Farklıydı, sevindi. Hemen vanayı açtı, ve kombiyi tekrar açtı. Muslukla aralarındaki yaklaşık iki günlük soğukluk yerini ılık bir akıntıya bırakmıştı. Toygar derhal gururla Oğulcan’ı aradı:

- Ok. Oğulcan kombi tamamdır.

2 Aralık 2008 Salı

Gizli Hedef : Berkcan'ı Kral Yapmak.

Ahşap sehpanın çevresindeki minderlere konuşlanmış, büyük bir konsantrasyonla sehpanın üstündeki haritaya bakıp, bağrış çağrış birbirlerine laf anlatmaya çalışan 5 tane bet sesli üniversite öğrencisini görenler bunlar kesin devrim yapacaklar da galiba planlama hususunda aralarındaki ihtilafı çözememişler derlerdi.

Oğulcan : Heryerden heryere savaşmak serbest ve kendi bölgelerin olduğu müddetçe komşu bölgelere kaydırma serbest olsun.
Tankut : Görevi gerçekleştiren bir tur korumak zorunda olsun.
Berkant : Kabul lan, ak göt kara göt belli olsun.
Toygar : Bana fark etmez abi.

Saçları kınadan turunculaşmış havuç kafalı Berkcan saç rengindeki çıkıntılığını oyun kuralları anlaşmasında da gösterip, itiraz etti : “Sikerim, kitapta ne yazıyorsa o, kafanıza göre kural koymayın.”

Toygar : Tipik bir Berkcan hamlesi.
Berkant : Lan bi rahat dur Berkcan yaa.
Tankut : Berkcan kitaptaki gibi oynayınca oyun saatler sürüyor ve bitmediği için de zevksizleşiyor. Bunu daha önce defalarca görmedik mi ?
Oğulcan : Berkcan harbiden ya kitaba göre oynayınca oyun bitmiyor yaaa.
Berkcan : Tabiii kitaba göre oynayınca hepiniz bir olup bana saldıramıyorsunuz da ondan böyle cöt cöt konuşuyorsunuz di mi ibneler? Ya kitaba göre oynanır bu oyun, ya da siz dördünüz birbirinizi sikersiniz.

Berkcan’ın bu paranoyak tepkisi eğlenceli bir biçimde dünyayı ele geçirmek isteyen anlaşmış dörtlüde doğal bir “hopbalaaaa” nidasıyla karşılandı. Koronun senkronu mükemmele yakındı.

Tankut : Berkcan ben seni koruyacağım söz, bu diğer ibnelerle birleşmeyeceğim, sen ne dersen onu yapacağım, sana biat edeceğim, ama gözünü seveyim kitaptaki gibi oynatma bize bu oyunu.
Oğulcan : Berkcan istersen sana ben de biat ederim yaaa harbi.
Toygar : Berkcan biz niye dördümüz bir olup sana saldıralım yaa manyak mıyız biz ?
Berkant : Abi bu nasıl bir paranoya ben anlamadım yaaa.
Berkcan : Hepiniz ibnesiniz oğlum. Şu hevese bak yaa. Ulan ne meraklısınız benim kuru götüme.
Tankut : Tamam Berkcan, senin dediğin gibi oynayalım.
Oğulcan : Evet abi, Berkcan ne diyorsa o.
Toygar : İyi ya tamam, Hadi artık.
Berkant : İyi hadi başlayalım bir an önce.

Sehpanın üzerindeki harita Gizli Hedef oyununun haritasıydı. 80’li yılların sonlarında henüz 10 yaşındayken tanışmıştı Toygar bu oyunla. Soğuk savaş yıllarında Nato - Varşova Paktı düellolarını hergün İran – Irak Savaşı haberlerinde izleyen dönemin çocukları için hem çekici hem de eğitici bir oyundu bu da, çekirdek aileye pek uygun değildi. Çünkü genellikle eve yorgun bir şekilde işten gelen baba gazetesine gömülür, anne türlü duygu sömürüsüyle zorla oynatılsa bile stratejiden anlamadığından saçma sapan hareketler yaparak insanı delirtmezse, muhakkak sevgili oğulları sevinsin diye fasulyeden oynardı. Komşular, kuzenler yakınlarda değilse, tek kardeşiyle oynamanın fevkalade sıkıcı bir barbuta dönmesi nedeniyle Toygar bir süre ihtirasla oynamış fakat sonra daha pek çok oyun gibi Gizli Hedef de Commodore 64 ve apartman bahçesinde oynanan futbola yenik düşmüştü.

Okul arkadaşları ile toplanıp Gizli Hedef oynamak da pek mümkün olmazdı. Çünkü 10 yaşında çocuklara kısa kış günlerinde akşam olmadan evde ol diye sıkı sıkı tembihlenir, saat dört oldu mu anneler arası telefonların biri çalar diğeri kapanırdı.

- Ay Nazmiye Hanım bizim oğlan da yine size rahatsızlık veriyor, bakın saat dört oldu hala başınızda. Sabahtan beri oynuyorlar, evi dağıtıyorlar, misafiriniz mi gelecek, temizlik mi yapılacak hiç uımurlarında olmaz bunların.
- Olur mu Necmiye Hanım, ne güzel gözümüzün önünde oynuyorlar işte, kimseye bir zararları yok.
- Nazmiye Hanım çok naziksiniz gerçekten ama babası beşbuçukta evde oluyor, ve o geldiğinde oğlan dışarlardaysa delleniyor. Yarım saat daha izin veriyorum, ondan sonra muhakkak gelsin.
- Tamam Necmiye Hanım, ben yarım saat sonra Batıuhan’ı size yollarım merak etmeyin siz.

Fakat sorun şudur ki, Necmiye Hanım’ın sabahtan beri oynuyorlar dediği oğlu Batuhan öğlen yemeğini saat bir gibi yemeden kesinlikle evden çıkarılmadığı gibi, saat ikiden önce de katiyen Toygar’ların evinde olamamaktadır. En iyi şartlarda ikibuçukta başlayan oyunun tadı telefon trafiği nedeniyle dörtte kaçmaya başlar, ve o zalim saat geldiğinde oyunun en güzel yerinde gözyaşlarıyla değilse de, iç burkan hüzünlü gözlerle arkadaşlar evlerine dağılırdı. Bu nedenle Cumartesi günleri iki ila dörtbuçuk saatleri arasında 10 yaşındaki çocuklar Gizli Hedef oynayacaklarına sokakta top oynarlardı ki, o zalim saat geldiğinde zaten artık top oynamaya takatleri kalmasın; o zalim saat, teneffüs zili huzurunu veren bir eve dönüş çağrısı olsundu.

Gizli Hedef, ergenlik problemleri, sevgili saçmalamacaları, okulun basket takımına girmeliyim hayalleri, önce Anadolu ve fen lisesi sonra üniversite sınavına hazırlık hengameleri gibi özel kuvvetlerin ortak saldırılarıyla 90’lı yılların sonlarına kadar raflarda tozlanmaya terkedilmişti. O yıllarda üniversite okumak için büyük hayallerle büyük şehre gelen, fakat daha okula ilk adımını attığı andan itibaren ortak bir amaç havasından ziyade, sokakların kim kime dum duma havasını kokladığını fark ettiğinde duyduğu yalnızlık hissi ile evdeki hesabın çarşıyla alakasının olmadığını anlamıştı Toygar. Şartlar, Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre daha önce hiç ihtiyaç duymadığı en temel ihtiyacı, Toygar’ın gündeminin birinci sırasına oturtmuştu : Barınma. O zaman daha üst seviyedeki ihtiyaçlar yaklaşık iki sene boyunca buzlukta saklandı. Toygar’ın 12 yaşından beri kendine ait bir odası vardı ve o, 18 yaşında, başka bir şehirde, bir odada, beş kişi ile birlikte adına öğrenci yurdu denen sığınma evine düşmüştü. Barınma ihtiyacını bir türlü içine sinecek bir şekilde karşılayamadığı gibi, bir tarafı da sürekli bunlara dayanması gerektiğini iddia ediyordu : “Yurtta kalmayan adama üniversite okudu demezler oğluuuuum.” İki sene yurtta kaldıktan sonra ise bu defa tüm dünyaya, en çok da yurt işkencesine dayanması gerektiğini iddia eden tarafına bağımsızlığını ve özgürlüğünü deklare ediyordu. Gereken diyeti ödemişti, şimdi daha üst seviyedeki ihtiyaçlarla ilgilenmeye gelmişti sıra. Toygar eve çıktı.

Sanki bir sene boyunca yurtta sadece walkmende radyo dinleyip kitap okumamış gibi Toygar, eve çıkınca pc aldı, internet bağlattı, kablolu televizyon aldı, org aldı, CINE5 çözen televizyon kartı aldı. Internete bağlanmış bilgisayarının başında, bir yandan chat yaparken, monitorünün üst kesimine yerleştirdiği televizyonda bir tartışma programı izliyor, diğer yandan da gazeteleri falan okuyordu. Kendisini dünyayı her türlü takip eden bir uzay gemisi kaptanı zannetmesine ramak kalmış Toygar’ın hafızasında Gizli Hedef haritasına dair kalan tek şey Kamçatka – Alaska bağlantyısıydı. Sonra liseden arkadaşlarını ziyaret etmek için kendi büyük şehrinden, arkadaşlarının daha büyük şehrine bir turistik gezi tertipledi. Arkadaşlarının evine girdiğinde, hiç beklemediği o soruya arkadaşlarını küçümsercesine verdiği cevaptan hala duyduğu pişmanlık nedeniyle bu terbiyesizliği mazur görülmelidir. “Ne Gizli Hedefi olm ya, bebe misiniz lan siz ?”

Toygar’ın “ölürüm de Ukrayna’dan çıkmam” haykırışlarının evi titretmesi olayının, bu “bebe misiniz lan siz ?” tepkisinden yaklaşık olarak sadece doksan dakika sonra gerçekleşeceğini o anda kimse bilmiyordu. Daha sadece kartlar dağıtılmış, orduların renkleri seçilmişti. Siyahlar Berkant, maviler Toygar, Sarılar Tankut, kırmızılar Oğulcan ve yeşiller de Berkcan’ın ordularıydı. Oğulcan oyunun başında kuvvetlerinin büyük bir kısmını Venezüella’ya yığmış, dünya halklarına Latin Amerika benim derken, Brezilya’daki beş ordusuyla Berkcan kendisine Latin Amerika’yı kesinlikle vermeyeceğini iddia ediyordu. Toygar’ın mavi ordularının neredeyse tamamı Ukrayna’da Kiev’in kızları türküsünü söylerken, Berkcan Avrupa’yı 4 bölgeye yayılmış 12 ordusu ile alabilmeyi hayal ediyordu. Afrika’da ordularının tamamıyla faaliyet gösteren Tankut siyahi kardeşlerinin başkanı olmayı kafasına koyarken de Berkcan Kuzey Afrika’daki 5 ordusu ve Breziya bağlantısıyla her iki kıtayı da elinde tutmak niyetindeydi. Berkant Doğu Avustralya’ya yığdığı siyah ordularıyla Avustralya kaynağını simsiyah etmenin peşindeyken, Berkcan da Yeni Gine’deki 3 ordusuyla buna mani olmayı planlıyordu.

Oyuna ilk kimin başlayacağını belirlemek için zarlar atıldığında, Toygar en yüksek zarı atmış, hemen sağında oturan Berkcan’a bütün oyunların soldan döndüğünü anlatan bir brifing veriyordu. Berkcan’ın buna karşılık argümanı saat yönüydü. Yıllarını King’e vermiş dörtlüye oyunun saat yönünde yani sağdan döndüğünü kabul ettiremeyeceğini anlayan Berkcan, çaresizce sıranın en son kendisine geleceği gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyordu.

Toygar, Ukrayna’dan Berkcan’ın iki orduyla elinde tuttuğu İskandinavya’ya saldırdı ve aldı, kartını çekti. Solundaki Berkant, Avustralya kıtasını aldığında Berkcan’ın Yeni Gine’deki 3 ordusu da tarih oluyordu. Oğulcan Latin Amerika’yı aldığında ise en büyük zarar Brezilya’daki 5 tane yeşil ordunun telefi sonucunda yine Berkcan’a verilmişti ve en nihayetinde Tankut da Afrika seferinde Kuzey Afrika’yı tutan 5 adet yeşil orduyu dümdüz etmişti. Berkcan sinirden deliye dönmüş, bağırıyordu.

-Sikeceğim hepinizi sikeceğim. Yine dördünüz bir oldunuz hepiniz bana saldırdınız. Hepinizin ağzına sıçmazsam bana da Berkcan demesinler.

Sırayla Tankut, Oğulcan, Toygar ve Berkant kendi stratejilerine en uygun hamleyi yaptıklarını ama nedense karşılarına hep kendisinin çıktığını Berkcan’a anlatmaya çalıştılarsa da Berkcan için artık intikam soğuk yenen bir yemekti. Berkcan İskandinavya’yı Toygar’dan geri aldı, kartını çekti ve tuvalete gitti. Masada kalan dört kişinin de bildiği artık sır değildi : İlk ölen kesinlikle Berkcan olacaktı. Daha ilk turda ordularının yarısından fazlasını her yeri ben almalıyım hırsıyla kaybeden Berkcan’ın gizli hedefi ne olabilirdi ki ? Bunun üzerine dört kişi Berkcan’ın gizli hedefi için iddiaya girdiler ve ne yazık ki Berkcan ishal olduğundan hala tuvaletten çıkıp da masaya gelememişti. Masada kalan dört kişi Berkcan’ın gizli hedef kartına baktılar. Avustralya, Avrupa ve herhangi üçüncü bir kıtaya sahip olmaktı Berkcan’ın hedefi. İddiayı kimse kazanamamıştı çünkü oyunun belki de en zor hedefinin Berkcan’a çıkması artık kaderin adalet anlayışını sorgulatıyordu. Bu kadarını hiçbiri beklememişti. Bunun üzerine hedefi Afrika ve Kuzey Amerika kıtalarını ele geçirmek olan Tankut’un aklına bir cinlik geldi. Berkcan’ın hedefini benim hedefimle değiştirelim ve tabii ki bundan Berkcan’ın haberi olmasın dedi. Berkcan deliler gibi Avustralya ve Avrupa’yı almaya çalışıp, üçüncü bir kıta olarak da Afrika veya Latin Amerika’yı almayı düşüneceğinden Kuzey Amerika’da bir faaliyeti olması beklenemezdi. Bu durum inanılmaz bir eğlenceye ev sahipliği edebileceği için Tankut’un cinliği hemen masadakilerce kabul edildi. Avustralya ve Avrupa Berkcan’a bırakılacak, Latin Amerika özellikle zayıf bırakılacak, Afrika kıtasının en stratejik noktası olan Kuzey Afrika’da da Tankut’un ordularının sayısı 5’ten az 7’den çok olmayacaktı. Böylece Toygar ile Berkant Asya’da birbirleriyle büyük savaşlar yapıp birbirlerini yiyecekler, Oğulcan ile Tankut’da Kuzey Afrika - Brezilya savaşlarıyla kendilerini zayıflatıp duracaklardı. Her halükarda herkes Berkcan’a çalışacak ve Avustralya ile Avrupa’yı zaptedip ordularını sürekli büyütmesine destek olurlarken, kendileri de asla ölmeyecek ama hep hasta adam kalacaklardı. Herkes bu yüksek potansiyelli eğlencenin büyüsüne kendini kaptırmışken, Berkcan tuvaletten geldi ve midesini bozduğunu iddia ettiği o ucuz tavuk dönere saydırırken bir teorisini daha şapkasından çıkarıdı : “İbneler tavuk yerine martı koyuyorlar herhalde, boğazdaki martılar da iyice azaldı.”

Berkcan, kim ne yaptı ben tuvaletteyken diye sordu dönercilerle arasındaki husumeti seslendirdikten hemen sonra. Hiç bir şey yapmadık Berkcan, senin derini yüzerken yüzüne bakmak istiyoruz hepimiz dedi Toygar ve Ukrayna’dan Avustralya’ya sefere çıktı. Berkant, önce bu tehdidi umursamaz göründü, “Asya’nın kızları Kiev’in kızlarına benzemez, sikeceğim derken sikini keserler valla” dediyse de Toygar ordularını Asya topraklarına saça saça Siyam’a kadar ilerlediğinde hala 20 tane ordusu savaşa hazır durumdaydı. Berkant’ın da yaklaşık 15 ordusu Endonezya’da Avustralya’yı korumaya çalışıyordu. Toygar Endonezya’ya savaş ilan ettiğinde, Berkant hırslanmış gözüktü. Zarlar tutkuyla, hırsla atıldı, atıldı atıldı. Endonezya’yı Toygar aldığında sadece 5 ordusu kalmıştı. Berkant’ın Yeni Gine’de Avustralya’yı korumak amacıyla ikinci bir barikatı daha vardı. Bu barikat 5 adet seçme siyah komando birliklerinden oluşuyordu. Toygar ilerlemekten vazgeçti, kartını çekti, sırasını savdı. Avustralya’nın ve Ukrayna’nın çok zayıflamış olmasının mutluluğu Berkcan’ın gözlerinden okunabiliyordu. Sıra Berkant’daydı. O da 2 adet ordusu kıta sahipliğinden 3 ordusu da bölge sayısından toplam 5 ordusunu Yeni Gine’deki 5 orduya kattı ve derhal Endonezya’daki Toygar’ın 5 ordusunu yok etmek üzere savaş ilan etti. Toygar, Berkant’a Endonezya’ya girersen bu oyunu ben kazanamam ama sana da kazandırmam tehdidini savurdu. Ancak Berkant kararlıydı : “Elinden geleni ardına koma.”

Mavi ile siyah yaklaşık 10’ar orduyla bir tehdit değillerdi artık. Sırası geldiğinde Tankut, Berkcan’a reddedemeyeceği bir teklif sundu.

- Afrika benim, Avrupa senin olsun, ben Latin Amerika’ya gidiyorum. Afrika ile ilgili planların var mı Berkcan ?
- Yok abi ben Avrupa’yı zaptedeyim Afrika’ya dokunmam.
- İyi o zaman ben Kuzey Afrika’dan Brezilya’ya giriyorum.

Berkcan keyiften dört köşe olmuştu. Mavilerle siyahların birbirlerini yiyerek Berkcan’ın Avustralya yoluna kırmızı halı serdikleri yetmezmiş gibi şimdi de Sarılar ile kırmızılar birbirine giriyordu. Tankut Berkcan ile anlaştıktan sonra Oğulcan’a döndü.

- Oğulcan bilirsin hep derim, bir yerde sarı varsa yanında kırmızı olmamalı.
- Dikkat et de Galatasaray’ı haritadan silmeye çalışırken mutasyondan Mersin İdman Yurdu çıkarma ortaya.
- Sarılar ölmez vatan bölünmez.
- Peki at bakalım zarları da görelim kim ölüyor, kim bölünüyor.

Zarlar atıldı, atıldı, atıldı. Tankut Venezuella’ya kadar Latin Amerika topraklarını ele geçirdi. Venezüella ise kırmızı direnişin kalesi oldu. Sıra Oğulcan’a geldi. O da Latin Amerika’dan Tankut’u sildi ve kıtasını bozmak için Kuzey Afrika’ya girdi. Sıra Berkcan’a geldiğinde 5 kuvvet de çok zayıftı. Berkcan, barışçı bir politikayla Avrupa’yı alıp orada palazlanma stratejisini geliştirip, Ukrayna’ya adımını attığında tarihçilerin düştüğü kayda göre, Toygar “ölürüm de Ukrayna’dan çıkmam” diye haykırmış, hatta o kadar abartmış ki, komşular gürültüden rahatsız olup kapıya dayanmışlar. Toygar’ın çemkirmeleri, Kiev’in kızlarına yaktığı ağıtlar, Oğulcan ve Tankut tarafından teselli edilirken, Berkant ise beter ol demiştir. Bu noktada tarihçiler ikiye ayrılmıştır. Bir kısım tarihçilere göre Toygar’ın çemkirmeleri ve Berkant’ın bedduası tamamen mizansen gereğiyken, diğer kısım tarihçiler Kiev kızlarına yakılan ağıdı mizansen için abartılı bulmuşlar ve Toygar’ın Kiev kızlarına sahici bir aşk ile bağlandığı görüşünü savunmuşlardır.

Berkcan Avrupa kıtasından her tur aldığı 5 askerle 5 tur sonra muazzam bir kuvvetin komutanı olduğunda, kendi kendilerini zayıflatmak için ellerinden geleni yapan diğerlerine küçümser bir bakış fırlatarak mağrur bir ses tonuyla seslenmiştir.

- Demedim mi lan ? Hepinizi sikeceğim demedim mi ?
- Dedin abi.
- Kıçınızla gülüyordunuz lan ibneler.
- Doğrudur abi.
- Şimdi ben Avustralya’yı alacağım, durmayın önümde.
- Buyur abi.

Avustralya’yı alan, turlar geçtikçe palazlanan Berkcan’a, Oğulcan ile giriştiği Latin Amerika Kuzey Afrika savaşlarından yorgun düşmüş Tankut, geçmişte yaptıkları anlaşmayı hatırlatarak bir ricada bulundu.

- Berkcan Abi, müsaadeniz olursa size bir hatırlatmada bulunup görüşlerimi arz etmek istiyorum.
- Söyle lan ibne, bırak bu sümsük ayaklarını.
- Abi biz sizinle Afrika Avrupa konusunda anlaşmıştık biliyorsunuz. Şu Oğulcan’ı da tepeleyemedim gitti. Hem siz de Fenerbahçelisiniz Berkcan Abi, söyleyin lütfen, sarının olduğu yerde kırmızıya yer var mıdır ?
- Yoktur amına koyayım. Ben Latin Amerika’yı da alayım artık.

Berkcan Avrupa kıtasını yemyeşil etmiş Güney Avrupa’ya, İzlanda’ya, Batı Avrupa’ya 10 ordu yerine geçen general kulelerini çoktan dikmişti. Bu turda üstelik elinde iki tank kartı ve bir joker vardı. 12 ordusunu ve 15 bölgeye sahip olduğundan gelen 5 orduyu ve Avrupa kıtasından gelen 5 orduyu Batı Avrupa’ya koyarak yaklaşık 30 orduluk bir kuvvetle önce Kuzey Afrika’yı, sonra Brezilya’yı sonra Arjantin’i sonra da Peru’yu aldı. Peru’da 15 askeri kalmıştı. Venezüella’da Oğulcan’ın 9 askerini de alabilirse oyunu bitirecekti. Oğulcan’a döndü,

- Tankut kardeşimin de hep dediği gibi Oğulcan sarının olduğu yerde kırmızı fazladır.
- Lan Berkcan hani dördümüz bir olup sana saldırıyorduk. Tankut kardeşim falan noldu ?
- Şimdi sen şu zarları eline al da sallamaya başla. O zaman anlayacaksın ne olduğunu.
- Ulan Berkcan ben de sana Antep savunması yapıp Gazivenezüella olmazsam.
- 6 5 atıım canım benim sıra sende.
- Tek atıyorum. 6 14 kaldın Berkcan.
- Ha siktir 4 2 attım yaa.
- 5 3. 12 kaldın Berkcaaaaaaaaaan
- Hadi ulan kemik. 4 4.
- Çift atıyorum. Allah kahretsin 3 2 geldi ya.
- Durum 12 7 Oğulcaaaan.
- Konuşma da at şu zarları.
- 5 2
- 6 2 iki yeşil gider.
- 6 1 attım at bakalım Oğulcaaaaan.
- 5 3 bir yeşil bir kırmızı gider. 9 6 olduk Berkcaaaaaan.
- Al canım benim düşeş
- Tek atıyorum. Haydi kemik. Hahaha 6 geldi canım benim. Bir yeşil gider.
- 6 3
- 6 4. durum 6 6 Berkcaaaaaaaaan.
- Ya çok kötü attım yaaaa.
- Konuşma dünyanın fatihi. Zarlar konuşsun.
- 6 5
- Tek atarım. 3. Bir kırmızı gider Berkcan 6 5 önde.
- 4 3
- Ha sikitr yaaaaaa 3 1 attım.
- 6 3 ben öndeyim yavrum Aaa zarları attım onlar da 6 3 geldi.
- Aztec tanrısının gücü adına… Vaaaaah 6 5 geldi. 4 3 oldu Berkcaaaaan.
- Lan üç kuruşluk oyun oynuyoruz gittin Aztec tanrısına tapındın yaaa.
- Tabii üç kuruşluk oyun yüzünden sabahtan beri küfür yiyoruz senden di mi Berkcaaaaaaaaaan.
- 6 2 at bakayım Oğulcaaaan
- 5 4. Birer gider. 3 2 öndesin Berkcan
- 6 3
- Hadi yaa 5 5 attık yetmedi. Birer daha gider. 2 1 Berkcan. Büyük atan alır.
- Lan sabahtan beri çok kötü atıyorum amına koyayım yaa. Şu hale bak. 15’e 9’dan geldiğimiz yere bak.
- Sana az bile lan Berkcan.
- Sen şimdi göreceksiiiin ebeninkini şerefsiz Oğulcan.
- İbne Berkcan sana kafaaaaaaaaaaaam girsin.
- Vaaaaaaaaaaaaahhhhh 6 6. İçimdeki Oğulcan aşkı bambaşkaaa, Orospu taraftarınla çok yaşaaaa. Oğulcanım engelleri aaaşıyoooooor. Kupaları birer birer naaaaaaaah alıyooooorrrrr.
- Hemen coşma şimdi 6 atsam ne bok yiyeceksin Berkcan.
- Önce at sonra konuş yavruuuuuuuuuuum
- 5 Venezüella senin Berkcan.
-Aaaaaaaaaaah, aaaaaaah. Alkışlayın ibneleeeeeeer. Oyun bitttiiiiiiiii.

Berkcan büyük bir coşkuyla zaferini kutlarken Tankut gayet ciddi sordu.

- Berkcan senin görevin kırmızıları yok etmek miydi ki ?
- Yoooo.
- Neydi aç bakayım kartını sen.
- Avustralya Avrupa ve üçüncü bir kıta daha.
- Salak salak konuşma Berkcan, o benim görevimdi bir kere.
- Siktir lan. Görevini karıştırmışsın salak.
- Aha oğlum, bu benim gizli hedef kartım. Oku bakayım.
- Avustralya Avrupa ve üçüncü bir kıta daha. Nerede lan benim kartım. Hah buldum. Hadi ya, benim görevim bu muymuş ?
- Ne yazıyor kartta oku bakayım.
- Afrika ile Kuzey Amerika yazıyor ya.
- Hahahaha lan oğlum oyunu bitirdim diye sabahtan beri başımın etini yedin, Bahsettiğin kıtalardaki toplam asker sayın 5 bile değil lan hahaha.
- Siktirin lan ibneleeeeeeeeer. Kartımı değiştirdiniz di mi lan ?
- Berkcan bu nasıl bir paranoya yaaaa. Önce hepimiz bir olup sana saldırdık. Sonra hedef kartını değiştirdik, nasıl becerdiysek artık, sonra kendi kendimizle savaşıp birbirimizi zayıflatıp, sana Avrupa’yı bıraktık, sonra Avustralya’yı bıraktık. En son Latin Amerika’ya da saldrıınca, bunun görevi herhalde Latin Amerika ile Avrupa, Avustralya’ya ne bok yemeye girdiyse anlamadım dedim kendi kendime. Bir ara benim hedefimi Berkcan bitirirse ben kazanmış olur muyum diye soracaktım. Hahaha sonunda da çıkana bak yaaaa. Sen bu kadar şuursuz değilsin Berkcan ya, bu hırs seni şuursuzlaştırıyor hahahaha.
- Lan İbne Tankut. Afrika’yı aldın oyunun başında. Hemen sonra bana Avrupa’da anlaşma teklif ettin, ben Latin Amerika’ya gideceğim dedin. Oradan da Kuzey Amerika’ya gidip görevini tamamlayacaktın. Sonra nasıl becerdiysen hedef kartlarını değiştirdin. Daha da şuursuz ben oluyorum.
- Amaaaaan, La Fontaine de iyi masal anlatırdı ama aç öldü. Kartına bak hizaya gel.
Tankut ciddi ciddi Berkcan ile tartışmayı sürdürürken, Oğulcan, Toygar ve Berkant gülmekten yerlerde sürünüyorlardı. Berkcan yerdeki gülen adamlara baktı, Tankut’a döndü ve bağırdı.

- Lan Tankut madem ben masal anlatıyorum, Bunlar niye yerlerde sürünüyorlar lan ?

Bu lafın üstüne Tankut’un da ciddiyetini sürdürecek takati kalmadı ve gülmeye başladı. Gülmekten helak olan dört kişi halen Berkcan’ın “en son krallar ayakta kalır, bakın ben ayaktayım siz ise yerlerdesiniz” tiradını dinliyorlardı. Dörtlü, ortak gizli hedeflerine ulaşıp Berkcan'ı kral yapmışlardı.