aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2009 Çarşamba

Aşkta Kadınların Maradona – Beckenbauer Sorunsalı

Franz Beckenbauer, lakabı Kaiser, yani İmparator, Almanların efsanevi defans oyuncusu, defans oyuncusu tanımını değiştiren adam, geriden oyun kurma denen heyulanın atası, golcü, lider, istikrar abidesi, fedakar (1970 Dünya Kupası 3.lük maçında Uruguay'a karşı bir kolu sargılı oynamış), sadık, güvenilir, takım kaptanı.

Beckenbauer, bütün yaşlı dünya yıldızlarının toplandığı ve şov amaçlı Cosmos organizasyonunu saymazsak, ömrü boyunca Bayern Münih’te top oynamış, oyunculuğu sırasında da, teknik direktörlüğü sırasında da, gerek Alman Milli Takımında gerek Bayern Münih’te kazanılmadık kupa bırakmamış.

Jübilesinden sonra, önce Alman Milli Takımı teknik direktörlüğüne, sonra Bayern Münih teknik direktörlüğüne, sonra Bayern Münik başkanlığına, sonra Bayern Münih onursal başkanlığına gelmiş. Alman Futbol Federasyonu başkanlarını, Alman Milli Takımı teknik direktörlerini onun belirlediğine ve Alman futbolunda bir tür elitist, soylu bir sınıf oluşturduğuna ve bu sınıfın başkanlığını yürüttüğüne dair söylentiler var. Hedefi önce UEFA sonra FIFA başkanı olmak. Bir kere bile kırmızı kart görmemiş bu defans oyuncusu belli ki çok yetenekli ve oyunu kurallarına göre oynamayı iyi bilen bir lider.

Beckenbauer tüm bu üstün özelliklerine rağmen bir sistem adamı. Takım arkadaşlarının ağzından onun hakkında hiç kötü söz çıkmamış. Ama çok samimi sözler de çıkmamış. Belli ki saygıyla karışık bir korku bırakmış üzerlerinde. Hata yapana pek hoşgörü gösterdiğini de sanmıyorum. Hatta eminim bir insan bunu yapabiliyorsa sen de yapabilirsin falan diyor olmalı hata yapan takım arkadaşlarına. O bütün yıldız özelliklerine rağmen, kaprisleri olmayan, antrenman kaçırmayan, kolay kolay sakatlanmayan, kırmızı kart görmeyen, takımını yüz üstü bırakmayan bir disiplin abidesi. Futbolu bıraktıktan sonra bile hala bu işlerin içinde olmak istediğine göre çok daha uzun vadeli planları olan, kendisinden sonra bile devam etmesini düşlediği bir sistemi etap etap kurgulayan biri.

Diego Armando Maradona, lakabı el Diego, çünkü Maradona bir başka şeye benzetilemez, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük iki futbolcusundan biri, diğeri Pele, Arjantinli, burjuva takımı River Plate’in değil, halkın takımı Boca Juniors’un taraftarı, şu sıralar Boca Juniors’un stadı La Bombonera’nın kapısında “dinim Boca, tanrım Maradona, mabedim La Bombonera” yazıyormuş.

Boca’dan ayrılıp Avrupa’ya transfer olduğunda önce Barcelona’ya gider. Ama mutlu olamaz Barcelona’da. Yine de İspanya Kral Kupası ile İspanya süper kupasını kazanır o sene. Bana göre Barcelona’da mutlu olamamasının tek bir nedeni vardır. Barcelona kendisi olmadan da iyi takımdır. Kendisi oyuna girdiğinde yarattığı marjinal fayda tatmin etmemiştir onu ve yine bence bu yüzden İtalya’nın orta sıra takımlarından Napoli’ye gider. Napoli Güney İtalya’dadır ve İtalya’yı kuzeyliler yönetmektedir. İşte seneler sonra Juventus’un küme düşmesi, Milan’ın puanlarının silinmesiyle sonuçlanan şike skandalları o günlerde muhtemelen daha da yoğundu. Bu Napoli ile bu Juventus’u, bu Milan’ı bu kuzeylileri yenerek şampiyon olmuştur Maradona, tıpkı 1986 dünya kupası çeyrek finalinde İngiltere’yi attığı iki acayip golle eleyerek, Falkland’ın rövanşını aldığı gibi. 1990’da İtalya’da düzenlenen dünya kupasında Napoli taraftarları İtalya’yı değil, Arjantin’i desteklemişlerdir bir İtalya Arjantin maçında. Yıllar sonra bir Napoli taraftarı Şampiyonlar Ligi maçında Juventus’a karşı Galatasaray’ı destekleyeceklerini açıklarken duygularını şöyle anlatır:

“Kuzeyliler bizi adam yerine koymazlar, ayrılmak isterler. Kuzey takımlarında İtalyan bile oynatmazlar. Milli Takım’a güneyden oyuncu almazlar. Üstelik onların bize karşı oynadıkları her maçın topu da yuvarlak değil, dört köşedir. Bir köşesinde para, öbüründe mafya, üçüncüde şike, dördüncü köşede de başkanlarının ismi vardır. Niye tutalım Juventus’u? Hep ezildik, ezdiler bizi. Başımızı, ilk defa bizi şampiyon yapan Maradona ile kaldırdık gururla. 80 bin Napolili 1990 Dünya Kupası’nda boşuna mı bağırdık Arjantin diye. Üstelik İtalya-Arjantin maçında.”

Maradona sahada kendisini İsa gibi gördüğünden olsa gerek, takım arkadaşlarının hatalarını falan da hoşgörüyle karşılar. Takım arkadaşı Burruchaga “ben onun portakalla mandalinayla yaptığı hareketlerin yarısını futbol topuyla yapamıyordum” derken, bir diğer takım arkadaşı Careca “"sonuçta ben ancak dünyanın en iyi üçüncü futbolcusu olabilirim. çünkü birincisi Diego'dur, ikincisi her zaman Diego'dur ve sonra diğer önemli futbolcular gelir” demiştir. El Diego ile diğer futbolcular arasında böylesine bir fark vardır ve el Diego bu farkı bilmektedir. Bu nedenle her mağlubiyetten, her hatadan kendini sorumlu tutar.

Futbolu zevk için oynar Maradona, hile yapar, mızıkçıdır. Antrenmanlar, iş disiplni, sebat falan filan umurunda değildir. Daha çok zevk alacağı herşey için futbolu terkedebilir. Bakmayın şu anda Arjantin Milli Takımı teknik direktörü olduğuna çok yakında sıkılır, onu da bırakır. Çünkü futbol onun hayatında eğlenceli etkinliklerden sadece birisidir. O nedenle kokain de kullanır, doping de alır, elle attığı gol için o tanrının eliydi de der. Maradona’nın keyfi yerindeyse, birşeyleri kazanmak isterse kazanır. Bağış Erten’in deyimiyle Maradona, “16'sında milli, 18'inde şampiyon, 22'sinde dünya yıldızı, 26'sında efsane, 31'inde kokainman, 44'ünde ağır yaralı”dır ve “futbolu sevmeyen kaldıysa yeryüzünde, onu seyretmedikleri içindir”.

Maradona şişko ve kısaboyludur, alkolden sigaraya, kokainden kumara, gece hayatından kiliseye, kapitalist karşıtı eylemlere kadar her yerde bulunabilir. Beckenbauer, zinde ve fittir, alkole, sigaraya kokaine, kumara, gece hayatına itibar etmez, aile yaşamına, sağlıklı yaşama, dengeli beslenmeye falan itibar eder. Maradona’nın nerede ne yapacağı hiç belli olmaz, sürprizlerle doludur. Beckenbauer’de sürpriz yoktur, herşey belli bir plan dahilinde ilerler. Maradona sevimlidir, komiktir, eğlencelidir. Beckenbauer, ciddi, karizmatik ve yakışıklıdır. Maradona insana yaşama sevinci verir, Beckenbauer güven duygusu. Maradona kahkahalarla güler, Beckenbauer tebessüm eder. En nihayetinde Maradona zevktir, Beckenbauer huzur.

Bir teknik direktör olsan takımına Beckenbauer’i mi almak istersin, Maradona’yı mı ey kadın?

Talep gören yüksek fiyatlı erkekler tıpkı talep gören yüksek fiyatlı futbolcular gibidir ve kadınlar da Beckenbauer’lerde Maradona’ları, Maradona’larda Beckenbauer’leri ararlar. Maradona evlilik yıldönümünde ortalarda görünmeyip, telefonları açmayıp gecenin ikisinde bir kamyon gül ile bütün apartmanı ayağa kaldırır, Beckenbauer ise evlilik yıldönümünde akşam saat tam 8’de arabasıyla evinden aldığı karısıyla şehrin en şık restoranında şampanyalar eşliğinde yenen nefis bir yemektir. Sevgilisi Beckenbauer olan rutinlikten, sürprizsizlikten şikayet eder, sevgilisi Maradona olan kötü alışkanlıklardan, belirsizlikten, sağlıksızlıktan filan. Kadın ilk aşk acısını Maradona’dan aldıysa, Beckenbauer’e sığınır, Becekenbauer’den almışsa, Maradona ile rahatlar. İkisini de görmüşse eğer bir kadın mutlaka senteze kalkışır.

13 Ocak 2009 Salı

Bir Erkek Filmi: High Fidelity

Evet Medea Cezire’nin tavsiyesine uyup High Fidelity isimli filmi izledik. Internetten film download etmeyi beceremediğim zamanlarda sürekli dvdsini alıp izlemek istediğim bu filmi sıranın bir türlü gelememesi neticesinde seyredememiştim. İçimde ukdeymiş demek ki.

Öncelikle filmin ismi manidar. Yüksek Sadakat anlamına gelen bu ifade esasen hi-fi şeklinde kısaltılarak ve hayfay diye okunarak müzik dinleme sistemlerinin genel adı olarak kullanılmaktadır. Yani müziğin canlı çalınıyorkenki orijinal haline yüksek bir sadakatla bağlı olan cihazlar manasında türetilmiş bir kavramdır bu ve kahramanımız da plak manyağıdır. Öte yandan ilgili kahramanımız müziğe gösterdiği yüksek sadakati, hanımlara gösterememektedir ne yazık ki. Gelmiş geçmiş en iz bırakan eski sevgililer Top 5’ine önceleri almadığı son sevgilisi Laura da temelde bu nedenle terketmiştir Rob Gordon’u.

Terkedilen Rob, önceleri sallamaz bu durumu ta ki Laura’nın yeni sevgilisinin beraber yataklarında kitap okurlarken sevişme seslerini duydukları üst komşusu Ian Raymond olduğunu öğrenene kadar. O an kahramanımızın “bütün bunların anlamı ne” bunalımına girdiği andır. Eski sevgililerine ulaşarak sürekli terkedilmesinin nedenlerini anlamaya çalışır.

Hep söylendiği gibi de yolun kendisi yolun gittiği yerden çok daha önemlidir. O yola çıkmak o yolda ilerlemek sonuca ulaşmaktan daha önemlidir. Hacca gitmek isteyen topal karınca hikayesinde olduğu gibi hacı olamazsan bile yolunda ölürsün.

Mantıkta yığın paradoksu (sorites paradox) denen bir durum vardır ve saçaklı mantığın (fuzzy logic) kökleri buralara kadar gelir. Plajda bir kum yığını düşünün. İncecik küçücük taneli kumlardan oluşan bir yığın. Şimdi bu yığından bir adet kum tanesi alın. Yığın aynı yığın mıdır? Hala kum yığını mıdır? Sonra bir tane daha alın, bir tane daha, bir tane daha. Kum yığını bitinceye tek tek kum tanelerini aldığımızı düşünelim. Kum yığını, kum yığını olmayana hangi kum tanesinde geçti? Hangi kum tanesi kum yığınını kum yığını olmayana dönüştürdü. Son kum tanesi mi? Mantıklı düşünen her insan her kum tanesinin aynı etkiyle kum yığınını kum yığını olamayana dönüştürdüğünü söyleyecektir. Zira aksi olsaydı, hepimiz kitapların sadece son cümlesini okurduk ve kitabı okuduk derdik. Oysa bir kitabı okunmuş yapan şey ilk cümlesinden son cümlesine kadar her cümlenin okunmuş olmasıdır.

Bu paradoksu beyninizin arka taraflarında bir yerlere yerleştirirseniz, yaşadığınız tüm olaylara daha farklı bir açıdan bakabilirsiniz. Çünkü hayattaki her şey kendisinden daha küçük şeylerden oluşur. Moleküller, atomlar, kuarklar falan filan işte. Sosyal olaylarda da bu böyledir. Sevgilinizle ayrıldığınızda son kavganız tek başına bu ayrılığı açıklamaya yetmez, mutlaka öncesi vardır. İşten kovulduğunuzda da aynı durum geçerlidir.

Rob Gordon da çıktığı yolda sürekli terkedilmesinin nedenlerini anlayamaz ama bambaşka şeyler öğrenir. Fantezilerin gerçek dünyayla örtüşmediğini öğrenir. Kurgusal fantezilerini terkedip gerçek dünyanın yaşamıyla çakışan güzelliklerine yönelir. Ve evlenme teklif ettiği kadına bir karışık kaset doldurur. Daha önce defalarca kez birilerine karışık kaset dolduran Rob filmin son cümlesinde “ilk defa bunun nasıl yapıldığını anladım” der. Aşkı ya da sevgiyi ya da herneyseyi anlamıştır. Yüksek sadakat işte budur. Fantezilere kapılmamak, onların gerçek olmadıkları için değerli de olamayacaklarını farketmektir.

Film benim erkek romantizmi dediğim bir türde aşkı anlatıyor. Tutkusuz ama sevgi dolu bir aşkı. Neden erkek romantizmi diyorum ben buna? Çünkü çok rasyonel bir romantizm bu ve geleneksel olarak akıl erkektir, duygu ise dişidir. Erkekler duygusuz, kadınlar akılsız olur demek değil bu dediğim. Genel olarak erkekte akıl baskındır, kadında duygu baskındır demek. Bunu da aslında ben söylemiyorum. Şimdi kaynak göster desen uğraşırım da Yin Yang’a kadar gider bu.

Filmde ilginç detaylar vardı benim özellikle hoşuma giden mesela plaklarını otobiyografik olarak sıralamaya karar verdi Rob. Güzeldi. Stevie Wonder ile deliler gibi dalga geçip süreklli sert takılan agresif Barry’nin Stevie Wonder tendanslı yumuşak bir şarkı yapması komikti. Asosyal Dick’in tam kendine göre bir kız bulması falan filan işte. Ha bir de John Cusack’in eski sevgililerini oynayan hatunlar başta Catherine Zeta Jones olmak üzere fazlasıyla güzellerdi ki, evlenme teklif ettiği hatun da gayet güzeldi. Daha çirkin insanlar oynatsalar daha güzel olurdu kanaatimce. Ian Raymond’u da Tim Robbins oynamış, gözüme görünüyor zannettim :)

Sonuçta bir erkek filmi işte. Herşey erkeklerin gözünden anlatılıyor, erkeklerin duyguları yansıtılıyor. Notebook ne kadar kadın filmyse, bu da o kadar erkek filmi.

18 Kasım 2008 Salı

Dertliyim, ruhuma hicranımı sardım da yine

Dertliyim ruhuma hicrânımı sardım da yine
İnlerim şimdi uzaklarda solan gün gibiyim
Gecenin rengini kattım içimin matemine
Sönen ümid ile günden güne ölgün gibiyim

Bahtımın yıldızı sanmıştım seni
Sensiz karanlıktır her günüm, Leyla
Ayrılık Mecnun’ a döndürdü beni
Dertliyim yürekten, üzgünüm Leyla
Sevda yaman bir çile
Çekenler düşer dile
Ayrılık ölüm gibi
Giden gelmiyor, Leyla
Gülüm yaprağım soldu
Gönlüme hazân doldu
Bir ömür harâb oldu
Onu bilmiyor, Leyla

Bu şarkıyı ilk dinlediğimde virtüözite kokusu almıştım. Değişken ritmler, temposu ile sanki üç şarkılık müziği tek şarkıda ziyan etmişti Sadettin Kaynak amca. Sonradan öğrendim ki, şarkıda zaten üç ayrı makam kullanılıyormuş. Teknik bir şov olarak düşünmüş, etkilenmiştim. Küçüktüm. Biraz daha büyüyünce, şov yapmanın sanatçı rekabetinin sonucu olduğunu düşünüp, sanatta tekniğin değil duygunun daha önemli olduğuna inandım. Basit müziklerle duygularını şahane anlatan insanlar dinledim. Aşık Veysel mesela. Tekniğin sanatta duyguları aktarmada bir araç olduğunu anladım. Bu şarkıyı hala çok seviyordum ama, tekniğine kapılmadan anlattığı duyguyu anlamaya çalışıyordum ve yüksek tempolu oynak bir melodiyle sevda yaman bir çile diyen adamın duygusunu anlattığını değil tamamen tribünlere oynadığını sandım.

Bugünse bu şarkıda bambaşka şeyler keşfettim.

Şarkı segah makamı ile açılıyor. Bu makam akşam ezanının makamıymış. Birinci kıta segah. Akşam ezanı okunmuştur. Mesai bitmiştir, günün telaşı bitmiştir. Artık hüzün başlayacaktır işten çıkıp evine dönen yalnız adama. Dertlidir, ruhuna yine aşkının acısını sarmıştır. Ruh hali gelir aklına, dertleri gelir akşam ezanının segah makamıyla. Adam içlenir evde, belki bir büyük açar içmeye başlar.

Bu noktada makam değişir. Hüzzama geçer. Hüzzam segah makamına çok yakınmış melankolik duyguları en iyi anlatan makammış. Adam bahtımın yıldızı sanmıştım seni der. Belki kadının yüzü gelir gözünün önüne, mutlu oldukları dönemden birkaç anıyı hatırlar. Daha da içlenir. Mecnun’u olduğu Leyla’ya seslenir: “Üzgünüm Leyla”.

Makam bir kez daha değişir. Nihavend olur. Farabi’ye göre Nihavend makamı insana sakinlik ve huzur verirmiş. Eskiden bu nedenle akıl hastalıklarının tedavisinde bu makam kullanılırmış. Adam melankoliden çıkıp hayata döner. Onarmak için önce hasar tespiti yapmalıdır adam. Sevda yaman bir çiledir, ayrılık ölüm gidir ama giden de gelmemektedir. Adamın harab olsa da ömrü sakinliğe ve huzura ihtiyacı vardır. Gece ilerlemiştir. Yarın yine işe güce gidecektir. Nihavend bitince şarkı da biter, adam büyüğü yarılamıştır, uykunun koynunda sakinliğini ve huzurunu bulmuştur.

Bu bir döngüdür, her akşam ezanıyla başlar, gece yarılarında uykuyla son bulur. Bu beste bir tasarımdır, bir simulasyondur. Leyla’sına kavuşamamış bir Mecnun’un ruh halinin müziğidir. Tempo, ritm, makam bu şarkıda değişmeyecek de hangi şarkıda değişecektir. Virtüözite ile duyguyu birleştirmiştir bu şahane şarkı ve bana da kalırsa, Türk Sanat Müziği’nin en orijinal şarkısıdır.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Zeynep'in 8 Günü filminden bir replik

Kafamda dün akşamdan beri bir replik vardı. Dehlizlerinde dolaşsın istiyorum, mahzenlerimde sarhoş olsun istiyorum gibi bir cümle. Bir kadın sesi bunu söyleyip duruyor, fakat bir türlü hatırlayamıyordum. Nihayet 24 saatin sonunda repliğin geçtiği filmi hatırladım. Filmden de yazdım tüm repliği. Issız Adam etkisiyle bu repliği hatırlamıştım. Belki benim gibi kafayı takıp da, bulamayanlar olursa internete kayıt düşüyorum. Kafayı takan olmazsa da bence güzel replik. Issız Adam sevenler bir de bunu okuyun bakalım :)

Zeynep :
Benim annem babam yok. Kimsesizim. Renksiz bir dünya kurmuşum kendime, mutluluk provası oynuyorum. Ali'yi tanıyınca o renksiz dünyanın çölüm olduğunu anladım. O, çölüme yağmur oldu. Ailem oldu. Dünyam oldu. O benim, ben oyum. Bir gece girdi hayatıma, ama şimdi yok. Ali'yi tanımadan önce ben iyiydim, ama şimdi kötüyüm. Saçmalıyorum biliyorum. Daha önce yapmadığım şeyleri yapıyorum. Bilmediğim sokaklara giriyorum, bilmediğim evlere giriyorum, tanımadığım insanlarla konuşuyorum. Ben çok korkuyorum. Onsuz hiçbirşeyin anlamı yok. Adımı bile unutmaya başladım. Hergün gezdiğim caddeleri tanımıyorum. Tanıdığım insanların yüzlerini hatırlamıyorum Nasıl yemek yenir, nasıl su içilir unutuyorum. Ekmeğin, suyun, hiçbirşeyin tadı yok. Var mıyım, yoksa yok muyum, artık bilmiyorum. At gözlüğü takayım, hayata devam edeyim diyorum, ama bu beni kendimden korumuyor. Benim onu bulmam lazım. Onunla konuşmam lazım. Nolur bana yardım et. Sana yalvarırım, bana yardım et. Nolur bana yardım et, lütfen. Yalvarırım bana yardım et.

(Telefon çalar)

Zeynep :
Bakmayacak mısın ?

(Ali’nin arkadaşı telefona bakar)

Ali’nin arkadaşı :
Efendim, bir dakika beklesene, Burda seninle konuşmak isteyen biri var.

Zeynep :
Alo

Ali :
Kimsin ?

Zeynep :
Zeynep.

Ali :
Ne istiyorsun kızım benden, neden beni arayıp duruyorsun ?

Zeynep :
Hani gelecektin ?

Ali :
Ne ?

Zeynep :
Seni özledim.

Ali :
Rahat bırak lan beni. Zaten başım belada, bir de senle uğraşamam.

Zeynep :
Başının belada olduğunu biliyorum. Bana gel, bende kal. Ben sana bakarım. Seni ne mutlu edecekse yaparım ben. Seni üzmem.

Ali :
Bi dakika, bi dakika, sen benim başımın belada olduğunu nerden biliyorsun lan? Yoksa yanındaki orospu çocuğu mu söyledi? Onun var ya, anasını sikeceğim, geberteceğim lan onu, yolunu sikeceğim o piçin, telefonu ver telefonu ver laaan!

Zeynep :
Ben, ben bara gittim seni bulmak için.

Ali :
Naptın bara mı gittin ?

Zeynep :
Evet.

Ali :
Lan salak karı, seni takip etmişlerdir.

Zeynep :
Etmediler.

Ali :
Lan nerden biliyorsun manyak ?

Zeynep :
Lütfen küfür etme.

Ali :
Ya nerden biliyorsun dedim.

Zeynep :
Ondan uzak dur dediler de ondan.

Ali :
(Ağzını büzerek) Ondan uzak dur dediler de ondan. Salak, gerizekalı, orospu.

Zeynep :
Lütfen küfür etme.

Ali :
Lan arkadaşımın evini nasıl buldun sen ?

Zeynep :
Dayı'na gittim.

Ali :
Da, da, dayı, lan dayımı nasıl buldun sen ? Neyse, bak kızım, o gittiğin barın kasasını patlattım ben. Sonra pişman oldum, parayı geri vermek istedim, ama orospu çocukları almıyorlar. Anlayacağın beni ortadan kaldırmak istiyorlar. İbnelerin itibarını zedelemişim. Bak, beni iyi dinle şimdi. Rahat bırak beni tamam mı ? Arama, yoksa senin de başın belaya girer. Anladın mı lan ? Hadi hoşçakal.

(Ali kapatır telefonu, telefondan meşgul sesi gelir. Zeynep yavaşça telefonu kapatır gitmek üzere kapıya yönelir.)

Zeynep:
Teşekkür ederim.

Ali’nin arkadaşı :
Üzülme

Zeynep :
Neden, neden üzülmeyeyim ? Beni istemiyor.

Ali’nin arkadaşı :
Ali hiçkimseyle bu kadar uzun konuşmaz, işle ilgili değilse tabii. Yani üzülme diyorum çünkü anladığım kadarıyla sen o kaleyi çoktan fethetmişsin zaten.

Zeynep :
Bahçelerinde dolaşamıyorsam, salonlarında, koridorlarında gezemiyorsam, odalarında oturamıyor, balkonlarında kendimi bulamıyorsam, dehlizlerinde saklanamıyor, burçlarında ağlayamıyorsam, mahzenlerinde sarhoş olamıyor, mutfaklarında dolaşamıyorsam, yorulduğumda sırtımı yaslayamıyorsam, mutluluğumu tavan aralarına fısıldayamıyorsam, nasıl fethetmiş olurum o kaleyi, söyler misin, nasıl fethetmiş olurum o kaleyi ben ?

8 Kasım 2008 Cumartesi

Aşçının Issız Ada'sı, Ada'nın Issız Adam'ı

Bir şef aşçı... Aşçısı olduğu restoranın sahibi... Yemeyeceği yemekleri yapıp sadece tadan bir aşçı... Her aşçı biraz gurmedir. Mutfağından çıkan yemekleri tadar ama yemez ve onun için ilk tatlar çok önemlidir.

Bir kadın, Ada, kendi kendine yeten müstakil bir ada. Adaya gelenlere tepkisel yaklaşan bir kadın, hiçbir adamın kolay kolay sahip olamayacağı ada. Biraz yabani, biraz huysuz, biraz ıssız. Tipik bir ada işte. Sahibini arayan, sahiplenilmek isteyen, ama olmazsa da olmaz diyip müstakil varlığını devam ettiren.

Aşçı adaya çıkmak ve adadaki eşsiz sebzelerden baharatlardan toplamak ister. Ada tüm hırçınlığıyla buna karşı durur. Fakat aşçı yeni bir tat için ısrarlıdır. Ada‘nın ölçüsüz hırçınlığını sorgulamasından istifade edip sızar adaya. Ada’yı fetheder. Tam bu andan itibaren aşçının “Issız Adam” dediği ada Aşçının adası olmuştur. Ama aynı anda da Aşçı ada için “Issız Adam” olmuştur.
Çünkü adanın ilk tadını almıştır aşçı. Aşçı sürekli aynı yemeği yemek istese aşçı olmaz, gurme olmaz. Gider sevdiği yemeği yapmayı öğrenir, malzemelerini bulur, dahasını kurcalamaz. Lazım oldukça, yeri geldikçe, özledikçe adanın baharatlarını kullanmak ister hepsi o.

Oysa Ada, aşçının hep aynı baharatları kullanmasını, hep aynı yemeği yapmasını ister. Aşçı ile adayı birbirine ıssızlaştran derin çelişki budur. Aşçı adadan ayrılır, karaya döner. Ada ıssızlaşır tekrar. Aşçı zaten tüm dünyaya ıssızdır. Annesine bile...

Aşçının kendini ıssızlaştırmadığı tek insan restooranın şef garsonudur. O da o “İngiliz” tarafıyla zaten aşçı için risk içermez. Garson ile aşçı ayrı işler yapmakta ve birbirlerinin işine yaramaktadırlar. “Issız” aşçının “İngiliz” garsonu, aralarında kibar, kocaman ve işlevsel bir mesafe.

Aşçı adadan ayrıldığında ona sürpriz doğum günü partisi yapar restorandakiler. Aşçı dükkana girip kimseyi göremediğinde ödü kopar. Hemen inanmıştır herkesin onu ıssızlığına terkettiğine. Bununla nasıl halleşeceğini bilemez, korkar. Aşçı zaten ilişkide olduğu herkese para vermektedir. Restorandakilere, evdeki temizlikçisine, seviştiği fahişelere... Devamlı müşterisidir fahişelerin. Aşçı olmak ölçülü olmaktır. Tuzun, biberin, şekerin ölçüsünü bilmektir. Her sebzenin farklı ısıda piştiğini bilmektir. Ne zaman neyi koyacağını bilmektir. Özel hayatını da işi gibi yaşar aşçı. Mutfağın imparatoru, yatak odasının da imparatoru olmak ister. İhtiyaç duyduğu zaman ihtiyaç duyduğu malzemeyi bedelini ödeyerek satın almak ister. Aşçının arzuları yoktur, ihtiyaçları ve gereklilikleri vardır, geçici hevesleri vardır..

Aşçı doymak için değil, tatmak için yaşar. Bu nedenle hep açtır ve annesine dediği gibi, bu aslında çok zordur. Annesine neyin zor olduğunu anlatmaz, anlatamaz.

Ada’yı da, annesini de özler ama özlemini bastıramaz. Çünkü özlemdir aşçının yaşama sebebi. Aşçıya doya doya yemeyecektin madem, bu yemeği neden yaptın sorusunu sormak anlamsızdır.

Bu soruya aşçı cevap veremez. İyi aşçılar hep erkektir ve güzel adalar da hep kadın.

2 Eylül 2008 Salı

“Adam”ın En Eski Projesi : Tavlama

Bakırı topraktan çıkarıp, ateşle eritip, içine su katarak tavlayıp, daha önceden hazırladığı kalıplara döküp, hava ile soğutarak faydalanan “adam”.

Kadının içindeki cevheri toprak bedeninden çıkarıp, aşk ateşi ile eritip, cool duruşuyla tavlayıp, düşlerindeki kadının kalıbına döküp, havadan aldığı nefesin verdiği zamanla soğutarak faydalanan yine “adam”.

Bakırı da kadını da iyi tavlayamadığından kıran “beceriksiz adam”.

Bakırı da kadını da iyi tavladığından ömür boyu faydalanan “adam gibi adam”.

Bakırı da kadını da olduğu gibi kabul edip dönüştürmeye çalışmayan da benim gibi “aylak adam”. Armut piş ağzıma düş.

Projesiz üretim olmaz. “Adam”ın en eski projesi tavlama. “Adam gibi adam” arayan kadınlara duyurulur.

Aylaklarsa aslında gerçek aşıklardır. Çünkü potansiyele değil varolana aşık olmuşlardır.

4 Haziran 2008 Çarşamba

Serüven

Önce kelime vardı.
Sonra can oldu.
Can doğdu hayat oldu.
Can, hayat ve kelime artık beraberdi.
Sonra hayat cana sıkıca sarıldı.
Can sıkıldı, içinden yalnızlık fırladı.
Özledi can hayatı ve kelimeyi.
Hasret arkadaşı oldu.
Hasret yakmaya başlayınca canı.
Ben geldi canı kurtardı.
Ben ile Can hayata tekrar kavuştular.
Kelime ile de yalnızlık dertleşiyordu.
Umut geldi ben, can ve hayatı
Kelime ve yalnızlığın yanına götürdü.
Benim bir işim var dedi ve gitti Umut.
İş de nereden çıktı şimdi dedi can.
Umudu sevmişti. Sevgi doğdu.
Neden gitmişti. İşe nefret duydu.
İş kimdi ? Umutla aralarında ne vardı ?
Can merakla tanıştı. Merak ona güç verdi
Ben candan gücü aldı hayal verdi.
Ben güçlenince yalnızlığı çekti yanına.
Can da hayal ettikçe kelime yanında kaldı.
Hayat kendi başına kalınca işin esiri oldu.
Can hayatı kurtarmak için işe saldırdı.
İş canı, hayatı, hayali, kelimeyi zindana kapattı.
Merak geldi zindanın dışını anlattı.
Ben ile güç işe gidip zindandakileri serbest bırak dediler.
İş onlara para verdi. Ben ile güç parayı da aldılar
Fildişi kulelerinden olanları seyrettiler.
Zindandakiler ağladı, umudu çağırdılar.
Umut geldi iş ile ben savaşamam dedi.
Ama savaşacak birini tanıyorum.
Umut zindandakilere aşkı getirdi.
Aşk ile birlik oldu zindandakiler.
Önce işi esir aldılar sonra ben ile savaşa girdiler.
Ben ile güç, para ile yalnızlık aşka boyun eğdiler.
Can, hayat ve aşkın birlikteliğinden saadet doğdu.
Sonra zaman geldi hepsinin üzerine çöktü.
Önce saadet, sonra aşk kaçtı zamandan.
Can ile hayat hastalandılar.
Ben gücünü ve parasını kaybetti.
Zaman saldırmaya devam ediyordu.
Ben, hayat, can, yalnızlık ve kelime kalana kadar
Herşeyi kasıp kavurdu zaman.
Zamana karşı tek çare ölüm çıkageldi.
Ben, hayat, can ve yalnızlık, ölüme tutundu.
Kelimeyi ise kabul etmedi ölüm.
Sen herkese hayatı, canı, yalnızlığı, beni anlatacaksın.
Herşey gitti kelime kaldı.
Önce ve sonra kelime hep oldu.

29 Mayıs 2008 Perşembe

Zorla Güzellik Olur mu ?

Dün izlediğim bir film bu soruya verdiğim yanıtı tekrar düşünmeme neden oldu. The Notebook isimli filmde Noah, Allie’yi ısrarla ve tutkuyla istiyordu. Allie kendisiyle dans etmeyi reddettiği için, Noah hareket halindeki dönme dolapta Allie’nin bulunuğu kabine girdi. Dönme dolabı hemen durdurdu lunapark görevlisi. Noah elleriyle dönme dolabın demirine asıldı ve çıkma teklifini kabul edene kadar oradan inmeyeceğini söyledi. Allie önce kabul etmedi. Bu kez tek eliyle asılmaya başladı. Eli kayıyordu. İnsanlar Allie’ye kabul etmesi için baskı yapmaya başladılar. Sonunda Allie kabul etmek zorunda kaldı. Noah daha sonra Allie'ye ne zaman çıkacaklarını sorduğunda Allie bir kez daha reddetti. Noah pes etmiyordu. Allie'yi ikna etmek için sen ne istersen ben o olurum diyordu. İstersen eğlenceli bir soytarı, istersen iyi bir dansçı. Allie sen komik bir aptalsın dediğinde evet onu da olabilirim demişti. Noah aşkı için kendisinden vazgeçmeyi vaadediyordu. Konuşmaları sürdükçe Noah, Allie'nin özgür bir ruhu olmadığını, anne ve babasının isteklerini kendi istekleri sanan birisi olduğunu farketti. Bu farkındalıkla çarkedeceğine Allie'nin ruhunu özgürleştirmeye çalıştı. Yani film boyunca akıp giden Noah ile Allie’nin sonsuz aşkı, Allie için kendisinden vazgeçmeyi vaadeden Noah'ın kendisinden vazgeçmememesini bırak bir de Allie'yi yoğurup yeniden biçimlendirmesini anlatıyordu. Dahası bu aşkın yegane kaynağı da fiziksel güzellikti. Zevkleri, fikirleri, hayalleri farklı iki insanın tek ortak noktası birbirleri için deli olmalarıydı. Yani Noah'ın tutkusuydu.

Zorla güzellik olmuştu filmde. Sinirlerim bozuldu. Zorla güzellik olmazdı ve olmamalıydı. Garipti. Zorlama tutkuyu göstermenin en doğal yolu oluyordu ve kadınlar tutkuya bayılıyorlardı. Bana göre özgür olmayan bir ruha aşık olmak imkansızdı. Çünkü kişiliklere aşık olunurdu, fiziksel güzelliklere değil.

Gerçekten sinirlerim bozulmuştu. Aşk bir tutku şovu muydu, neydi, niyeydi ? O zaman istediğim kızı vermezlerse, kendimi köprüden atarım diyenlere neden “Zorla güzellik olmaz” deniyordu. Aşk tutku karşılığı satın alınan bir şey miydi ? Kimisinin aşkı 100 tutku lirası ederken, kimisininki 1,200 tutku lirası mıydı ? Tutkuyu yatırınca faiz getirecek miydi ? Tutku bankaları mı vardı etrafta ? Vitamin hesabı yapıp yemeğin tadını kaçırdığımız yetmezmiş gibi, bir de tutku hesabı mı yapacaktık ? Aslında daha da önemlisi nerede durulacaktı. Tutku gösterisinin bir sınırı var mıydı ? Aşkından ölen adamın ödediği tutku liraları kime ne fayda getirecekti ?

Tutku bağımlılık yaratıyorsa nolacaktı ya ? Aşkın ömrü bu yüzden mi üç yıl deniyordu ? Tutku verildikçe tükenen bir şey miydi ? Tüm enerjisini tutkuya harcayan insanın kaderiyle savaşına nolacaktı ?

Sorular, sorular sorular… Cevaplandıkça daha kötüleri sorulacak sorular.

İşin ilginç tarafı, geleneksel olarak daha romantik kabul edilen kadınların bu filmi beğenmesi, buna mukabil dağdan kestim kereste kaba erkeklerin ise filmden nefret etmeleriydi. Bu filmi bana öneren kadına bu yazıda anlattığım şeylere benzer şeyler söylediğimde ise bana “Uffffffffffff hiç romantik değilsin” dedi.

Bilmiyorum belki de sorun bendedir. Ama bence “zorla güzellik olmaz”.