müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Hasan Cihat Örter vs. Erkan Oğur

Hasan Cihat Örter'i ilk dinlediğimde sanırım yıl 1995 idi. TRT'de bir televizyon programında klasik gitarı aldı eline ve fazlasıyla armonik bir şekilde Çökertme çaldı. Müzikteki kulak alışkanlığım "bir ölçü la minor çalınır ardından da mi majore geçilir, orada da bir ölçü kalınır fa major basılır, bir ölçü sonra da mi major çalınır" faslını daha biraz geçmişti. İşte Bülent Ortaçgil çok fazla akor basardı, bunu bilirdim, MFÖ şarkıları kolay çalınır, Grup Gündoğarken si7li kalıplar kullanır gibi şeyler bilirdim. Bu abim neredeyse türkünün her notası için ona uygun şahane bir akor basarak çalınca böyle bakakaldım televizyona. Adam bir yandan akor basıyor bir yandan melodiyi fazlasıyla hissettiriyordu. Herif tek gitardan piano gibi performans alıyordu. Değişik bir tipti, tuhaf şeyler anlatıyordu. Sonra Modern Folk Üçlüsünde bir dönem Doğan Canku'nun yerini aldı. Doğan Canku'nun o sıralar transandantal meditasyondan başını kaldırıp gitar çalacak hali yoktu. Sonra enstrümental albümler yayınlamaya başladı. Reformation içindeki parçalar pek çok programın jenerik müziği oldu. Sonraki albümleri çok iyi değildi, tutmadı. Zaman zaman çıktığı televizyon programları dışında sesini soluğunu duyamaz oldum.

Aynı 1995'te Erkan Oğur "Fırat'ın suyu akar serindir" türküsünü Eşkıya filmine sokmuştu. Bülent Ortaçgil dinleyenler dışında neredeyse kimsenin hakkında birşey bilmediği adam ATV Ana Haber'e çıktı. Oysa o yıllarda yapılan pop müzik albümlerinin çoğunun kaydında gitar çalmışlığı vardı. Bülent Ortaçgil'in en has adamıydı. Şehir efsanesi sandığım bir rivayete gore perdesiz klasik gitarı icat etmişti. E-bow denen bir cihazla gitardan ney sesine benzer sesler çıkartabildiği konuşuluyordu. Sonradan öğrendim ki, adam 80'li yıllardan beri bu e-bow denen aleti çalarmış. Hatta youtubeda çok eski bir TRT kaydı var ki, Bülent Ortaçgil ile birlikte e-bow çalıyorlar, ikisi de feci gençler. Bir yıl sonra Erkan Oğur Bir Ömürlük Misafir albümünü yayınladı. Ben aynı yıl kendisini Ankara Saklıkent'te bir Bülent Ortaçgil konserinde e-bow çalarken canlı izledim. Çok sakin bir adamdı, yoksa cool mu demeli. Gitarı sakız çiğner gibi çalıyordu, gitar çalarak denizde yüz desen belki de yüzerdi. Bir Ömürlük Misafir klasik tabirle bir sentez albümdü. Batı sazlarıyla Anadolu müziği çalınıyordu. Tam flamenkodan tasavvufa gösterilerinin patladığı yıllardı. Bir kaç yıl sonra Erkan Oğur sakız çiğner gibi çaldığı gitarı bir köşeye bırakıp kopuz çalmaya başladı dediler. Cengiz Aytmatov romanları okumamış olsam kopuz ne lan derdim o sıralar. Sonra Erkan Oğur'un Aşık Daimi gibi, Kul Nesimi gibi, Pir Sultan Abdal gibi, Aşık Harabi gibi, Aşık Veysel gibi, Şah Hatayi gibi Anadolu felsefesinin temsilcilerinin çok eski türkülerinin en yalın halleriyle çalındığı albümleri çıkmaya başladı. Önce Erdal Erzincan, sonra İsmail Hakkı Demircioğlu gibi derleme çalışmaları yapmış bağlama virtüözleriyle çalıştı. Halen de İsmail Hakkı Demircioğlu ile çalışmaktadır.

Hasan Cihat gösterişlidir, kibirlidir, komplekslidir. Erkan Oğur ise duygulu, bilge, sakin adamdır. Erkan oğur'un 30 sene önce deneyip şimdilerde nadiren lazım olduğunda kullandığı e-bow ile Hasan Cihat hala şov peşindedir. Erkan Oğur'un derdi aşık geleneğini sürdürmek ve köklerine gitmekken, (kendisinin çocukluğu Elazığ'da geçmiştir ve en çok o yörenin türküleriyle ilgilenmektedir.) Hasan Cihat'ın derdi Türk müziğini kullanarak dünyaca ünlü bir gitar virtüözü olmaktır. Erkan Oğur, Hasan Cihat'ın ulaşmak istediği mertebeye 15 sene önce ulaşıp, işin sırrının şov olmadığını anlamış adamdır.

Bu hafta içinde Hasan Cihat'ı Soner Olgun'un, Erkan Oğur'u ise Volkan Konak'ın programında izledim. Tavırları o kadar farklıydı ki. Erkan Oğur denizdeki su damlası olduğunun bilincindeydi sanki de, Hasan Cihat hala bak bende hem tuz var, hem su var, ne kadar acaip değil mi havalarındaydı.

7 Mayıs 2009 Perşembe

Jehan Barbur Uyan

Shadowboxer yaklaşık birbuçuk ay önce bana Jehan Barbur’un Neden adındaki şarkısını gönderdiğinde, babamın evinde bir laptoptan internete bağlanmıştım. Şarkıyı laptopun salak hopallörlerinden dinlemek zorunda kalmıştım. Ne yalan söyleyeyim şarkıyı ilk defa dinlerken bir yandan da anneme ve teyzeme laf yetiştirmeye çabalıyordum. Akustik düzenleme ile iyi çalınmış bir şarkıydı ama bana sıradan gelmişti. Yani bana akustik güzel bir düzenlemeyle Aboneyim Abone de çalsan burun kıvırmam ki. Hatta öyle ki, Shadowboxer’ın ısrarlı yorum beklentisi ve kaydın başındaki parazitlerden bunun bir demo kaydı olduğuna ve kızın Shadowboxer’ın albüm çıkarmaya çalışan bir arkadaşı olduğuna hükmetmiştim. Bir kaç defa daha dinleyince şarkının “Yorgunluktan mı bu halim” kısmında yapılan namenin ya da Kibariye’nin deyimiyle kerizin hoşuma gittiğini farkettim. Sonra bir kaç gün sonra habitatıma döndüğümde, iyi bir amfi hopallör güruhunun (aslında hayfay dünyası dikkate alındığında son derece dandik bir amfi ve son derece dandik iki kolondan söz ediyorum kaldı ki aletler 99 model) ne büyük nimet olduğunu anlamıştım. Şarkıyı iyi bir ses düzeniyle dinlediğimde şarkının yine de sıradan olduğunu fakat kadının sesini çok iyi kullandığını düşünmeye başlamıştım. Biraz araştırınca benim demo kaydı sandığım kaydın basbayağı bir albüm kaydı olduğıunu gördüm ve diğer şarkıları da dinlemek üzere albümü indirmeye karar verdim.

Bir kaç kez albümü baştan sona dinledikten sonra hiç de öylesine yazılmamış Öylesine isimli bir şarkı beni kelimenin tam anlamıyla esir aldı. Üstüste 20 30 kere dinliyordum şarkıyı. Daridararay diye başlayan introsundan itibaren kadın sesini yine şahane kullanıyordu. Müzik çok sade bir düzenlemeyle oldukça sakindi. Ben bir yandan şarkıyı dinliyor ve internette takılırken bir süre sonra neden bu şarkıya kafamı bu kadar taktığımı merak ettim. Sözlerinin neler anlattığının farkında değildim, hayranlığım kadının sesine ve müziğine bu kadar saf ve yoğun duyguları katabiliyor oluşunaydı. Sanki diyordum kendi kendime kadın içini dışına koymuş, biz de izliyoruz. İşte o an şarkının sözlerini internetten bulup okumaya başladım:

“Yüzümü gönlüne koysam,
Yemin tutsa kalbim beni sever miydin?
İçimi avcuna döksem,
Beni azıcık çözer miydin?
Yok olmuyor istemekle bitmiyor.
Hiç bir yol yarılanmıyor, uzadıkça uzuyor.
Kal demiyor söz vermiş susuyor.
Kelimeler düşmüyor içinde salınıyor.”

Benim için büyülü bir andı, benim müzikten anladığım duygular şarkının sözleriyle birebir örtüşüyordu. Burada bir parantez açmak istiyorum. Fahir Atakoğlu’nun Demirkırat Belgeseli albümü çıktığından beri müzikte tema konusuna kafamı takmış durumdayım. Gözyaşı ismindeki enstrümental bir şarkı nasıl oluyor da bana ağlama duygusu verebiliyor hayretler içinde anlamaya çalışıyorum. Bununla ilgili bana hissettiklerimin bir tür koşullanma sonucu olduğunu söyleyenler oldu. Yani şarkının adı Gözyaşı olduğu için ben o duyguları hissetmeye kendimi koşullandırıyormuşum da o yüzden o duyguları hissediyormuşum, şarkının adını bilmeden bunu hissedersem o zaman buna inanırlarmış. Bu koşullandırma kısmı doğru olsa bile, bu müzikle duyguların anlatılamayacağı anlamına gelmez, sadece benim müzikteki temalardan anlamayan ama temaları anlayanlara özenen biri olduğum anlamına gelir. Vivaldi Efendi ben Dört Mevsim isimli eserimde dört mevsimi anlattım demeyi biliyor, ona inanıyorsunuz da bana niye inanmıyorsunuz? Mevcut durumla ilgili bir başka teorim daha var. Şarkıyı sürekli dinlerken üst bilincim şarkının sözlerini anlamıyorken, bilinçaltımın tüm şarkı sözlerini beynime kaydetmiş olması ve benim farketmeden şarkının sözlerinde anlatılan duyguları hissetmiş olmam, ki bu mantıklı bir teori bence. Ama tüm bunları tespit etmenin imkanı olmadığına göre ben en çok hoşuma gideni seçiyorum ve bu büyülü anı bozmuyorum.

Bir süre sonra tüm albüme olan ilgim de arttı. Geç Kalmış Şermin’in Yeri, Uyan, Gidersen, Tesadüf gibi şarkıların hepsini sevmeye başladım. Müziklerdeki ve sözlerdeki yoğun Bülent Ortaçgil etkisinden de memnundum. Öyle ki, artık Bülent Ortaçgil ölecek diye üzülmeye o kadar gerek kalmadı falan gibi yorumlar yapabildim kendi kendime. Sonunda da meseleyi yerinde incelemeye karar vererek araştırmaya başladım ve 5 Mayıs’ta albümün tanıtım konserinin Ghetto’da yapılacağını öğrendim.

Gitmeye kararlıydım ama kimle gidecektim. Jehan Barbur’u dinlemeye gelir misin Asuman?/Jehan Barbur mu, o kim yaaa?/Ya yeni çıktı bu, Bülent Ortaçgil gibi./Bülent Ortaçgil mi, ben onu sevmiyorum ki türünden dialoglardan korktum açıkçası. Dolayısıyla ince elemeli sık dokumalıydım. Asosyal kişiliğim nedeniyle hiç zorlanmadım. Benim entel kuzenle gitmek dışında bir opsiyonum yoktu. Dikkatli okur burada bu entel kuzenle aynı mekana Şevval Sam konseri için gittiğimi hatırlayacaktır :p Şansımı yükseltmek için kendisine bir Jehan Barbur tanıtımı yapmam gerektiğini düşünerek kendisini aradım. Kuzen dedim, artık bir sene önce free shoptan benim için aldığın Simirnoff votkayı kapıp bize gelmenin zamanı geldi. Bir sene olmamıştır ya kuzen dedi. Doğru dedim daha fazla olmuştur. Abartıyorsun kuzen dedi. Ne abartacağım, İspanya free shopundan aldın sen o votkayı aç pasaportunu bak ne zaman gitmişsin İspanya’ya dediğimde, kesin galibiyetimi onaylarcasına aaa doğru ya dedi. Kaçacak yeri kalmamıştı, tamam dedi bu haftasonu geleceğim.

Votkalı, filmli, müzikli bir gecenin sonlarına doğru çakırkeyf bir anında kendisine Jehan Barbur’un birkaç şarkısını dinlettim. İlgisini çekti, kim bu falan dedi. Ben de Beyrut doğumlu İskenderun’da çocukluğunu geçirmiş, Bilkent mezunu biri olduğunu söyledim. Enternasyonel kişiliğine seslenmiştim, hımmm Beyrut doğumlu demek diyerek atladı. Sonrasında attık external harddiskine mp3leri, aldık 5 Mayıs için sözümüzü. 5 Mayıs günü de aradım kendisini, dedim gidiyor muyuz. Düzenli ve organize bir oğlak insanı olduğundan nereye gidiyor muyuz sorusunu sormaya gerek duymadan gidiyoruz dedi.

Rejans’ın yılışık garsonları ve limonlu votka eşliğinde yediğimiz yemeğin ardından saat 21.30 gibi Ghetto’ya geldik. Şevval Sam konseri ne kadar kalabalıktıysa, bu da o kadar tenhaydı. Çalışanları saymazsak 15 kişi falandık içeriye girdiğimizde. Benim gibi yaşlı bir insanın üç saat ayalta kalma kabusu gerçekleşmeyeceği için sevinmiştim. Sahneye uzak bir yer bulabildik ama oturduğumuz için çok da umurumuzda değildi. Ben votka kola söyledim, kuzen bira, beklemeye başladık. Gelen içecekteki votka miktarını gerçekten çok merak ettim, zira içtiğim şey votka kokulu sulu kolaydı. 22.30 gibi Jehan Hanım sahneye çıktığında, biz hala sahneye uzak yerimizde oturuyorduk ve içerisi de herhalde 50 kişi falan olmuştu. Araya kadar, Jehan barbur’un deyimiyle ilk set boyunca yerimizden kalkmadan dinledik. Aradan sonra ön tarafa gidip yakından izlemeye karar verdik.

Uzun zamandır bu kadar heyecanlı ve keyifli bir grup izlememiştim. Tamamıyla yeni olduklarından İstanbul’a kendilerini tanıttıkları bu gecenin onlar için de çok önemli olduğu belliydi. Bas gitar çalan abi de electric gitar çalan abi de benim ölçülerimde çok iyiydi. Her ne kadar iki şarkıyı bana göre berbat etmiş de olsalar yine de çok başarılılardı. Berbat ettikleri iki şarkının da cover olması (biri Bülent Ortaçgil’den Normal diğeri Mazhar Alanson’dan Bu Ne Biçim Hikaye Böyle) bunun önemini düşürüyor tabii. Özellikle konserin sonlarına doğru iyice coşku ve keyifle çalan grup emprovize sololar falan atmaya başlamıştı. Sonuç iyilerdi, gençlerdi, açlardı ve dolayısıyla coşkulu ve keyiflilerdi.

Meraklısı için yanlış hatırlamıyorsam sekiz tane albüm dışı cover parça çaldılar. Albümdeki tüm şarkıları çaldılar ve Leyla’yı BİS’te bir kez daha çalarak geceyi bitirdiler. Albüm dışı coverlar da aşağıdaki parçalardı:

Bülent Ortaçgil Deniz Kokusu
Ezginin Günlüğü Teninle Konuşmak
Mazhar Alanson Bu Ne Biçim Hikaye Böyle
Bülent Ortaçgil Normal
Bülent Ortaçgil Dalyan
Bülent Ortaçgil Bu İş Çok Zor Yonca
Erkan Oğur’un gündeme getirdiği bir Elazığ Türküsü Mamoş
Vedat Sakman Yani Yani

Hemen her konserde, dinlediğim bildiğim ama pek dikkatimi çekmemiş bir şarkının aslında ne kadar güzel bir şarkı olduğunu farkederim. Bu konser için de piyango Vedat Sakman’dan Yani Yani’ye vurdu.

9 Ocak 2009 Cuma

Sonunda Beni de Aralarına Aldılar

Evet sevgili okuyucularım, bugün tarihi bir olaya imza atıyorum. Bu tarihi günde beni yalnız bırakmayın, lütfedin. Geçen gün kendi kendimi mimleyip her tarafımın ağrıdığını belirttiğim yazım üzerine tüm merhametiyle bana kendi kendini mimlersen doğanın dengesi bozulur, yavru mimler mutant olur, sabret ve üzülme, bir gün seni de mimleyen biri olacaktır, kimse mimlemezse seni ben mimlerim diyerek çorak blog hayatıma yuva sıcaklığı getiren Fakeangel yani İngilizce bilmeyen okur için tercüme yapmak gerekirse, ki bu hizmeti de herkes vermez sevildiğinizi bilin, Çakma Melek’e teşekkürü bir borç bilir, bu uzun cümleyi kurmamda bana yardımlarını ve desteklerini esirgemeyen canım kelimelere şükranlarımı sunarım. İşte bu çorak blog hayatımda bugün itibarıyla ilk defa mimlendiğimi öğrenmiş bulunmaktayım. Evet sevgili okuyucularım, sonunda beni de aralarına aldılar.

İlk mimim elbetteki kolay bir şey olmayacaktı ve olmadı da. Bana en sevdiğin şarkıların listesini yap dediler sevgili okuyucularım, buna inanabiliyor musun? Kaç şarkılık liste olacağı, tarih sırasına göre mi listelemeliyim, sevgimin boyutu sıralamasına göre mi, yoksa alfabetik olarak mı dizmeliyim, alfabetik olarak dizersem soyadlara göre mi alfabetik yoksa adlara göre mi, yoksa şarkı isimlerine göre mi, bana bunları söylemediler. Beni hiç tanımıyorlar sevgili okuyucularım, beni hiç tanımıyorlar.

Sevgili okuyucularım, bu mimin üzerine mp3 klasörümde şöyle bir gezintiye çıktım, çok sevdiğim ama gerçekten çok sevdiğim, bende iz bırakan, yani her dinlediğimde beynimde hep aynı görüntüleri oluşturan, bana birşeyler hatırlatan şarkıları alt alta yazmaya başladım. Bitirdim dediğimde, ki bunu demek ne kadar zordur bilirsin di mi sevgili okuyucularım, hak geçmesin diye verilen onca çabaya rağmen, asla mükemmel olamayacağını bildiğin o listeyi bitirdim demek ne kadar zordur, listede 100 şarkı olmuştu. Mp3 klasörümde olmayan ama çok sevdiğim başka şarkılar da vardı aslında. Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği, Arabesk eserlerini düşünemedim bile. Yabancı sözlü müzikler de yoktu, enstrümental şeyler de yoktu listede sevgili okuyucularım. Yani bu titizlikle devam edersem konu, ölmeden görülmesi gereken 1001 film adındaki o tuğla kitap gibi bir yere gidiyordu ve içim kan ağlayarak durdum sevgili okuyucularım. Bana, ulan adama bak bi mimledik herif bize tuğla gibi kitap yazmış kim okuyacak lan bunu, hiç mi düşünmedin mimleyenleri demelerinden korktum sevgili okuyucularım.

Sevgili okuyucularım, bu soğuk günde sıcak odalarınızdan beni yalnız bırakmadığınız için size ne kadar teşekkür etsem az. Ancak şunu bilmenizi isterim ki, bu listenin mükemmele yakın bir şekilde müzikal tercihlerimi yansıtabilmesi için listede en az 1000 şarkı filan olmalıdır. Yani aşağıdaki listede bir Dertliyim ruhuma hicranımı, bir İnleyen Nağmeler, bir Aziz İstanbul, bir Aşk Bu Değil, bir Kimseye Etmem Şikayet, bir Sarı Gelin, bir Ahu Gözlüm, bir Eledim, bir Saçlarını Yol Getir, bir Better Together, bir Bohemian Rhapsody, bir Baby I’m gonna leave you, bir Where Did You Sleep Last Night ve aklıma şu an gelmeyen pek çok eser bulunmamaktadır.

Beni mazur görün sevgili okuyucularım, çok duygulanıp lafı çok uzattım. Liste sanatçıların ilk adlarına göre alfabetiktir. Atladığım, unuttuğum şarkılar beni affedin.

1-Ahmet Kaya Acılara Tutunmak
2-Ahmet Kaya Öyle Bir Yerdeyim ki
3-Ahmet Kaya Yalancı Ayrılık
4-Athena Fik Fik
5-Athena Sen de Yap
6-Baba Zula Cecom
7-Barış Manço Alla Beni Pulla beni
8-Barış Manço Bal Sultan
9-Barış Manço Dönence
10-Barış Manço Gönül Dağı
11-Barış Manço Nerede
12-Barış Manço Ömrümün Sonbaharında
13-Bulutsuzluk Özlemi Cezaevinde Bayram Görüşmesi
14-Bulutsuzluk özlemi Sözlerimi geri Alamam
15-Bulutsuzluk Özlemi Tepedeki Çimenlik
16-Bülent Ortaçgil Arada Sırada Düşünür
17-Bülent Ortaçgil Bu iş Çok Zor Yonca
18-Bülent Ortaçgil Çığlık Çığlığa
19-Bülent Ortaçgil Değirmenler
20-Bülent Ortaçgil Eylül Akşamı
21-Bülent Ortaçgil Gece Yalanları
22-Bülent Ortaçgil Memurun Şarkısı
23-Bülent Ortaçgil Pencere Önü Çiçeği
24-Bülent Ortaçgil Şarkılarım Senindir
25-Candan Erçetin Onlar Yanlış Biliyor
26-Cem Karaca Safinaz
27-Cem Karaca Sevda Kuşun Kanadında
28-Doğan Canku Gecelerim
29-Duman Ahh
30-Duman Halimiz Duman
31-Duman Rüyanda Görsen İnanma
32-Emre Altuğ Yani
33-Erkin Koray Arap Saçı
34-Erol Evgin İşte Öyle Birşey
35-Ezginin Günlüğü Aldatan Şarkı
36-Ezginin Günlüğü Delice Zeytin
37-Ezginin Günlüğü Gelmiyorsun
38-Ezginin Günlüğü Hürriyete Doğru
39-Ezginin Günlüğü İstavrit
40-Ezginin Günlüğü Küçüğüm
41-Ezginin Günlüğü Rüya
42-Ezginin Günlüğü Şehir
43-Ezginin Günlüğü Şimdi Sevişme Vakti
44-Ezginin Günlüğü Yüksek kaldırım
45-Feridun Düzağaç Alev Alev
46-Feridun Düzağaç Nadas
47-Fikret Kızılok Bir Harmanım Bu Akşam
48-Fikret Kızılok İnişlerim Çıkışlarım
49-Fikret Kızılok Kalbim
50-Gökhan Kırdar Yerine Sevemem
51-Grup Gündoğarken Gel İstersen
52-Grup Gündoğarken Ne Güzel Olurdu
53-Hümeyra Beyhude
54-Hümeyra Gidemediklerimiz
55-Işığın Yansıması Gün Doğarsa
56-İlhan şeşen Neler Oluyor Bize
57-İstanbul Uyurken (Hamam Soundtrack)
58-Kenan Doğulu Tutamıyorum Zamanı
59-Kumdan Kaleler Evde Yoklar
60-Leman Sam – Vedat Sakman Herneyse
61-Manga Yalan
62-Mazhar Alanson Ah Bu Ben
63-Mazhar Alanson Bir Sonsuz Yağmur Yağsa
64-Mazhar Alanson Hüznün Kuşları
65-MFÖ Buselik Makamına
66-MFÖ Gözyaşlarımızı Bitti mi Sandın
67-MFÖ Sanatçının Öyküsü
68-MFÖ Tam Ortasındayım
69-MFÖ Uç Oldum
70-Modern Folk Üçlüsü Gül Yüzünde Göreli
71-Moğllar Alageyik
72-Moğollar Çok Geç Olur
73-Moğollar Issızlığın Ortasında
74-Mor ve Ötesi Daha Mutlu Olamam
75-Mor ve Ötesi Mucize
76-Nilüfer Dokun Bana
77-Orhan Gencebay Bir Teselli Ver
78-Özlem Tekin Dağları Deldim
79-Özlem Tekin Gezegen X
80-Özlem Tekin Kime Ne
81-Özlem Tekin Yazmamışlar
82-Pentagram Sonsuzluk
83-Pentagram Stand To Fall
84-Sertap Erener İncelikler Yüzünden
85-Sezen Aksu İstanbul Hatırası
86-Sibel Alaş Adam
87-Şebnem Ferah Deli Kızım Uyan
88-Şebnem Ferah Durma
89-Şebnem Ferah İyi Gün Dostları
90-Vedat Sakman Usulca
91-Vedat Sakman Yalnızlığım
92-Yaşar Kurt Korku
93-Yeni Türkü Açelya
94-Yeni Türkü Öldükten Sonra
95-Yıldız Tilbe Delikanlım
96-Zuhal Olcay Aynalar
97-Zülfü Livaneli Gözlerin
98-Zülfü Livaneli Kardeşin Duymaz
99-Zülfü Livaneli Sus Söyleme
100-Zülfü Livaneli Yakup ile Yusuf

17 Aralık 2008 Çarşamba

Ben Böyle Konsept Albümü Görmedim Be Hacı : NilFm

Dokuz günlük bayram tatilinde uzun yolculuklar esnasında bol bol müzik dinleme fırsatı buldum. Bu arada arabanın cd çaları mp3 cdsi çalmadığından albümleri baştan sona dinleme imkanı buldum ki, uzun zamandır yapmadığım birşeydi.

Konsept albümü denen entel dantel bir kavram var. Normalde konsept albümü yaptım ben diyenlere hadi len diyen bir yapıya sahip olduğumdan benim için bir komiklik unusurundan öteye geçmez bu. Ama Nil Karaibrahimgil’in Nil FM isimli albümü bu algımı değiştirdi.

Yıllar önce bu albümü dinlediğimde, ben de jinglelarından reklamlarına kadar bir radyo konsepti yaratıldığını düşünmüştüm ve hoşuma da gitmişti bu. Zaten samimiyetle yapılan pekçok şeyi severim ben. Bu kızın da 25 yaş üstü kadınların neredeyse tamamını avucunun içine alabildiğini düşünüyordum, yazdığı güzel şarkı sözleriyle. Hala da düşünüyorum.

Ama bu defa uzun yollarda birkaç defa albümü dinleyince bu radyo konseptinden sıyrılıverdim. Jinglelar ile reklam müziklerini çıkardığımda geriye kalan on şarkıyı sırasıyla dinlediğimde benim kafamda bir hikaye çıkıyor. Ben de şarkılarda geçen tüm sözleri kullanarak kafamdaki hikayeyi yazmaya kalktım.

Bakın bakalım olmuş mu :)

Nil’in yönetmen, reklamcı, senarist, yapımcı kılıklı bir sevgilisi varmış, bir rivayete göre de Serdar Erener’miş hatta. Fakat Nil’e onun beklediği ilgiyi gösteremiyormuş. Nil’i sinemalarda tak tiki tak tiki tak gelir diye bekletiyor, gecikince Nil'e ekildiğini hissettiriyormuş. Tabii ki morali bozulan Nil, sevgilisi ikinci yarıya yetişir umuduyla bekliyormuş ama sonra kendine alışıyormuş, kırılıyormuş ama kırık tarafını duvara yaslıyormuş. 10 dakika arada Nil’in sevgilisi hala yokmuş ortalarda. Nil kızımız mısır yiyor, bişeyler içiyor ve en nihayetinde filmin ikinci yarısına geçiyormuş. Kendi kendine tabii diyormuş bir erken matineyim ben, romantik komediyim. Film de güzelmiş ama Nil’in aklı sevgilisine takılıyormuş, kırılıyormuş ama kırık tarafını duvara yaslıyormuş. Sevgilisi kreatif toplantılar yapıp saçma sapan insanlarla konuşacağına kendisini bir keşfetse eline neler geçer diye düşünmeden de edemiyormuş. Sen beni dinlesen ne konu olurum, sen beni izlesen ne film olurum diye içinden geçirip duruyormuş içinden ama gelecek diye umutla beklediği sevgilisi tarafından ekiliyormuş. Sonunda anlamış ki, kendi filminin jönü o adam olamazmış. Buna ağlamış sinemadaki filmin son karesinde. Nil belki sevgilisini kendi filminde jön olarak oynatamazmış ama kendisinin de sevgilisinin filminin figüranı olmak zorunda olmadığını anlamış. Terketmiş Nil adamı, yürümüyor demiş, film bitti demiş, bak yazılar akıyor, ışıklar yanıyor demiş. Girdiği kapıdan çıkmış gitmiş Nil.

Nil haklılığının verdiği güçle kız arkadaşlarının arasına karışmış. Nil kıvamındaki kızlar zaten genellikle sevgililerinden ayrıldıklarında bir manyetik alan yaratılarmış etraflarına, çevredeki diğer kızları da o manyetik alana çekmek için. Doğal olarak kurulurmuş kalbi kırık kızlar klübü. Klübün kızları Etiler’de böyle Arto’lu, Fatih Ürek’li falan bir mekanda toplanmışlar. Rakı söylemiş kızlar garsona. Hızlı bir şekilde sarhoş olup deşarj olmaya ihtiyaçları varmış çünkü kalbi kırık kızların. Haydi şimdi eller havaya, oturmaya mı geldik modunda rakıları duble duble yuvarlarlarken, sürekli de biz bu hale düşecek kızlar mıydık diye dertlenirlermiş. Yooo demişler kalbi kırık kızlar, bunu haketmiyoruz. Yoo demişler kalbi kırık kızlar, bunu kabul etmeyelim. Sonra bir durum değerlendirmesi yapmışlar. Sormuşlar kendilerine neden yıprandık diye. Sormuşlar sevgililerinden hoşlandıkları için şimdi niye yıprandık diye. Gece belli ki uzun sürecek, çok rakı içilecekmiş. Başlamışlar kalp kıran erkekleri analize. O kadar basitmiş ki denklemleri, o kadar güçsüzmüş ki eklemleri yormadan sormadan kontrol etmek bebek işiymiş. Kalp kıran erkekleri aslında sararlarmış dolma gibi, çalarlarmış isteseler zurna gibi, o kadar belliymiş ki hedefleri, seks, para ve futbolmuş hep sohbetleri, yormadan sormadan bunu yönetmek bebek işiymiş. Eski günlerdeki günü birlik ilişkileri sürdürmek isteselermiş, çıtaları kaldırır, çıtırlara on basar, haydi hop hop atlatır, uzun uzun anlatır, espriler patlatır, haydı top top yuvarlarlarmış. Bekletirler, seslenirler, yüklenirler, esnetirler, pes ettirirlermiş. Ama artık daha ciddi ilişkiler peşinde koşuyormuş yirmibeşini geçen kızlar ve en büyük rakipleriymiş artık çıtır kızlar. Hem eski çıtırlar olarak aşağıdan gelenlerin neler yapabileceklerini de en iyi yirmibeşini geçen kızlar bilirmiş ve bu durum da ilişki üzerinde gereksiz bir kıskançlık baskısı oluşturuyormuş. Tüm bunları düşüne düşüne rakıları içip içip şişen Nil, gecenin sonunda mekandan çıkarken artık bayağı bir sarhoşmuş, içlenmiş birden ve bağırmış: Aaaaaah hey gidi günler hey.

Yalpalaya yalpalaya yürüyen Nil’i mekanın kapısındaki valeler bir taksiye bindirmişler. Nil taksideyken bile kıpır kıpırmış deşarj edememiş o gece yeterince enerjisini. Kalbi kırık kızlardan da almış gazı, vermiş enerjiyi, içmiş alkolü, en sonunda taksi evine getirince Nil’i çaresiz girmiş evinin yalnızlığına. Hemen kocaman bir kadehe tepeleme şarap doldurup, müzik setini açmış. Müzik poptan dönmüş arabeske, başlamış Nil tehditlere, gitmesinmiş terkettiği sevgilisi yoksa içermiş bütün uyku haplarını sonradan karıştırmasınmış adam ruh kitaplarını. Bir de mektup yazarmış adama hep seni sevdimle biten. Ondan sonra hesap etsinmiş, adamcağızın olur muymuş bir daha hiç neşesi. Gitmesinmiş, yoksa atlarmış en yakın köprüden, hafızaya da gerek kalmazmış bu olurmuş adamcağızın tek hadisesi. Giderse adam, Nil katledermiş yan komşuları, sonra dermiş polise bu adam öldürmüş masumları. Biraz daha şarap koymuş kadehine Nil, devam etmiş tehditlere içerken. Gitmesinmiş adam, yoksa düşermiş Nil’in yolu kiralık katillere, sonra vurup durmasınmış adamın cesedi ıssız sahillere. Giderse terkettiği sevgilisi, adı geçermiş Nil’in akşam haberlerinde, adamcağız da yaşlanırmış gitgide akıl hastanesinde. Biraz daha şarap koymuş kadehine Nil ve içip bitirmiş bir dikişte. Ancak o zaman söyleyebilmiş adama dair asıl niyetini kendi kendine: "Gitme, dünyam dönsün dönsün, dünyam dönsün dönsün, ben hiç kimse ölsün mölsün istemem, gitme istemem." Ayağa kalktığında Nil, farketmiş ki dünyası zaten alkolden dönüyor dönüyormuş. Tekrar oturmuş kanapeye hemen ve oracıkta sızmış.

Kanapede eğri büğrü sızan Nil, rüyasında bir çölün ortasında terkettiği sevgilisi ile berabermiş. Nil susuzluktan bayılmış sevgilisinin kucağına. Sevgilisi, mataranın dibinde kalan birkaç damlayı Nil’e içirmiş ama yetmemiş. Su bulmak için adam harap ve bitap vaziyetteki Nil’i yapayalnız bırakmış çölün ortasında, sen hiç merak etme sevgilim hemen geleceğim diyerek. Nil adamın arkasından bağırıyormuş, gitme, beni burada yalnız bırakma, nolur yalnız bırakma. Ama adam mecburmuş gitmeye yoksa ikisi de ölürmüş oracıkta. Adam gitder gitmez, Nil tam tepesinde dönüp duran bir akbaba görmüş. Bekliyormuş ki akbaba, Nil ölsün, leşi de ona yar olsun. Nil’in ödü kopmuş akbabadan bağırmaya başlamış, sevgilisini çağırıyormuş ama adam duyup da gelemiyormuş bir türlü. Bu bağırış çağırışların içinde Nil, uyanmış kabustan. Her yeri kanapede yatmaktan tutulmuş tabii Nil’in. Rüyasını dün gece fazla kaçırdığı alkole bağlamış hemen. Rakı olmasın demiş kendi kendine, şarap olmasın. Başı çok ağrıyormuş kafasını kanapenin gırlentlerinin arasına gömmüş ve bağırmış: “Madem sen yoksun, kafam olmasın.” Nefessiz kalınca çıkarmış başını gırlentlerin arasından, kanapede sırt üstü uzanmaya başlamış. Güneş gelmiş bu defa yüzüne rahatsız olmuş. Gündüz olmasın demiş kendi kendine, gece olmasın. Kafasını tekrar gömmüş gırlentlerin arasına ve bağırmış: “Madem sen yoksun, günler akmasın” Neden sonra kalkmış kanapeden banyoya gitmiş, aynada izlemiş yüzünü, bari akbaba olmasın yaa diyerek başlamış terkettiği sevgilisine hitaben manisini söylemeye: Sensiz nasılım bak bana/Gel de bir çorba yap bana/ Madem öldürdün/Akbaba olmasın/Nolur olmasın/Akbaba olmasın/Akraba olmasın/Eğer sen yoksan, kimsem olmasın.

Makyajlı yüzüyle sızdığını farkeden Nil, kendine küfredip makyajını temizlemiş. Sonra da ılık bir duşa girmiş de kendine gelmiş biraz. Mutfağa gidip bolca su içmiş, biraz meyve yemiş, ufak ufak da atıştırmış kahvaltılıklardan. Sonra yanına en çok satan kitaplardan bir demet ile sevgilim kimbilir şimdi nerde diye soran tüm şarkıların yerini hafif pop şarkılarına bıraktığı Ipod’unu da alarak Silivri’deki yazlığına gitmek üzere koyulmuş yola. Saat akşamın beşi filanmış herhalde evden çıktığında, trafik varmış, hava tam kararırken ancak girebilmiş yazlık sitenin bahçesinden içeri. Bakkala gitmiş, salata yapmak için gereken yeşillikler ile yarın sabah yemek üzere bir tane ekmek almış. Bakkaldan çıkıp evine doğru giderken, gözüne sitenin pis havuzu takılmış ama çok da takmamış Nil kafasına, binmiş asansöre, çıkmış yukarı, açmış kapıyı, girmiş içeri. Eve girer girmez koca bir bardak soğuk su ile birlikte gün batımını seyretmek için balkona çıkmış. Güneş kıpkızılmış. Pis havuz da boşaltılıyormuş bu arada aşağıda. Balkondan uzun uzun izlemiş Nil. Dün geceki içikilerin etkilerini hala hissediyormuş, başı ağrıyor, midesi yanıyormuş. Gitmiş Nil mutfağa, bakkaldan aldığı malzemelerden güzel bir salata yapmış kendine, yemiş afiyetle balkonda. Başının ağrısı geçmiş, alkolün kötü etkilerinden büyük ölçüde arınmış ancak o zaman vücudu. Havuz tamamen boşaldığında, havuzun ışıkları yanmış ve temizlemek üzere adamlar içeri atlamışlar. Gecenin onunda spot ışıklar altında havuzu temizlemeye çalışan karınca gibi adamların görüntüsünü sevmemiş Nil. Getirdiği kitaplardan birini seçerek yatak odasına geçmiş. Pijamasını giyip, elinde kitabıyla uzanmış yatağına, ama beş sayfa bile okuyamadan uykusu bastırmış. Koymuş kitabı sağındaki etejerin üstüne ve uyumuş.

Güzel bir güne uyanmış o sabah Nil yazlıkta. Kalkmış, sabah güneşi alan balkona çıkmış. Havuz, deniz, güneş pırıl pırıl parlıyormuş herşey. Havuzun etrafında çocuklar cıvıl cıvılmış. Nil hemen bir çay koymuş ocağa, sonra gitmiş balkonun şemsiyesini bulmuş içerilerden. Rahatsız etmesin diye balkonda, güneşe karşı açmış şemsiyeyi ve dolaptaki kahvaltılıkları balkondaki masanın üzerine yerleştirmeye başlamış. Çayı demlemiş, dün akşam bakkaldan aldığı ekmek ile dün gece okumaya başladığı kitabı da almış oturmuş masasının başına. Kahvaltısını ederken pırıl pırıl parlayan havuzun dün akşamki pis halinin görüntüsü gelmiş gözünün önüne. Değişimi farketmiş, terkettiği sevgilisi ile arasındaki ilişkiyle eşleştirmiş. İlk başta herşey ne güzelmiş de ilişkileri sonradan kirlenmeye başlamış. Farketmiş ki birden, bu aşk havuz problemiymiş. Denklemini yazmış, başlamış ilişkiye ama maharet havuza girmekte değil içinde uzun süre yüzebilmekteymiş. Ben neden yüzemiyorum bu havuzda diye düşünmüş. Sebep kalbi kırık kızlarla eğlenmeye çıktığı gecede de belirttiği gibi çıtır kız korkusu ve gereksiz kıskançlıkmış. Çıtırlara benim havuzuma atlamayın diyemiyormuş. Havuzuna atlayıp ayaklarını çırptıkça da çıtırlar, Nil bu sefer yüzemiyor, sanki boğuluyormuş. O zaman düşünmüş ki Nil, sevgilisiyle beraber suyu boşaltsalar, yeniden doldursalar, yeni baştan daha özenle başlasalar da çözülse bu havuz problemi. Fakat olmamış bir musluk kapansa, diğeri açılmış, kızlar havuz kenarına açılıp saçılmış. Bu sefer havuzu doldururlarken, Nil kendisinden ve sevgilisinden başka kimsenin havuza atlamayacağını şart koşmuş ama atlayanların önüne geçemiyormuş ki. Nedense bir türlü havuz içinde huzurla yüzemiyormuş. Havuzun ortasında sevgilisi gel gel su çok güzel derken Nil, ona yüzemiyormuş. Sanki dibe vuruyormuş da, nefes alamıyormuş.

Nil o zaman anlamış ki aslında problem havuz değil, havuzun herkes tarafından izlenebilmesindeymiş. Havuz şimdi ne güzel kimsenin bilmediği gizli bir yerde olsa, hiçbir problem kalmazmış. Ama bu da artık mümkün değilmiş. O zaman Nil de kara kara düşüneceğine gideyim de şu aşağıdaki havuza bir de ben gireyim demiş. Aslında tamamen çevresinden uzaklaşmak istiyor, o yaz bembeyaz bir otelde kendisine rastlamak istiyormuş. Ama şimdilik yazlığın havuzuyla idare edecekmiş. Ipodunu ve kitabını da almış yanına havuz başına inerken. Yazlığa gelmeden önce Ipod’dan sevgilim kimbilir şimdi nerde diye soran tüm şarkıları silmişmiş. Asansöre bindiğinde aynada teninin çok beyaz olduğunu farketmiş ve kendi kendine ben bu yaz bronzlaşmak istiyorum demiş. Kendisiyle uzlaşmak, yer yer yozlaşmak, uzaklaşmak istiyormuş. Havlusunu sermiş havuz başındaki şezlonga, almış eline en çok satan kitaplardan birini. Nil artık kendine yönelmek istiyormuş. Denizden çıkıp yeni bikinisiyle üşümek ürpermek istiyormuş. İstiyormuş ki yansın ayağı kumlarda, sönsün günleri mumlarda. İstiyormuş ki, mavi turuncu tonlarda toplansın dalgalar kumsalda.

Artık yeterince güneşlendiğini düşünmüş Nil bir birbuçuk saat sonra. Kalkmış havlusunu almış evine gitmiş. Ilık bir duş alıp güzellik uykusuna yatmış. Uyuyamamış, sağa dönmüş yok, sola dönmüş yok. Yalnızlıktan da canı sıkılmış. Kalbi kırık kızlar klübünden bir arkadaşını aramış. Kız, ohooooo demiş Nil’e hemen atlayıp yanıma geliyorsun, seni akşam şahane bir partiye götüreceğim. Nil’in aklına dün sabahki hali gelince yüzünü buruşturmuş biraz, daha sakin birşeyler yapsak demiş. Arkadaşı kızım sen aptal mısın demiş çivi çiviyi söker, atla gel çabuk. Nil aptal değilmiş, atlamış arkadaşının yanına gitmiş. Partiye girer girmez arkadaşı Nil’i bara doğru sürüklemiş ve arka arkaya altı tane tekila içirmiş. Nil yarım saat içerisinde pür neşe tren dansı yapıyormuş partide. Bütün kurtlarını dökmüş partide. Dili çözülmüş başlamış bağırmaya. Yemezmiş artık bunları, tersyüz etmiş hayatını. O anda aşk bitmiş, oyun başlamış. Aramış terkettiği sevgilisini ağzına geleni söylemiş. Demiş yak lambalarını, oyna sen de zarlarını, bırak başkalarını, ben aptal mıyım? Adamcağız Nil nerdesin, ne anlatıyorsun diyecekken devam etmiş Nil: İşime gelmeyince hep/Hayatın kendisi sebep/Sen onca fırsatı tep/Ben aptal mıyım? Adam şoktan biraz kurtulmuş ve demiş ki Nil sarhoşsun, neredeysen söyle gelip seni oradan alayım. Ama Nil hiç oralı olmamış devam etmiş: Aşkın şudur sözlük anlamı/Arıyorsun sen belanı/Ben miyim hapse tıktığın/Neden suçlu kılıklıyım/Söyle gardiyanım/Çok yatar mıyım/Ben aptal mıyım? Nil nerdesin söylesene demiş adam birkez daha. Nil yine hiç dinlememiş adamı: Niye sordum soruları/Biliyordum cevapları/Gel hergün aynı şeyi yap/Git hergün aynı yola sap/Sonra gelince hesap/Ben manyak mıyım? Nil iyice saçmalıyorsun artık demiş adam. Git başımdan diye bağırmış telefonda Nil, unuttum mu ben kendimi, kuruttum mu günlerimi, biriktirdim dünlerimi, ben aptal mıyım? Adam tam ağzını açıp Nil’e yeniden nerede olduğunu soracakmış ki, Nil çaaaat diye kapatmış telefonu adamın suratına ve telefonunu kapatmış. Hemen kendisini partiye getiren kızın da telefonunu kapattırmış ve partiden ayrılmış. Galata civarında bir caz klübe gitmişler. Tam içeri girerlerken Nil arkadaşına demiş ki, aman ha bak burda benim eski sevgilimi tanırlar sakın adını ağzından kaçırma. Onun hakkında konuşursak Vahdettin deriz. Kız tamam demiş girmişler içeri.

Ama Nil’in az önceki enerjik, neşeli halinden eser yokmuş. Arkadaşı noldu kızım diye sorunca telefon konuşmasını anlatmış. Biraz fazla ileri gitmişsin demiş arkadaşı Nil’e. Nil de ay evet biraz fazla oldu yaa demiş. Çantasından telefonunu çıkarmış ve açmış. Bir mesaj gelmiş adamdan: “Nil, sen beni gecenin bir yarısı arayıp ağzına geleni söyleyemezsin. Hadi başta dedim sarhoş yardım edeyim, ama sen naptın telefonu yüzüme kapattın. Madem öyle bir daha hiçbir telefonunu açmayacak, hiçbir mesajına mailine cevap vermeyecek, hepsini okumadan sileceğim. Sen de bir daha arama beni, hoşçakal.” Nil’in dayanacak gücü kalmamış o anda, ağlamaya başlamış. Arkadaşı peçete vermiş, Nil ağlamış, arkadaşı peçete vermiş, Nil ağlamış. Çantasından bir kalem çıkarmış ve kuru bir peçetenin üzerine o gece aşağıdaki şiiri yazmış:

Vahdettin

Üşüdüm kolların haberi yok
Yürüdüm yolların haberi yok
Beni terkettin
Beni mahvettin
Düşündüm ikimizin çözümü yok
Buldun da anlatacak yüzün mü yok?
Beni terkettin
Beni mahvettin
E seni de süründürsünler
Sen de aşın biraz
Seni de ısırsınlar ve sen de kaşın biraz
Niye vahdettin?
Beni terkettin
Sürdüğün saltanatın sonu mu yok?
Bizle niye uğraştın konu mu yok?
Yok mu vahdettin?
Beni terkettin
Sana ahdettim
Vah vah vahdettin
Umduğumla bulduğumun ilgisi yok
Aşkın neden üstünde etkisi yok?
Yok işte vahdettin
Beni mahvettin
E seni de süründürsünler
Sen de aşın biraz
Seni de ısırsınlar ve sen de kaşın biraz
Niye vahdettin?
Beni mahvettin
Dinle vahdettin
Sana ahdettim

Nil’i toparlamaya çalışan arkadaşı, telefonu ve şiiri yazdığı peçeteyi Nil’in çantasına koymuş ve hadi kalk gidiyoruz demiş. Nil’in direnmeye gücü kalmadığından kuzu kuzu itaat etmiş arkadaşına. Taksiye binmişler, arkadaşı Nil’i evine bırakmış ve gitmiş. Nil de eve girer girmez hemen yatağına girip uyumuş. Makyajı yine yüzündeymiş.

Sabah çok depresif uyanmış Nil, hemen banyoya gitmiş, yüzündeki makyajı silip yüzüne biraz bakım yapmış. Ama sonuçtan tatmin olmamış ve en kısa zamanda bir güzellik salonunda yüzüne adam akıllı bir bakım yaptırmaya karar vermiş. Ilık bir duşa girmiş. Kurulanırken, böyle olmaz birşeyler yapmam lazım diye düşünmüş durmuş. Dolaptan meyveleri çıkarmış ve salona oturmuş, sessizlikte düşünmüş düşünmüş düşünmüş…

Çekirdeksiz kabuksuz bir üzüm kadar yalnız hissetmiş kendini. Hiçbir dalı tutamadım safsızım diye kızmış kendine. Bu ruh haliyle bulduğu güzel fikirleri bile hemen elden çıkarıyormuş. Yine aklına sevgilisini boğan kıskançlığı gelmiş. Kızım sen inanınca çok insafsız, çok tatsız oluyorsun diye düşünmüş. Kasa, kasa toplanıp, turuncuya boyanmış portakallar kadar sıkılmış hissetmiş bu defa kendini. Duygularına çok teslim olduğuna kanaat getirmiş. Biraz aklını kullansa, güzel anılarını da bu kıskançlık yüzünden elden çıkarmak durumunda kalmazmış. Yaşarken hep tatsız, insafsız oluyorum, oysa duygularım yerine aklımla hareket edebilsen bunlar gelmez başıma diye düşünmüş. Erik kadar aşksız, dutlar kadar şanssız hissetmiş kendini ve dua etmiş allaha, çıksa biri kiraz gibi ansızın karşıma diye. Ama çok sevmiş işte bu adamı, aklında hala o varken bulduğu birkaç güzel erkeği de elden çıkarmak zorunda kalıyormuş. Eleştirmiş yine kendini, severken, hele aşıkken insafsızmış, tatsızmış.

Salim kafayla sevgilisini tekrar düşünmeye başlamış. Çünkü yaşadıklarıyla dürüstçe yüzleşmezse geride bırakamayacağını sanmış olanları. İlişkisinin hatırlayabildiği her anını gözünün önüne getirmiş, düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş… Beklentileri, arzuları, eleştirileri, yanlışlıkları, yalnızlıkları, nedenleri, sonuçları anıları iyice bir harmanlamış kafasında. Sonunda da almış eline gitarını, söyleyivermiş samimiyetle tüm içinden geçenleri.

Uçar o kuşlar gibi
Çıkar yokuşlar gibi
Sanki biz saklanmışız
Onu bulmuşlar gibi
Sert basan tuşlar gibi
Dik dik bakışlar gibi
Sanki biz hep yazmışız
O bitmeyen kışlar gibi
O bir bencil bencil
O bencil bencil
Nedeni belli değil
Vuramazsın zincir
O bir bencil ama yok onun hilesi
O bir bencil ama yok onun iğnesi
O bir bencil ama yok onun hilesi yok
Yok onun bişeysi yok
Gider o rüzgar gibi
Döner dalgalar gibi
Sanki biz hep dururken
Geçen zamanlar gibi
Sert basan tuşlar gibi
Dik dik bakışlar gibi
Biz ayakta uyurken
Geçen rüyalar gibi
O bir bencil bencil
Ama evcil evcil
Nedeni belli değil
Vuramazsın zincir