16 Mart 2009 Pazartesi

Neden Yazmıyorum

Tam olarak bilmiyorum kaç kişisiniz ve ne kadar takip ediyorsunuz burayı sevgili okur ama belki bir kaçınız merak ediyordur bu adam niye yazmaz oldu diye. Öncelikle böyle bir paradoksa yol açacağımı bilseydim, yani neden yazmıyorum diye yazı yazacağımı tahmin edebilseydim, sırf bu paradoksun parçası olmak için bile yazma eylemimi durdururdum. Çünkü bir paradoksun parçası olmak bu yazıları yazmaktan daha değerli bir tecrübe. Ama açıkçası bu paradoks şimdi dikkatimi çekti ve bundan memnunum. Hatta kişisel tarihimde hatırlayabildiğim kadarıyla daha önce bir paradoksun parçası olamamış bulunduğum için bu anı bir nirengi olur, bir dönüm olur, bir kırılma olur bilemiyorum ama bir şey noktası olarak değerlendirmekte sakınca görmüyorum.

Daha önce neden yazıyorum yazısı yazmıştım tüm pozitifliğimle. Şu an pek bir pozitiflik kalmadı bende. O nedenle yazmıyorum. Yoksa Toygar’ın da güzel hikayeleri oldu aslında yazmadığım süre içerisinde Toygar yine kendi bakış açısından yaşadığı olayları anlattı ve beni çok eğlendirdi ama bu eğlence tuhaf bir eğlence. Gavurlar buna kara mizah diyor, ironi diyor ama ben ağlanacak haline gülüyorum Toygar’ın. Bu fikirlerimi Toygar’a anlattığımda, “abi” dedi – umumiyetle abi der çekinir benden – “sen nasıl istersen öyle yap, canın istiyorsa yaz, istemiyorsa yazma. Ama benim ağlanacak halime gülmen beni incitmez, yazmamak için kendi kendine kendin dışında sebepler bulmaya çalışma.” Ben de dedim ki, “Toygar, sen incineceksin diye değil, kendim inciniyorum, muz kabuğuna basıp düşen insanlara gülmek bende suçluluk duygusu yaratır.” Toygar “muz kabuğuna basıp düşüyorum yani ben habire öyle mi abi” diye net bir tepki gösterince, “yok Toygar ya, alınma, teşbihte hata olmaz” dedim. Toygar’ın yüz ifadesinden sinirlendiği anlaşılıyordu ve bu sinirini rasyonel temellere oturtmaya çabaladığı sessiz geçen birkaç saniyeden sonra “o lafı da hayatım boyunca anlamadım abi, yani teşbihte hata olmamalı anlamında teşbih yapana mı öğüt veriyor, yoksa teşbih yoluyla adama giydirmeyi mi meşrulaştırıyor?” Toygar’ın sorusu gerçekten manidardı ve oyunu bozmaya çalışıyordu. “Sen hangi manada kullanmış olmamı tercih ederdin?” diye sordum Toygar’a, oyunu sürdürmek zorundaydım, zira adam bariz haklıydı. Oyunu bozarsa ben kaybederdim, o kazanırdı. Kısacası oyuna ihtiyacı olan bendim, Toygar değil. Toygar bu soruma daha da çok sinirlenmişti, bunu belli etmemeye çalışarak “bence teşbih yoluyla adama giydirmeyi meşrulaştırıyor.” dedi. Ben Toygar’ı oyuna çekmeye çalıştıkça, Toygar da oyuna gelmemeye çalışıyordu. Son bir hamle daha yaptım Toygar’a ve dedim ki, “ben senin bu konudaki fikrin ne diye sormadım, sen şu anda hangi manada kullanmış olmamı tercih ederdin diye sordum” Toygar oyun oynamak istemiyordu “fikrim de tercihim de aynı” dedi. “Hımm yani benim sana giydirdiğimi ve bunu meşrulaştırdığımı söylüyorsun öyle mi?” diye sordum. Toygar artık uffflamaya pufflamaya başlamıştı, ama yine de kontrayı çıkardı, “abi sen ne zamandır bana giydirmenin gayrimeşru bir eylem olduğunu düşünüyorsun?” Burada “e sen dedin fikrim de tercihim de aynı diye” diyerek Toygar’ı bir demagojinin içine çekebilirdim ama soylu bir hareketle Toygar’ın kazandığını kabul etmeyi tercih ettim. Toygar’ın çok hassas olduğu bir konuydu bu çünkü ve kendisine giydirmeyi gayrimeşru buluyor olmamın Toygar’daki karşılığı samimi olmamak, onu arkadaşım gibi görmemekti. İkimiz de çok kırılgandık, dedim ki, “Toygar anlattıkların çok güzel ama ben bunları yazmayacağım.” Bu defa oyunbozanlığı ben yapıyordum ve Toygar da beni oyuna çekmeye çalışacaktı. “Abi ben sana yaz ya da yazma demiyorum, sadece daha önce yazıyorken şimdi yazmıyor olmanın nedeni ne anlamaya çalışıyorum.” Toygar’a “şimdi bunu sana anlatamayacak kadar yorgun hissediyorum kendimi, ama söz neden yazmadığımı blogda anlatacağım” dedim. Toygar da sigarasından ciğerine sertçe çektiği dumanı üfledi, sigarasını kül tablasına bastı ve “peki abi, bana müsaade” diyerek çıktı gitti.

İşte bu yazıyı Toygar’a verdiğim söze istinaden yazıyorum. Sadece Toygar’ın hikayeleri de değil, aslında Bülent Ortaçgil ve Kim Ki Duk hakkında yazmak istiyorum. Ama onları da yazmayacağım sanıyorum. Peki ama neden diye Toygar soruyordur tam yazının bu noktasında. Çünkü bir anlamı yok. Bu defa da Toygar “abi daha önce vardı da neden şimdi yok” diye soracaktır. Çünkü periyodik bunalımlarımdan birine girdim. Çünkü işyerimdeki şartlar az da olsa değişti. Artık biraz daha fazla çalışıyorum. Çünkü hevesim kaçtı, ya da bitti. Çünkü ben sıkıntımı paylaşmayı sevmem. Tavsiye dinlemeyi sevmem. Hadi romantik takılayım. Çemberimde Gül Oya dizisinde pavyon şarkıcısı Canan yılbaşına Yurdanur’a bir defter hediye eder ve ne olmasını istiyorsan onları yaz bu deftere der, güzellikleri yaz. Ben güzelliklerden bahsedecek bir ruh haline sahip değilim şu an ve bu blogu karartmak istemiyorum saçma sapan bunalım edebiyatımla.

Hikayelerim bitmedi, söyleyeceklerim bitmedi ama ruh halim düzelene kadar (düzelir inşallah) yazmayacağım. “Ben artık şarkı söylemek değil, şarkı dinlemek istiyorum.”

5 Mart 2009 Perşembe

Bir Deli Saçması : Psi Psikopatım

Kendimi bugünlerde fena halde Tuz Gölü gibi hissediyorum. Suyum çekilmiş, sadece tuz kalmış. Denizlere meydan okumayı düşlerken, alemin maskarası olmuş. Kirli bir beyaz her tarafı, pislikten başka bir şey çağrıştırmıyor. Öyle kendi halinde kimsenin ilgisini çekmeyen zavallı bir varlık. Ne çiftçi ister, ne tuzcu. Kalan toprak kimsenin işine yaramaz. Yalnız ve kimsesiz, orada öylece ölümünü bekliyor ve herşeyden önemlisi başına ne geldi bilmiyor. Neden kurudu, nasıl oldu da kuruduğunu kendisi dahil hiç kimse farketmedi. Moda tabirle donmak üzereydi, uyku tatlı geliyordu, öldüğünden haberi yoktu Tuz Gölünün. Klişe tabirle, bir kurbağayı kaynar suya atarsan kaçar kurtulur, ama bir kurbağayı ılık suya atıp suyun sıcaklığını yavaş yavaş artırırsan, kurbağa pişer. Göçmen kuşlar yavaş yavaş Tuz Gölü’ne uğramaz olmuşlardır ve bir bilim adamının çalışmasına göre 2015’te Tuz Gölü tamamen kuruyacaktır. Bu durumun önlenmesi için pek çok sivil toplum kuruluşu çalışmalar sürdürmektedir. Allah vere de beni kimse kurtarmaya çalışmasa. Birileri taşıma suyla değirmen dönmez dese, birileri kendi başına hayatta kalamayan canlı ölmeye mahkuımdur dese, birileri Allah taksiratını affetsin dese. Cenazeye de gerek yok. Benim her tarafım tuz, kokmam ben. Öyle kendi kendime yok olur giderim. Sonra belki ikibin sene sonra eskiden buraları gölmüş biliyor musun diyen birilerine gülerek hadi lan, eskiden buraların yarısı dedeminmiş diyen birileri çıkar.

Hayır yani sulu halim de bi halta benzemezdi de, yani en azından denizi olmayan memleketlere deniz taklidi yapardı. Yoksa nolacak suyla tuz işte. İki hidrojen, bir oksijen, bir sodyum bir de klor. Yani bunlardan başka bir şey oluşuyorsa, ona dönüşeyim bari.

Şu anda ne olsa mutlu olurdun sorusuna harbiden inanarak vereceğim bir yanıt yok. Sevebileceğim bir işimin olmasını, daha çok paramın olmasını, bir evin sahibi olmayı falan isterdim tabii ki, ama bunların hepsine sahip olsam, yine de sanırım mutlu olmazdım. Yani bunların hiçbiri mutsuzluğumun sebebini açıklamaya yetmez. Yine geldik o meşhur “eksik bir şey mi var hayatında”, ya da “başka türlü bir şey benim istediğim” sorunsalına ve temelde içinde bulunduğum insansızlık durumuna.

İnsansızlık durumum da ayrıca tuhaf ya, insanlarla olmaya katlanamıyorum, insansız olmaya ise katlanabiliyorum ama bundan mutlu değilim. Yani öyle biri(leri) olmalı ki, bir kere tamamıyla yeni olmalı hayatımda. Eskileri biliyorum. Onların henüz yenilerken hayatıma getirdiklerini getirecek biri(leri) olmalı, ya da eskiler kendilerini yenilemeli. Böyle bol paslı güzel bir oyun istiyorum. Maradonalar, Jordanlar istemiyorum. Zaten olamam ya, kendim de öyle olmak istemiyorum. İnsanlar sahaya baktıklarında, bu adam diğerlerinden daha iyi bunu transfer edelim diyememeli. Tüm taşlar yerlerinde ağır olmalı ve yerlerinden ayrıldıklarında sıradanlaşmalı. Ne oyuncu başka bir takımda yıldızlaşabilmeli, ne de takım başka bir oyuncuyu aldığında hiçkimse ayrılmamış gibi devam edebilmeli. Herkes ve herşey vazgeçilmez olmalı.

Samimiyetle bu hayattan istediğim bu ve ne kadar psikopatça! İyi bir oyun ortaya koymak için herkesin ve herşeyin birbirlerine çılgınlar gibi muhtaç olmalarını istediğime inanamıyorum. Resmen kölelik lan bu, sadece bu defa kölelerin efendisi güzel oyunun ta kendisi. Fena halde idealizm kokuyor ayrıca. Ben şahsen idealin tarifini “ne oyuncu başka bir takımda yıldızlaşabilmeli, ne de takım başka bir oyuncuyu aldığında hiçkimse ayrılmamış gibi devam edebilmeli”den daha güzel yapamam. Fena halde kurgusal bir ideal, hoş zaten idealin kurgusal olmayanı da olmaz ya. Bir acayip “doğadan doğal olmayanı talep ettik, insan olduk” iyi bok yedik çeşitlemesi. Özetle psikopatça bir ütopya istiyorum.

Psi psikopatım, billah yaparım, seni seviyorum der, senden kaçarım.

1 Mart 2009 Pazar

Bir Starwars Hikayesi: Toygar “The Young Skywalker” Lodosoğlu

Toygar daha 2008’in Eylül’ünde Temmuz maaşını hala alamadığını farkettiğinde, Güç’te bir tedirginlik hissetmişti de işyerindeki diğer cedaylarla Senatör Palpatine kılıklı Burcu Hanım’ın Sith olabilme ihtimali gündem maddesini tartışmak üzere konseyi toplamıştı. Konseyden her ihitmale karşın birlikte hareket edilmesi yönünde bir karar çıktı. Birlikte hareket etmek için önce bir durum tespiti gerektiği de yine ceday konseyinin aldığı kararlardan bir diğeriydi. Çünkü Güç’teki tedirginiği tüm cedaylar hissetmişti. Güç’ün karanlık tarafı bir işler çeviriyordu. Burcu Hanım Ceday’ın karanlık yüzünde olabilir miydi, anlamak gerekiyordu. İşin kötü tarafı Toygar “The Young Skywalker” Lodosoğlu’nun Padme’si henüz ortalıkta olmadığından oğlunun cumhuriyeti kurtarma ihtimali de yoktu.

Ceday Konseyi’nin başı Ahmet “Yoda” Demir, Burcu Hanım’dan o akşam için bir randevu almayı başarmıştı. Tüm cedaylar rutin işerini yaparlarken Burcu Hanım ile yapılacak görüşmeden çıkacak olumlu sonuçlara kilitlenmişlerdi. Cumhuriyet senatosunun cedaylara kapalı oturumlarında neler döndüğü konusunda kulaklarına gelen söylentiler ne derece doğruydu acaba? Yoksa Cumhuriyet’in merkezi Coruscant’tan uzak galaksilere mi taşınacaktı?

Görüşme saati geldiğinde cedaylar tapınaktan çıkıp, Burcu Hanım’ın odasına doğru ilerlemeye başladılar. Odaya girdiklerinde telefonla konuşan Burcu Hanım cedaylara eliyle oturmaları için işaret etti. Tüm cedaylar yerlerini aldılar ve telefon konuşmasını dinlemeye başladılar. Cumhuriyet’in finansal durumu hiç iyi değildi ve Burcu Hanım o sırada telefonla krizin etkilerini karşısındaki senatöre anlatmaya çalışıyordu: “Bakın senatör kasada beş kuruş yok, ihracatlardan gelen paraların durumu ortada, iç piyasadan gelen çeklerin factoring şirketinde kırdırılmasından gelecek paralar da evrensel ekonomik kriz nedeniyle kesildi, Factoring şirketleri fonlamayı durdurdular. Size ne zaman para gönderbileceğimi bilmiyorum ama elimden geleni yapıyorum.”

Burcu Hanım telefonu kapatıp cedaylara döndü ve evet sizi dinliyorum dedi. Ahmet “Yoda” Demir, Burcu Hanım’a ceday konseyinin sıkıntılarından söz etti: “Burcu hanım, evde çoluk çocuk aç, temmuz maaşını hala alamadık, bakın Eylül’ün sonu geldi. İki aylık maaşlarımızı finanse edecek gücümüz yok bizim. Okullar açılıyor, oğlanın istediği kitapları bile alamıyorum. Kız desen dersaneye gidecek, ona nasıl para yetiştireceğim bilemiyorum. Bu maaşlar ne zaman ödenecek, gerçekten çok zor durumdayız. Ben kendi özel durumumdan bahsediyorum da arkadaşlar da aynı durumda.” Burcu Hanım bu soruyu ceday konseyinden beklemezdim, cumhuriyetin ne sıkıntılı günler yaşadığını siz cedaylar da en az benim kadar biliyorsunuz der gibi bakarak evrensel ekonomik krizden, diğer çalışanların halinden, uzak galaksilerdeki yoksul halklardan, cumhuriyette işsizliğin çığ gibi büyüdüğünden bahsettiği iki dakikada bir telefon nedeniyle kesilen konuşmasını sıkın dişinizi cumhuriyet bugünleri de atlatacak güçtedir hamasetiyle noktaladı. Ahmet “Yoda” Demir cevap vermeyince diğer cedaylar tamam da Burcu Hanım iki aydır kiramı ödeyemiyorum, ev sahibi tahliye için dava açtı açacak, biz ne yapalım bize yol gösterin dediler. Burcu Hanm ne yepmamı bekliyorsunuz diye sorunca cedaylar maaşlar ne zaman ödenecek diye sordular. Bilmiyorum yanıtını verdi Burcu Hanım ve ekledi: “Cumhuriyet’in her noktasından eleman çıkaracağız, senatoda tüm idari personelin maaşları yarıya düşürülsün önergesini zar zor engelledim.” Bunun üzerine Cedaylar bizden de eleman çıkarmayı düşünüyor musunuz diye sordular. Cedayların ne kadar zor yetiştiğini ve zaten ihtiyaçtan az olduğunu biliyorum diye cevapladı Burcu Hanım. Bunun üzerine Toygar ceday konseyinin en tıfıl elemanı olduğu halde söze girerek, “Burcu Hanım, ben Coruscant’ta tek başımayım ve tek gelir kaynağım da maaşım, yani maaşımı alamazsam Coruscant’ta kalamam, Tatooine gezegenine dönmek zorunda kalırım” dedi. Burcu Hanım “sık dişini Toygar sen bana lazımsın, yok öyle eve dönmek falan” dedi. Toygar “valla maaş ödememeye devam ederseniz bu senaryo önümüzdeki ayın sonunda gerçekleşecek” dedi. Bir başka ceday o sırada aldığı evin kredilerini ödeyemediğinden bahsetmeye başladı. Burcu hanım o cedaya dönerek tekrar sordu: “Ne yapmamı bekliyorsunuz?” Cedaylara bir aylık maaşlarının avans olarak verilmesini talep etti söz konusu ceday. Buna karşılık Cumhuriyetin ilkelerinden, yönetimde adaletten, fırsat eşitliğinden bahseden Burcu Hanım’ın uzun konuşması tüm cedayları yıldırmayı başardı. İnatçı bir ceday yine de gücünü toplayarak son bir soru daha sormayı başardı: “Cumhuriyet senatosunun cumhuriyete dahil olmayan galaksilerde yatırım yaptığını duyuyoruz, doğru mu bu?” Burcu Hanım’ın bu soruya cevabı kısa olduğu kadar da net bir “hayır”dı. Toplantı artık bitmişti. Cedaylar tapınağa dönerlerken kendi aralarında faydasızca söylenmeye devam ediyorlardı. Güç’te hissedilen tedirginlik artmıştı.

Temmuz ayı maaşları ertesi gün ödenince, cedaylar tüm iyi niyetleriyle “toplantı yapınca ödeniyorsa, her hafta toplantı yapalım” dye düşünmek yerine, “Güç’ün karanlık yüzü geleceği gölgeliyor, Burcu Hanım da göremiyor önünü, Sith Lordu olamaz o” diye düşündüler ve üç dört ay boyunca seslerini çıkarmadan durumu izlemeye karar verdiler. 2009 Ocak ayının son günlerine gelindiğinde, Cumhuriyet senatosunun cumhuriyete dahil olmayan galaksilerde yatırım yaptığı kesinleşmiş, ve cedaylar Ekim maaşlarını halen alamamışlardı. Uzak galaksilere yatırım yapıldığı cedaylardan hala gizlenmeye çalışılıyordu, ama bir yandan da yatırımın operasyonel işleri cedaylar aracılığıyla yürütülmek durumundaydı. Cedaylar salak yerine konulmaktan hiç hoşlanmıyorlar, Burcu Hanım’ın Sith Lordu olduğu yönündeki şüpheleri de yeniden artıyordu. Toygar “Skywalker” Lodosoğlu, hala Padme’sini bulamamıştı ve işler cedaylar açısından gittikçe kötüleşiyordu. Cedaylar Toygar’ın Burcu Hanım ile tekrar konuşalım önerisini “ya bırak Toygar ne konuşacağız, görmüyor musun uzak galaksilere yapılan yatırımları” diyerek reddediyorlar ve sessiz bekleyişlerini sürdürüyorlardı. Senato tarafından iki yıl önce cedayların içerisine sokulmaya çalışılan yüksek maaşlı Mert “Kont Dooku” Elit’i ise cedaylar daha ilk günden aralarına kabul etmemişlerdi. Gerek yüksek maaşı, gerek senatodan torpilli oluşu, gerek BMW marka bir araca sahip olması ve gerekse de işe yaramaz birisi olması nedeniyle cedaylar hiç sevmiyordu onu. Cedayların bazıları bu sıkıntılarını bire bir görüşmelerde Burcu Hanım’a da ifade etmişlerdi fakat Mert “Kont Dooku” Elit iki seneyi aşkın bir zamandır ortalama bir cedayın iki katı maaşla görevinin başında olmaya devam ediyordu. En tuhafı ise bu süreçte Burcu Hanım’ın da Mert “Kont Dooku” Elit’ten cedaylara şikayet etmesiydi.

Şubat ayının ortalarına gelindiğinde Güç’te hissedilen tedirginlik artık had safhadaydı. Fay hatlarındaki gerginliğin bir depreme sebebiyet vermesi an meselesiydi. Peş peşe iki olay patlak verdi bu dönemde. Önce cedayların internet bağlantısı kesildi. Bu cedaylar için kabul edilemezdi, zira cedaylar ödenek yokluğundan uzun bir süredir boş boş oturuyorlar, günlerinin çok büyük kısmını internet başında geçirmek durumunda kalıyorlardı. İnterneti en çok kullananlardan biri olan Toygar internetin sürekli kesik olması halinde ceday konseyinin sıkıcı ortamına asla dayanamayacağını düşünmeye başlamıştı. Ayrıca cedayların yegane silahları olan ışın kılıçları internet bağlantısı olmadan yeterince etkin değildi. İnternetin kesilmesi, cedayların sessiz bekleyişlerini daha fazla sürdüremeyecekleri anlamına geliyordu. Cedaylar zorunlu olarak toplantılarını sıklaştırmışlar ve durumu daha ciddi bir biçimde analiz etmeye başlamışlardı. Cedayların sık toplanır olması Burcu Hanım’ın da dikkatini çekiyor ve bu durumdan hiç hoşlanmadığını belli eden mimik ve jestleri dikkatlerden kaçmıyordu. Yine bir gün cedaylar toplanmış dertleşirlerken Burcu Hanım içeri giriyor ve “hayırdır, ne toplandınız gene?” sorusunu soruyordu. İnternetin kesilmesinden en çok muzdarip olan Toygar “Skywalker” Lodosoğlu, zira Padme’sini internetten de arıyordu ve kendisi için bir şey istiyorsa namertti, herşey cumhuriyetin geleceği içindi, Burcu Hanım’ın bu sorusunu fırsata çevirmek için ceday konseyindeki çömez pozisyonunu da göz ardı ederek tıpkı bir sazan gibi soruya cevap vermek üzere atladı:

- İnternetimiz kesildi de, Burcu Hanım, vakit geçmiyor, mecburen toplanıyoruz biz de!
- Internetiniz kesildi, vakit geçmiyor demek! Anladım. Çocuklar girilen siteleri bir görseniz, günde sekiz saatini internette geçirenler var. Senato bunları görse hepimizi kovar valla.
- O benim Burcu Hanım.
- Senin özel durumun üzerinden konuşmuyoruz Toygar. Ama suistimal noktasına gelmiş artık internet kullanımı.

Toygar “Skywalker” Lodosoğlu dilnin ucuna kadar gelen “Benim özel durumum üzerinden konuşalım Burcu Hanım” sözünü söylemedi, yahut söyleyemedi. Burcu Hanım da zaten odayı terketmek üzere kapıya yönelmişti. Bu konuşma internetin teknik nedenlerden değil de idari bir kararla kesildiğini teyit etmesi dışında tümüyle önemsizdi. Toygar artık Tatooine gezgenine döneceğine kesin gözüyle bakıyor, diğer cedaylara da “ben istesem o interneti açtırırım ama istemiyorum. Işın kılıcım çalışmadığından savaşamadığımda, ya da uzak bir galakside bana görev verilince koordinatlarını bilmediğim bir galaksiye gidemeyeceğimi söylediğimde nasıl olsa onlar bana niye savaşmadın, niye gitmedin Toygar diye soracaklar” mesajını veriyor ve internet olmadığından Tatooine gezegenine uçuşun fiyatlarına bile bakamıyordu.

İki gün sonra ise ikinci olay patlak verdi. Mert “Kont Dooku” Elit’in işine son verildi. Ceday konseyinin bazı üyeleri sevinç içindelerken, Ahmet “Yoda” Demir “ben inanmıyorum işine son verildiğine, muhtemelen uzak galaksilerdeki yatırımlarda görev alacaktır” diye görüş bidirdi. Toygar ise, üzüntüden perişandı: “Yaw beni kovacaklardı, yanlış adamı kovdular.”

Toygar hariç cedayların Güç’te hissettikleri tedirginlik biraz azalmıştı ve henüz alamadıkları dört maaş bir anlığına da olsa önemini kaybetmiş görünüyordu. Mert “Kont Dooku” Elit’in batırdığı tüm işler muhakkak Toygar’a kalacaktı. Toygar, ne Tolga ne Uygar, ne Sith ne ceday, kabilinden arada kalmış bir kişilikti. Sithler de cedaylar da onu kendilerinden sayıyorlardı. Ama gerçekte Toygar ikisinden de değildi. Toygar Tatooine’de annesiyle kendi halinde bri hayat sürdürmek de istemiyordu ama parasını kazanamadığı bir şehirde kalmaya çabalamayı da mantıksız görüyordu.

Toygar, Mert’den işleri devralıyordu ama Burcu Hanım da çağırıp Toygar’a Mert’in işlerini devralması talimatını falan vermemişti. Mert bir gün Burcu Hanım’ın yanından ceday tapınağına dönmüş ve Toygar’a işleri ne zaman devredebileceğini sormuştu. Toygar önce “bana mı devredecekmişsin ki, öyle mi söyledi Burcu Hanım” diye sordu ve resmi bir açıklama bekledi. Ama sonra işleri devralmaya başladı. Zaten çok da bir iş yoktu devralınacak. Bu arada Toygar dışındaki tüm cedaylar ışın kılıçlarındaki tutukluğu bahane ederek internetlerini açtırmayı başarmışlardı. Toygar ise ısrarla bu konu ile ilgili bir talepte bulunmuyordu.

Bir gün Burcu Hanım, Toygar’a uzak galaksilerden birindeki bir isyanı durdurması görevini verdi. Toygar,

- Bu galaksinin koordinatlarını bilmiyorum ki.
- Öğren o zaman Toygar.
- Nasıl?
- Bunu da sana ben mi öğreteceğim Toygar, internetten bak.
- ???
- Aaaa sende internet yoktu di mi?
- Yok.
- Tamam sen IT Center’a başvur ben hallettireceğim o işi.
- Peki Burcu Hanım.

Cedaylar altı ay önce isteseler Mert “Kont Dooku” Elit’i konseyden attırıp interneti de eskisi gibi kullanmayı başaramazlardı. Herşey kendiliğinden oluvermişti. Toygar dışındaki tüm cedaylar yeni durumdan memnunlardı. Toygar ise altı ay önceki halinden daha mutsuz değildi ama yine de cedaylıktan kurtulacağı günü iple çekiyordu.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Toygar’ın Düşsel Tobleronu

Evinde bulduğu o kocaman Toblerone çikolatasını düşünüyordu Toygar. Dişlerine yapışan nugat denen o abuk kısmı yüzünden hiç sevmezdi bu çikolataları. Bok var gibi abur cubur niyetine bunu buldu evde işte, aslanlar gibi fıstıklı Alpella Rio varken ne tür bir salak eve bunu alırdı ki! Toygar bunu alanın kendisi olmadığına emindi ve eve giren çıkanlardan hangisinin bunu almış olabileceğini kendi kendine soruşturmaya başladı. Bir kere gösterişi seven biri olmalıydı, çünkü toblerone cetvel ebatlarındaki manyak üçgen prizması kutusuyla ev ahalisine “hey dostlarım ben burdayım” mesajını verme kapasitesi bakımından piyasanın en kendini beğenmiş abur cuburuydu. Ayrıca 80’li yıllarda piyasada olmayan bir ürün olduğundan, Toygar’a o yılların köhneliğinden ziyade 90’ların lüksünü hatırlatıyordu. İnsanlar 90’lı yıllarda Commodore 64’leri çöpe atıp pc aldıkları gibi, Nestle Damak’lardan da vazgeçip Toblerone’lara sarılmışlardı. Dişlerine yapışıp durmasaydı, belki Toygar da Commodore 64’ten kolayca vazgeçip pclerle oynadığı gibi Nestle Damak’tan da vazgeçip Toblerone tüketmeye başlayabilirdi. Ama Toblerone Toygar için sadece aptal bir özentinin çağrışımı olmaktan öteye gidemiyordu. Yurtdışından gelenler de iyi bir bokmuş gibi Toblerone getirirlerdi hediye niyetine Toygar’a.

2000’li yıllarsa, Türkiye’de Ülker fırtınasının hissedildiği yıllardı. Çikolatada Nestle’yi de, pazara sonradan girmiş Milka’yı da perişan etmişti Ülker. Alpella Rio fıstıklı ise Toygar için artık bir zirveydi. Tüm bu düşüncelerine rağmen Toygar on dakikadır kendi kendine bok attığı Toblerone’un üçgen prizmalarından bir tanesini daha ağzına attı. Çaresizlik içindeydi, evde başka abur cubur kalmamıştı. Dışarıya çıkıp Alpella Rio fıstıklı almak ise Toygar için anayasanın ilk dört maddesini değiştirmeye kalkmaktan bile daha kabul edilemezdi.

Tam o sırada bulutların arasından müthiş çalımlarla Messi gibi çıkan güneşin sert şutu perdenin uzanamadığı köşeden içeriye giriyor ve Toblerone kutusunda son buluyordu. Toygar işte tam o sırada Toblerone kutusunun saydam bir cam olduğunu hayal etti. Eğer uyduruk fizik bilgisi kendisini yanıltmıyorsa, o toblerone saydam olsa ışığı kıracak ve oda gökkuşağının renkleriyle dolacaktı.

O an Toygar dışsal olaylara karşı camdan bir prizma gibi reaksiyon gösterdiğini düşündü. Bir dış hadise tüm tekdüzeliği ve sıkıcılığıyla Toygar’ın düşsel tobleronuna çarpıp rengarenk bir hal alıp beyninin bilumum noktalarını uyarıyor ve fakat yine de Toygar’ın bu olaya ilişkin olarak dışa verdiği tepki tıpkı dışsal olayın tekdüzeliğinde ve sıkıcılığında oluyordu.

Mesela Toygar’ın UFO ile ilişkisi buna bir örnektir.

Üçyüzelli YTL gelen doğalgaz faturası Toygar’ın dargelirli bütçesinde bir gedik açınca, Toygar da o gedikten oluşan girdaba kapılmamak için kombiyi derhal kapattı. Bir süre sonra üşüdü, bir kazak giydi, bir süre sonra yine üşüdü, bir kazak daha giydi, bir süre sonra yine üşüdü, battaniyenin altına girdi. Hareket kabiliyeti kalmayınca, futbolcuları düşündü Toygar. Eksi yirmi derecede bile şort ve forma ile üşümüyorlardı ya. “Hep hareket, hep bereket” diye yeni sloganını haykırarak battaniyelerin içinden bir ok gibi fırladı Toygar. Üşümesinin sebebi de sonucu da hareketsizliktiyse eğer o da hareket ederdi yani. Hem böylece yorulunca, üşümesinin sebebi ve sonucu olan hareketsizliğe Toygar kolayca razı olabilirdi.

Teoride zehir gibi, pratikte ise sallanmakta olan bu plan yürümedi. Toygar’ın canı sıkılıyordu, hem de yorgundu. Habitatına yani bilgisayar masasına oturup film filan izlemek istiyordu. Fakat buzul çağında nesli tükenen dinozorlar korkutuyordu onu. Habitat’ın hava sıcaklığını da içerdiğini kabul etmesi uzun sürmedi. Habitatını yeniden sağlaması için hava sıcaklığını da makul hale getirmesi gerekiyordu.

İşyerindekilere acıklı durumunu anlatınca, UFO tavsiye edildi Toygar’a. Çok az elektrik yakıyor ve bayağı iyi ısıtıyor dediler, en fazla elli YTL farkettirdi bizim elektrik faturasını dediler, sabah evde kimse de yok UFO senin için en ideal şey dediler. Toygar birkaç gün düşündü. Fakat yürüdüğü yollar, gezdiği yerler hep UFO taşıyan adamlarla doluydu. Bu kadar insan yanılıyor olamaz diyerek Toygar söz dinledi, gitti aldı bir UFO infrared technology: “Güneş gibi, havayı değil içinizi ısıtır.”

Bu reklamı duyduğuda da bir şey anlamamıştı Toygar, “ne yani havayı güneş ısıtmıyorsa, kim ısıtıyor” sorusunu sormuştu kendi kendine. Kızıl ötesi ışınların teknolojisinden de Toygar anlamasa da olurdu. O an için zaten Toygar’ın daha öncelikli bir sorunu vardı: o salak ayağa bu UFO nasıl monte edilecekti? Toygar parçalara baktı, alete baktı, broşüre baktı, sonuç çıkaramadı. Ufo’nun telleri hassasmış, düşürmemek lazımmış uyarısını falan da düşününce, meseleyi becerikli bir arkadaşına havale etmeyi uygun buldu.

Ertesi gün UFO’nun montajı bu becerikli arkadaş sayesinde tamamlanmıştı. UFO devreye girince, oda cidden iyi ısınmıştı. Toygar bilgisayar masasının hemen yanına konuşlandırdı UFO’yu. Ne de olsa evdeki zamanının önemli bir kısmı orada film, dizi, maç filan izleyerek geçiyordu. Toygar otuz yıldır yaşamadığı sobalı ev gerçeğini de böylece yaşamış oldu. UFO’nun olduğu odayla diğer odalar arasındaki ısı farkı yüzünden banyoya mutfağa daha bir soğuk bakar olmuştu Toygar. Yattığı odaya ise sadece yatarken geliyordu artık ve yorgan ısınana kadar bir on dakika, başı da yorganın altında cenin pozisyonunda kalıyordu. Verdiği sıcak nefesle ısınıyor olmanın verdiği o kendi kendine yeterlilik duygusuyla, o masturbatif tatmin duygusuyla önce kafasını dışarı çıkarıyor, sonra da yavaş yavaş ayaklarını uzatarak yorgan altının hizmet gitmemiş uç bölgelerini ısıtıyordu. Sabah uyandığında, sıcacık yatağını yorganın dışına taşmış kolu vasıtasıyla iyice bir hisseediyor ve bu şahane konumunu bozmamak için ne gerekiyorsa yapacağını düşünüyordu. Fakat her sabah bu hissi yaşadığından bu hissin de çaresini bulmuştu Toygar. Kendisini her sabah uyandıran cep telefonunu odanın mümkün mertebe yatağa en uzak noktasına koyuyor ve kendisini bir seçime zorluyordu. Ya telefonun o rezil sesini dinleyecekti, ya da kalkıp telefonu susturacaktı. Telefona tahammül süresini her geçen gün artırsa da Toygar takriben 15 dakika içerisinde kendisini telefonu sustururken buluyordu. Sonrasında koşa koşa Ufo’nun bulunduğu odaya kendini atıyor, derhal UFO’yu açıyor ve karşısında derisini yakarcasına kemiklerini ısıtıyordu. Sonra bilgisayarın başına oturuyor ve işe gideceği zamana kadar spider solitaire oynuyordu. Her defasında işe zamanında gitmek için gereken saati geçiriyor aceleyle evden çıkarken de spider solitaire oynamaktan duyduğu pişmanlıkla acele acele iskeleye yetişmeye çabalıyordu. Bazen de iskeleye yetişemeyeceğine kanaat getirip bir sonraki vapura binmek üzere Toygar biraz daha oyalanıyor, fakat diğer vapura da son dakikada yetişiyordu.

Akşamları eve geldiğinde ise UFO’nun yanıbaşındaki bilgisayarın başına kuruluyor, ne iyi ettim de aldım şu UFO’yu diye kendisinden gururlanıyordu. Tabii abi, boru mu infrared technology diye düşüncelere dalıyor, güneş gibi abi, havayı değil içimi ısıtıyor diyordu.

Gel zaman git zaman derken Toygar yine bir gece UFO’nun güneş gibiliğini düşünürken, aklına güneş gibi olan başka bir alet daha geldi: Solaryum. O an, işte tam o an gökten karanlık geceyi yararak gelen bembeyaz bir ışık seli Toygar’ın alnındaki düşsel tobleronda rengarenk kırılarak kafasına doluştu: “Hacı şimdi ben bunun altına çırılçıplak yatsam bronzlaşır mıyım?”

Bu nadide fikirdeki renk cümbüşünü izledi Toygar, soyunup altına yatsam mı diye uzun uzun düşündü. Önce soyunmaya üşendi, sonra bronzlaşacaksın da nolacak lan dedi kendi kendine ve en nihayetinde çok yanar da her tarafıma yoğurt sürmek zorunda kalırsam nolacak diye vazgeçti. O güzelim ışık selinin alnındaki toblerondan kırılarak kafasının içine doluşturduğu gök kuşağını ziyan etmenin verdiği acıyı teselli etmek için önündeki deftere şu dizeleri yazdı:

“Infrared technolgy bu, ya yayıyorsa radyasyon,
Korunacak kıyafetim de yok ki, olsa bile imitasyon
Hele bir de çırılçıplak ölürsem, radyoaktiviteden,
UFO’nun kırmızı ışığı da çok pis dekor olur CSI New York’a”

13 Şubat 2009 Cuma

Toygar’ın Berber Sendromu

Yine berbere gitmesi gerekiyordu Toygar’ın ve saçlarının sürekli uzuyor oluşu hayatındaki rutin eziyetlerden, kaçamayacağı dünya gerçeklerinden sadece biriydi. Vücudundaki kıllar neden kıl kıl davranıyorlardı kendisine bir türlü anlayamıyordu Toygar. Sakal desen ayrı, saç desen ayrı, koltuk altı desen ayrı olmak üzere daha bir sürü yerindeki kıllar düzenli olarak ayaklanıyor ve sanki başları göğe erecekmişçesine uzadıkça uzuyorlardı. Kıllarım kadar istikararlı ve azimli olsam benim başım göğe ererdi şerefsizim diye düşündü Toygar o an. Bu kadar makas, jilet veya makine darbesine kendisi maruz kalsa, lanet olsun der faaliyetlerine son verirdi Toygar. Ama insanoğlunun dünyaya hakim olacağım, ölümsüz olacağım, tanrılarla yarışacağım diyen kibirini boşa çıkaracak şeylerin en başında kendi vücuduna hakim olamayışı geliyordu. Evet al işte yine uzamıştı saçları ve buna karşı Toygar’ın yapabileceği tek şey saçlarını kestirmekti.

Boynun üstündeki kıllara saç, kaş, bıyık, sakal gibi ayırt edici isimler takan insanlık, boynun altındakileri kast sistemindeki paryalar gibi isimsiz bırakıyordu. Saçların ağarması mesela insanın olgunlaştığına işaret ederken, kıçının kıllarının ağarması, artık köşene çekilip gençlere yol açmanın zamanının geldiğine delalet ederdi. Niye? Sırf elli cm. aşağıda diye. Sakalının olması bilgeliği çağrıştırırken, omuzunda kılların olması ayılığı çağrıştırırdı. Niye? Sırf on cm. aşağıda diye. Sonuçta kıl bile, ne olduğuna göre değil nerede durduğuna göre değerlendiriliyordu yani.

Kıl öyle birşeydir ki, olması kadar, olmaması da derttir. Sakalın çıkmaz, köse derler; çıkar, hergün traş olmak zorunda kalırsın. Saçın dökülür, kel derler; dökülmez, hergün tararsın, yıkarsın, berbere gitmek zorunda kalırsın. Bacağında kıl çoktur, ayı derler; yoktur, “kız gibi laaan” diyip erkekliğini sorgularlar. Toygar tüm bunları düşünürken birden sinirlenip bağırdı: "Nedir lan bu insanoğlunun kıl üzerinden yürüttüğü siyasetten çektiğimiz! Kılınız dönsün de, görün hanyayı konyayı!"

Fakat tüm bu isyankar düşünceler, çanların Toygar’ın saçları için çaldığı gerçeğini ne yazık ki değiştirmemekteydi. Çünkü Toygar, artık saçlarını jöle ile kafa derisine yapıştırarak bile işyerindeki “smart casual” kılığını sürdüremiyordu. Saçlarında bir iktidar boşluğu hissediliyor, artık tüm kıllar bir amaç doğrultusunda aynı yöne yatmıyorlardı. Bu başı bozukluğa ancak bir berber son verebilirdi.

Çünkü insanoğlu boyun bölgesinin üstündeki kılların en prestijlisi, tüm türdaşlarından üstün bir uberkıl sınıfı olan saçlara kendi imkanlarıyla müdahale edememekte, illa adına berber dedikleri birine gidip türlü türlü müdaheleler için para ödemektedir. Hatta bu berberler de ilginç insanlardır, kimileri kendilerine kuaför denmesinden hoşlanır mesela. Kendisine kuaför denmesini isteyen berbere berber dersen kavga bile çıkabilir, yani o derece. Kimi berberlere ise kuaför de az gelir, onlar kendilerini saç tasarımcısı diye tanıtmaktan mutlu olabilirler ancak.

Toygar’ın berbere gitmekten nefret etmesinin tek sebebi tabii ki sadece rutin aralıklarla berbere gitmek zorunda oluşu değildir. Toygar daha küçücük bir çocukken uzun süre kafasını dik ve sabit tutamamaktan ötürü kafasını mengene gibi elleriyle tutan berber çırağına uyuz olmuş, büyükler gibi o afili berber koltuğu yerine dandik bir tabureye oturtularak gördüğü farklı muameleye de içerlemişti. Büyükler gibi onun da saçları makasla güzel güzel kesilsin istemiş fakat hep o saçlarını çeken aptal makineyle saçlarını kestirmek zorunda kalmıştı. Sonra okula gitmeye başladığında hoca tarafından, yazları babası tarafından zorla berbere gönderilmek Toygar’da bir berber sendromunun oluşmasına sebep olmuştu. Ayrıca saçlarının salak berber çırakları tarafından yıkanmasına, suyun illa ki önce soğuk, sonra kaynar kıvama gelmesine, havluyla saçları kurulanırken kafasının maruz kaldığı şok etkisine tam da yapılan işe uygun bir biçimde kıl oluyordu. Özellike bu saç yıkama ve kurulama işlemi bittiğinde Toygar dayanılmaz bir biçimde salak berber çırağının gözlerinin içine bakarak “you shake my nerves and you rattle my brain, too much hate drives a man insane” diye şarkı söylemek istiyor fakat bulunduğu ortamın yaptığı ince alayı kaldıramayacağını hesaba katarak susuyordu. Toygar gittiği her berberden o kadar nefret ediyordu ki, aynı berbere bir daha gitmiyordu.

Toygar ergenlik döneminde şehrin tüm artist gençlerinin gittikleri ve şehrin en iyi berberi dedikleri, randevu ile gidilen, diğer berberlerden pahalı Zümrüt Kuaför’e bir arkadaşı vasıtasıyla götürüldü. Arkadaşı berberi Toygar’ın berberlerden ne kadar nefret ettiği konusunda önceden uyarmıştı. Berber koltuğuna oturduğunda Toygar, berbere sadece “kısalacak abi” dedi. Berber de zamanın gençlerinin tercihi Amerikan traşının dikkat çekmeyen bir versiyonunu Toygar’ın saçlarına uyguladı. Toygar ilk defa bir berberde çok fazla sıkılmadan saçlarını kestiriyordu. Berber soru sormuyor, konuşmuyor, şikayet etmiyor, düzgün durmazsan ensenin çizgisi bozulur falan gibi saçma sapan laflar etmiyordu. Toygar çevreden gelen güzel tepkileri almasaydı da hep o berbere gidecekti artık. Bir de üstüne “aaa saçların ne güzel olmuş”lar, “vaaay Toygar, sen de fena değilmişsin haaa”lar havada uçuşunca Zümrüt Kuaför Toygar’ın uzunca bir süre kırkbeş günde bir gittiği bir yer oldu.

Bir süre sonra Toygar üniversite okumak üzere büyük şehrin yolunu tuttu. Yeni bir ortama, bir serbestlik deryasına girmişti. Amerikan traşının modası geçmiş, çok daha değişik saç modelleri icat edilmişti. Toygar da daha değişik modeller denemesi konusunda yeni çevresinden bazı tavsiyeler alıyor fakat çok da bunları kafasına takmıyordu. Zümrüt Kuaför ile yaşadığı saadeti üniversite okumaya gittiği büyük şehir bile bozamamıştı. Toygar iki ayda bir memleketine geliyor, her geldiğinde de saç traşını aradan çıkarıyordu. Fakat belli bir noktadan sonra bu tavsiyeler Toygar’ın beyninin arka taraflarında biriktikleri yerden çıktılar ve saçlardan sorumlu beyin hücrelerini devirerek iktidara geçtiler. Toygar bu ihtilali fark etmedi, gerçekten artık değişik bir saç modeli istediğini sandı.

O dönemde moda, saçın neredeyse her tarafının üç numara olup, en ön bölümün uzun bırakılmasıydı. Böylece o ön bölümü jöleleyip alnı gölgeleyecek şekilde çıkma balkon inşa edebiliyorlardı delikanlılar. Saç idaresini ele geçiren ihtilal yönetimi başbeyine bu saçın çok kullanışlı olduğu yönünde brifingler veriyordu. Başbeyin tüm bu brifingleri dinledikten sonra “evet lan harbiden, hem önler dışında saçın her yeri kısa olacağından berbere gitmeden dayanabileceğim süre de kırkbeş günden yetmişbeş güne çıkar” diyerek, fizibilite etüdünü yapıp, darbecilerin önünü açtı.

Artık Toygar’ın berberlerle ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştı. Beş senelik sakin dönem artık yerini cuntanın maceracı glasnost ve perestroyka politikalarına bırakacaktı. Zümrüt Kuaför ise ayrıcalıklı yerini halen koruyordu. Toygar berbere bu yeni dönemi anlatıken yine kısa konuşmayı tercih etti: “Abi bu sefer biraz değişik bir saç istiyorum, böyle her taraf üç numara olsun, sadece önler biraz uzun kalsın”. “Tamam” diyen berber, saçı kesmeyi bitirdiğinde ihtilal yönetimi durumdan memnun değildi. Saçın aynı eskisi gibi kesildiğini iddia ederek, ezberlediği saç kesimini değişitremeyen berberi muhafazakarlıkla, çağı yakalayamamakla ve değişime direnmekle suçladılar. Toygar’ın başbeyni “ne olmuş yaw, adam mis gibi kesmiş işte” diyerek bu çalkantılı dönemi bastırmaya çalıştıysa da, ihtilal yönetiminin “ne yani sen de mi değişime direniyorsun” diklenmesi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Koltuğunu korumak için Zümrüt Kuaför’ü feda etti.

Bundan sonrası ise ihtilal yönetiminin saç konusunda tüm inisiyatifi ele alarak, politikalarına muhalefet eden herkesi devrim düşmanı ilan ettiği bir istikrarsızlık dönemi oldu. Berberini değiştiren Toygar, yine gittği berberlerden memnun olmuyor, bir gittiği berbere bir daha gitmiyordu. Başbeyin berbere gitmekten çektiği eziyeti ancak berbere daha az giderek azalacağına inandığından, ihtilal yönetiminin son teklifine de evet dedi: “Saçılarmızı uzatalım, hem bu aralar rockçı takılmak iyi bişey.”

Sıcak yaz günlerini hesap etmeyen başbeyinin cezasını Toygar’ın alnı, ağzı ve burnu çekiyordu. Her sabah terli ve uzun saçları yapışarak Toygar’ın alnını tahriş ediyor, ağzına burnuna giren saçları özellikle önünü göremeyen göze ciddi rahatsızlık veriyordu. İhtilal yönetiminin “bağlayalım abi o zaman saçları” teklifi başbeyin tarafından “sürekli saçlarım çekiliyor hissiyle yaşamak istemiyorum” gerekçesiyle reddediliyordu. Saç uzatmanın tek iyi tarafı olan berbere az gitme projesinin maliyetleri getirilerini geçmeye başlamıştı.

Başbeyin vücut genelinde yaptığı bir referandumla vücudun tam desteğini de arkasına alarak ihtilal yönetimini lağvetti, Yerlerine muhafazakar bir yönetim atadı. Toygar saç yönetiminde istikrar arıyordu ve artık okulu bitirip yeniden memleketine dönmüştü. Tüm bunları titizlikle gözden geçiren Toygar’ın ilk adımı araya aracılar koyarak Zümrüt Kuaför ile ilişkilerinin ne düzeyde olduğunu tespit etmek oldu. Gelen bilgiler iç açıcı değildi. Berber Toygar için “hayırsız çıktı” ifadesini kullanmıştı.

Bunun üzerine Toygar bir gün çat kapı Zümrüt Kuaföre gitti. Berber’e;

- Abi sıra çok mu diye sordu.
- Ooo Toygar sen buralara gelir miydin?
- Abi işte okul mokul, şehir dışındaydım, nihayet mezun oldum da gelebildim.
- İyi iyi hoş geldin.
- Sağol abi.
- Valla seni akşam 5 gibi alabilirim.
- Tamam yaz abi akşam 5’te burdayım.
- Yazıyorum bak.
- Yaz abi yaz.
- Tamam akşam 5’te bekliyorum.
- Eyvallah görüşürüz.
- Güle güle.

Toygar akşam 5’te berberde oldu ve berbere yeniden “kısalacak abi” demenin özlediği saadetini yaşadı. Herşey eskisi gibiydi. Fakat bu saadet de ancak iki sene sürecek, Toygar daha uzak ve daha büyük bir şehire bu defa çalışmaya gidecekti.

Toygar yeni ikametgahında “kırkbeş günde bir” olan berbere gitme sıklığını kozmetik sektöründeki gelişmelerin de etkisiyle yavaş yavaş “yetmişbeş günde bir”e çıkardı. İlk gittiği berberden nefret etti. Yetmişbeş gün sonra gittiği diğer berberi de sevmedi. Ancak yedibuçuk ay sonra gittiği üçüncü berber yüzünü güldürdü. Bir süre sonra Toygar şehrin öte yakasına taşındığı halde bu berberi bırakmamış ve onore etmek için berbere “abi senin için taaaa şehrin öte yakasından geliyorum” der olmuştu.

Berberle araları iyiydi ama Toygar bu defa da taaa şehrin öte yakasına sadece saç kestirmek için gidecek oluşundan nefret ediyor ve en son berbere gidişinin üstünden doksan gün geçmiş olmasına rağmen bir türlü eli telefona gidip de “abi bu akşam müsaitsen sana geleceğim” diyemiyordu. Her sabah uyandığında, kıl yumağının içinden suyun da yardımıyla yüzünü bulup ortaya çıkarıyor ve kendine kızıyordu: “Herşeyi erteliyorsun olm sen yaaa, nasıl bir adam oldun sen!”

O sabah da bu dramı yaşayan Toygar’ın eli o gün yine de telefona gitmedi. Ertesi gün sabahsa imdadına Murphy’nin en sevdiği kanunlarından biri yetişti: “Tanrı işlerimizi ertelemememizi isteseydi, sonsuzluğu yaratmazdı.”

12 Şubat 2009 Perşembe

Blog Ödülleri

Yine çakma melek (fakeangel) tarafından mimlenmişim. Hem mimlenmişim, hem de Toygar karakteri ile en iyi kurgu ödülüne layık görülmüşüm. Kendisine teşekkür ediyor ve bu ödülü Toygar adına kabul ediyorum. Benim de yedi bloga ödül vermem gerekiyormuş bu durumda. Makyaj dalında falan ödül vermeyeceğime göre ben de kendi ödül kriterlerimi belirledim ve ödülleri verdim. Artık adım Hıdır elimden gelen budur. Ödül verdiklerimin çoğunun benim blogumu okuduklarını sanmıyorum yani mimin soyu korkarım devam etmeyecek :)

1. En eğlenceli blog ödülü T&T’ye gidiyor. Özellikle Lastiği Gevşek Aşörtmen ile kendimden geçiyorum. Karakter hakkında geniş bir inceleme yazısı yazdğım ve ilgili sitede yayınlandığı için tekrar uzun uzun anlatmak istemiyorum. (http://travisandtylerdurden.blogspot.com)

2. Kendini en çok anlatan blog ödülü Pucca’ya gidiyor. Kendisi hakkında fikir beyan etmeyi tehlikeli ve yersiz buluyorum. Zaten çok popüler kendisi blog aleminde. Sadece merak ve ilgiyle okuduğumu belirtmeliyim. (http://passiflora-rapunzel.blogspot.com)

3. En reaktif blog ödülü Gregor Samsa’ya gidiyor Hep şikayet, hep tepki, hep alay. Alayına isyan, inadına ironi. (http://requemforadream.blogspot.com)

4. En proaktif blog ödülü Kelime’ye gidiyor. Kendisi Sakallı Celal’in eşsiz sözü “Meşrutiyeti denedik, olmadı, cumhuriyeti denedik olmadı, biraz da ciddiyeti denesek” ile sürekli kendini geliştirmeye ve inandığı değerleri ciddiyetle anlatmaya çabalıyor. (http://kendiniver.blogspot.com)

5. En romantik blog ödülü Nick Fallin’e gidiyor. Romantik derken de adam aşktan sevgiden bahsetmiyor yanlış anlaşılmasın. Anlattıklarında duyguları çok öne çıkıyor. (http://nick-fallin.blogspot.com)

6. En konsept blog ödülü Salsa Basket’e gidiyor. Sürekli güncellenen yapısıyla Türkiye Beko Basketbol Ligini takip etmek için internette bulunabilecek en kapsamlı kaynak. Aceto Balsamico hem profesyonel hem de çok popüler olduğu yani ödüllendirilmenin fazla bir anlam ifade etmeyeceği düşüncesiyle bu ödülü alamadı. (www.salsabasket.net)

7. En tutunamayan blog ödülü de Shadowboxer’a gidiyor. Her ne kadar kendisinin düğün pastası kadar sahte olduğunu söylese de, bana feci şekilde gerçek geliyor. (http://sinemgonul.blogspot.com)

10 Şubat 2009 Salı

Oryantalist Bir Hint Filmi: Slumdog Millionaire

Nitelikli bir Batılı’ya Hindistan hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorsanız, büyük ihtimalle sefaletten, nüfus yoğunluğundan, eğitimsizlikten, kast siteminden, din savaşlarından falan bahsedecektir size. Peki muhteşem olduğu, çok cesur olduğu iddia edilen bu film ne anlatıyor? Fonda nitelikli Avrupalının gözünden bir Hindistan üzerine bilgisiyle değil de kaderiyle kim 500 milyar ister yarışmasının Hint versiyonundan en yüksek ödülü kazanan birini. Yani nitelikli batılının bildiği oryantalist gözlükten görünen Hindistan’ı niteliksiz batılıya da öğretmek amacıyla bir film çekmek isteseniz bu filmi çekerdiniz. Yaptığınız iş de “politically correct” olduğu için her tür ödülü alırdı. Filmin Hintli bir yazarın romanına dayanması ise, bir başka klasik. İran için yapılan film de “Kızım Olmadan Asla” idi ve Betty Mahmoodi diye bir İranlı’nın gerçek yaşamından bir kesit olduğu söylenmişti.

Eğer Hindistan’daki sefaletten bahseden bir filmde sömürgecilikten tek kelime söz edilmiyorsa, hatta sömürgeciliği geçtim, bir de üstüne kahramanını kurtaran Kim 500 milyar ister adındaki Amerikan formatlı yarışma oluyorsa, bilgi yarışması kaderle kazanılıyorsa, sorulardan biri cevaplanırken Hint Tanrısı kötüleniyorsa, gerçek Hindistan’ı tanımak isteyip de soyulan Amerikalılar şimdi sen de gerçek Amerika’yı tanıyacaksın diye çocuğa 100 USD veriyorlarsa, Benjamin Franklin’i bilip de Mahatma Gandhi’yi bilmiyorsa filmin Hint kahramanı, düşünmek lazım. Film ne anlatıyor?

Film bir kere 1947’de bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın 60 yılda bir yere varamadığını anlatıyor. Milli mücadeleyle falan uğraştınız, alın işte hepiniz açsınız diyor. Hintli birine Mahatma Gandhi için tanımıyorum adını duymuştum dedirtiyor. Bağımsızlığını kazandın ama dön de bir bak ülkene, vatandaşların Gandhi’yi bilmiyor ama Benjamin Franklin’i biliyor diyor. Sen sömürgecilikten kurtuldum zannediyorsun ama aslında sömürgeciliğin yeni versiyonu olan globalizme geçtik biz diyor. Bak senin çocuklarını bok çukurundan benim yarışmam kurtarıyor diyor. Benim param olmasaydı senin çocukların aşklarını da bulamazlardı diyor. Gandhi etkisiz eleman, hiçbirşey beceremedi diyor. Bırakın bu ulusal, milliyetçi, yerli söylemleri falan da global olun. Tek dünya olalım, tek millet olalım, tek dinden olalım diyor.

Sonra da tüm ödülleri topluyor, Oscar’ın da en büyük favorisi. Danny Boyle çok cesur ve muhteşem bir film çekti diyorlar. Hindistan’ı samimi bir şekilde anlatmaya çalışıyormuş. Kesin Hindistan’ı da ikiye böler bu film. Bir kısmı Hindistan’ı Taj Mahal’ı dünyaya tanıttı diye filmin yanında olur, diğer kısımsa Hint Tanrısını kötülediği müslüman azınlığın öldürüldüğünü gösterdiği ve halkı sefil gösterdiği için lanetler.

Yine sahnede bir Karagöz Hacıvat kapışması yaşanır ve yine gösteriyi sunanlar ile gösteriyi izleyenler arasındaki asıl ilişki gözardı edilir.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Bir Deli Saçması: Hakikat Dediğin Kuru Saman, Hemen Yakmalı Onu İnan

Kendimce zihnimde tuğlaları üstüste koyup Keops’un fikir piramidini inşa edip firavunlar gibi içinde yatarım bazen. Köşeli düşünmüşümdür o zaman, içiçe yukarıya doğru gittikçe küçülen mükemmel karelerden kurmuşumdur ahlakımın ebedi istirahatgahını. İstisna kabul etmeyen toleranssız dik açılara sahiptir ilkelerim, küçüldükçe yükselir, yükseldikçe küçülür. Sonunda mükemmeliyetin en yüce ifadesine, en tepedeki noktaya ulaşır.

Bazen de yusyuvarlak plastik kırmızı hullahoplardan kurulur düşüncelerim, küçüldükçe yükselir, yükseldikçe küçülür. Her bir hullahopun çevresinin çapına oranı en hassas pi sayısıdır, ne 0.0000000000…1 fazla, ne 0.0000000000…1 eksik. Delinin kafasına taktığı hunidir, beğenmediysen parti şapkası da olur, küçüldükçe yükselen, yükseldikçe küçülen kırmızı plastik hullahopların oluşturduğu bu bütünlük.

Boş konuşmayı sevmem, boş boş düşünmeye ise bayılırım. Çok yakın çevrem olmadığı sürece az konuşmaya çalışırım. Konuşunca, idealar alemimin mükkemeliyeti, dünyanın kaotik düzeninde eciş bücüş olur. Hullahoplarımı kırar bazen tuhaf sorular, tuğlalarımı yamultur. Bunu olağan karşılarım, konuştuğum için suçlarım kendimi, mükemmeliyetin bozulmasına sebep olduğum için.

Zihnimde her ölüm tam zamanında, her aşk mutlu, her gün güneşli, her yiyecek lezzetlidir. Dünyada ise ölümlerin çoğu erken, aşkların çoğu mutsuz, günlerin çoğu kapalı, yiyeceklerin çoğu lezzetsizdir. Çünkü “zihnimde” ile başlayan cümlelerde hep, her, tüm gibi kelimeleri kullanabiliyorken, “dünyada” ile başlayan cümlelerde, bazı çoğu gibi kelimeler kullanmak zorundasındır. Konu hakikatse, her kuralın bir istisnası, her gerçeğin bir rüyası, her hayatın bir ölümü, her doğrunun bir yalanı vardır.

“Bana hakikati değil muradını söyle” demiş Cemil Meriç, “olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil! Çünkü her yalan bir yaratış.” Ben hayatımda bu hakikat kadar tatsız tuzsuz bir şey görmedim, saman gibi tadı var, dahası saman alevi gibi bir parlar, hemen yok olur. Saklamayalım hakikati, gelmez hiç onun zamanı. Yakalım gitsin, kara dumanlar yükselsin uzaya. Bir süre öksürürüz de sonra gözümüzün gönlümüzün göremeyeceği yerlere gider hakikat. Kurtuluruz.

İşte bu yüzden, günlerin selinde akıp giden ışık sellerinin peşindeki özben. Çünkü günlerin selinde akıp giden ışık sellerinin peşinde bazen öyle çok güzellik oluyor ki, hepsini yaşamaya kalbim dayanmaz da göçer gibi geliyor bana. Sadece güzellik olmuyor tabii, zaman zaman çirkinlik de oluyor, saçmalık da. Ama hakikatin peşinden gidersen, göründüğün gibi olur, ya da olduğun gibi görünürsen sıkıcılıkla karşılaşacağın kesin.

Cennette bir hakikat sorunu olduğunu sanmıyorum. Demek ki cennet muradımızdır. O halde bırak gerçeği yalanı da, bana muradını söyle.

5 Şubat 2009 Perşembe

Berbat Bir Film : The Curious Case of Benjamin Button

Yeni bir film, yine bir film sevgili okur ve ne yazık ki yine berbat bulduğum bir film. Bir kere Benjamin Button’ın hikayesi hiç “merak uyandırıcı bir vaka” değil. Notebook filmine ve çakma Notre Dame’ın kamburu hikayelerine olan düşmanlığımı daha önce de belirtmiştim, bu da öyle uzun soluklu klişe bir aşk hikayesi.

Hepinizi uyarıyorum yaşlı doğup, bebek ölmek, bu filmin ana hikayesi değil, bir meze. Fakat yediğiniz yemek o kadar berbat ki, hiçbir meze kurtarmaz onu. Ne rus salatası niyetine anlatılan “sliding doors” hadisesi, ne acılı ezme niyetine anlatılan saatçinin hikayesi ve ne de patlıcan ezmesi niyetine anlatılan yaşlı doğup, bebek ölme hadisesi. Et kötü pişmişse, inek deli dana hastalığına tutulmuşsa, o yemekten hayır gelmez. Dahası sofraya papazın iyileştime hikayesini bir sürahi su niyetine koymuşsun da sofrada bardak yok. Bir de, tüm bunların üstüne mezelerin çoğu daha önceden duyduğunuz, bildiğiniz klişelerse, hiç olmuyor.

Bu filmin ilk hikayesini duyduğumda aklıma Can Yücel’in “Hayatı Tersten Yaşamak” başlıklı aşağıdaki yazısı gelmişti ve umutlanmıştım keyifli bir film izleyeceğime dair. David Fincher ismi de iyiydi, Seven, Fight Club falan. Bu kadar keyifsiz sıkıcı bir Notr Dame’ın Kamburu hikayesi beklemiyordum yani.

“Hayatı Tersten Yaşamak

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir…
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içersinde,
Herkes karsınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
Ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz,
yaşlı, Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor,
aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
Altmışlı yaslara kadar herşey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün,
Size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz..
Ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan
Tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz.
Herkes karsınızda el pençe divan...
Vücudunuzda bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade...
Aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
Bu arada babanız ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, isi bırak,
Okumaya basla, harçlığın benden olsun..."
Keyfe bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor.
Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.
Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
Derken Anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor,
Araba kullanma derdi de yok artık...
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar,
"Evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar,
Hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.
Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok,
Bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir olayla hayatiniz bitiyor...”

Şimdi elinizde Can Yücel’in yazısında belirttiği türden duyarlılıkları barındıracak enteresan bir hikaye var ve siz bu güzelim hikayeyi berbat bir rostonun yanına patlıcan ezmesi olarak kullanıyorsunuz. Yapsana bir hünkar beğendi, biz de yiyelim afiyetle. Ama rosto o kadar berbat ki iki saat kırk dakika çiğniyorsunuz çiğniyorsunuz bir türlü sindiremiyor vücudunuz. Bütün o mezeler de ziyan oluyor, en çok patlıcan ezmesine üzüldüm.

Esasen bir filmin senaryosunu şurası şöyle olsaydı diye eleştirmekten hiç hazzetmem, çünkü adam sen de senin dediğin gibi bir film çek o zaman derse hık diye susar kalırsın. Ama film bütünsellikten o kadar uzak, o kadar dağınık ki, kah savaşın kötü bir şey olduğunu, kah hiçbirşey için geç olmadığını, kah aşkın en engel tanımaz duygu olduğunu, kah varlıklı Amerikalının neden Hint felsefesine sığındığını, kah “carpe diem”i, kah ucubelerin de yaşam hakkı olduğunu anlatıp duruyor. Ben hayatımda bu kadar kafası karışık bir film izlemedim. Ve film o kadar uzun ve o kadar rüzgarlı bir sonbahar akşamındaki ağaçtan kopan kurumuş yaprak ki, savrulmasını izlemekten yorgun düşüyorsunuz.

Bu kadar dağınık bir filme de spoiler vermeyeyim kaygısyla bu kadar dağınık bir eleştiri yazısı layıktır.

3 Şubat 2009 Salı

Toygar'ın Temporomandibüler Eklemi

Toygar’ın sağ kulağının bittiği yerden ayak tabanlarına paralel olarak burnunun ortasına, burnunun ortasından doksan derece açıyla çenesinin ortasına, çenesinin ortasından da sağ kulağının bittiği noktaya doğru çene kemiğinin üzerinden bir çakma çeyrek daire oluşturun. Kelimeleri her ne kadar çok sevsem de bazen görselliği aramıyor değilim ama inadım inat :) Bu siteye dünyayı taşıyan Atlas dışında bir resim girmeyecek. Toygar’ın neresini kastettiğimi hala anlamayan varsa, Toygar’ın yüzünün tam ortasını ki, bu nokta çok anormal bir yüz hayal etmediyseniz ve/veya geometriniz feci zayıf değilse burnun ortasına tekabül eder, orijin kabul ederek x ve y eksenleri çizin. Bu eksende 4. bölge olarak tabir edilen x’in pozitif, y’nin negatif değerler aldığı bölgeden bahsediyorum. Ya da daha basit bir ifadeyle anlatmak gerekirse, bilmiyorum gerekir mi, Toygar’ın burnunun sağı, kulağının aşağısı işte. Toygar’ın yüzündeki bu bölgeyi ifade etmek için bundan sonra Toygar’ın yüzünün rahatsız yeri diyecek, bunu da kısaltarak TYRY diyeceğim.

Şimdi TYRY bölgesinin içinde daha spesifik bir bölge tanımlayalım. Bence de yapmayalım, ama bilim bu, boyunlarımız kıldan ince. Bıyık yöresinden Toygar’ın ayak tabanlarına paralel bir doğru daha çizelim. Çizin, çizin, söz burada çizilmişi var demeyeceğim. Şimdi Toygar’ın yüzünün çok anormal olmadığını varsayarsak, TYRY bölgesini yaklaşık olarak iki eşit parçaya ayırdınız. TYRY bölgesinin kulaktan tarafa olan parçasına Yukarı TYRY, çeneden tarafa olan kısmına da Aşağı TYRY diyelim.

Şimdi varsayımlar ve tanımlar faslını hallettiğimize göre artık rahatlıkla ana konumuza dönebiliriz :) TYRY bölgesi yaklaşık bir senedir Toygar’ın yüzünün en rahatsız yeri. Önceleri Toygar’ın dudağının Aşağı TYRY’deki kenarı sürekli olarak kuruyor ve çatlıyor, Toygar ağzını açarken de ağrıyordu. Bir süre sallamadı bunu Toygar, ne de olsa erkekti ve onu öldürmeyen güçlendirirdi. Bu sallamadığı sürenin sonunda Toygar’ın “bıktım lan bu erkeklikten kestirecem valla” hezeyanına çeyrek kala ve ölmediğinden yeterince de güçlenmişken, :) bu dudak çatlamasına bir açılım getirmek istedi Toygar ve maalesef şiire sarıldı:

Dudak Nemlendirici

Aklıma geldiğinde,
Dudağımın kenarındaki
Sensizlikten kurumuş
Çatlamış bir yaraya
Dokunur gibi oluyorum.
Canım yanıyor hemen
Çekiyorum parmağımı
Sonra tekrar dokunuyorum
Acıya alışıyor ruhum.
Ne yazık ki, hayatımın geri kalanı
Dudak nemlendirme kremi

Her ağzımı açtığımda,
Konuşmak ya da birşeyler yemek için
Dudağımın kenarındaki çatlak acıyor.
Hemen aklıma geliyorsun.
Ne yazık ki, hayatımın geri kalanı
Dudak nemlendirme kremi

Soğuk kurutuyor dudaklarımı
Aklıma geliyorsun kış güneşim
Sen olsan kurumazdı belki
Dudaklarımın kenarları bu kadar
Ne yazık ki hayatımın geri kalanı
Dudak nemlendirme kremi


Aşık olduğunu sandığı kadın Toygar’ı bırakıp gittikten sonra bu dudak çatlamalarının başladığına hükmedip, çatlamalara bambaşka anlamlar yükledi Toygar. Bir nevi hüsn-i talil yaptı yani :) Bu noktada okurun aklına şu soru gelebilir: “Toygar’ı öldürmeyip güçlendiren acı, dudağının acısı mıydı, yoksa aşkının acısı mıydı?” Ahh dostlarım bunu kim bilebilir ki, bu iki acı birbirine bağlanmıştı artık. Okurun aklına bir başka soru daha gelebilir tabii: “Toygar dudak nemlendirme kremini nereden biliyor, yoksa Toygar metroseksüel mi?” Hayır dostlarım hayır, Toygar metroseksüel değil. Dudak nemlendiricisini de yaklaşık altı saat süren talihsiz bir yirmi yaş dişi operasyonu geçirirken öğrenmek zorunda kaldı. Yaklaşık altı saat ağzını açık bırakan ve bir dişçi tarafından ağzına türlü türlü metaller sokulan her insanın dudağı da çatlar, temporomandibüler eklemi de ağrır. Dişçinin “ama uyuşturduk Toygar Bey, ağrımaması lazım” isyanı haksız, Toygar’ın içinden verdiği “lan şerefsizin evladı, dudağımla çene kemiğimi de mi uyuşturdun?” cevabı haklıdır. Toygar’ın dıştan verdiği, “dudağım ağrıyor yaa, dişim değil” cevabı ise dişçinin acıyarak Toygar’a dudak nemlendirici kremi vermesini sağlamıştır. Kozmetik sektörüyle arası pek de iyi olmayan Toygar, o kremi sürdükten sonra üretici firmanın tüm gelmiş geçmiş ruhları için iki rekat nafile namaz kılmıştır. Okurun aklına burada şu soru da gelebilir: “Toygar’ın hem temporomandibüler eklemi hem de dudağı ağrıyorsa, Toygar dişçiye neden sadece dudağındaki ağrıdan bahsetmiştir de, temporomandibüler eklemindeki ağrıdan bahsetmemiştir?” Çünkü insanın baş ağrısını geçirmesinin bir yolu da kolunu kesmesidir mesela. İnsan vücudu birden fazla acıya maruz kaldıysa, beyin sadece en şiddetli acıyı hisseder, diğer acıları hissetmez.

Toygar terkedildikten ve dişçiden aldığı dudak nemlendirici kremi bittikten sonra, aşağı TYRY’deki dudak ağrısını krem ile halledemez oldu. Kremi çok aradı ama bulamadı. Muadilleri ise hiçbir zaman dişçinin verdiği krem kadar işe yaramadı. Ayrıca Nivea firmasının ruj şeklindeki dudak nemlendirme kremi koyu kırmızı renkteydi ve Toygar onu kullandığında dudağını boyamış gibi oluyordu. Toygar kremden umduğunu bulamayınca, saksıyı çalıştırdı. Bir gün dişlerini fırçalarken, diş macununun naneli aromasının da dudağının kenarını nemlendirdiğini farketti. Traş olurken traş kreminnden bolca bir kısmını o aşağı TYRY bölgesine sürüp, orayı en son jiletlemek gibi daha nice palyatif tedbirle bu sorunun üstesinden gelemeyeceğini anlayan Toygar kendine yakışanı yaptı. Mentos naneli ile tanışması işte bu ahval ve şerait altında gerçekleşmiştir Toygar’ın.

Hergün işe giderken büfeden aldığı bir paket Mentos naneliyi gün boyunca tüketen Toygar aşağı TYRY’deki dudak acısını yenmişti. Hem sigaradan sonra ağzının kokmasının ve ağzında kalan kötü tadın da çaresini bulmuştu. Toygar kendisiyle gurur duyarak ayda 30 YTL’sini gözünü kırpmadan Mentos naneliye ayırdı.

Gel zaman, git zaman derken, bir gece Toygar yatağında uyumak üzere esnerken, yukarı TYRY’den gelen çat sesi ve şiddetli acıyla yatağından fırladı. Neye uğradığını şaşırmıştı ama acı devam etmediğinden bu olayı yaşanmamış kabul etti Toygar ve uyudu. Sonraki günler yukarı TYRY’den gelmeye devam eden bu çat sesleri ve verdiği şiddetli ağrı sonucu Toygar aşağı TYRY’deki sorunu çözdüğüm gibi yukarı TYRY’deki sorunu çözmeliyim diye düşünüp meseleyi enine boyuna internete yatırdı.

İşte temporamandibüler eklemini o zaman öğrendi Toygar. Meğer makara şeklinde hareket eden, aynı zamanda da kayma hareketi yapan bu eklemin menisküsü de varmış. Temporomandibüler eklem ağrısı, yemek yerken, konuşurken, çene açılıp kapandığında, şakaklarda, çenenin yanlarında ağrı olmasıymış ve genç insanlarda daha sık görülürmüş. Toygar “iyi lan yalnız değilim, bu kadar adamın sorunu varsa, bir çözümü de vardır herhalde” diye okumaya devam ederken dikkatini çeken bir cümle çok kaygı vericiydi: “Temporomandibüler eklem ağrısı sık karşılaşılan bir hastalıktır ve tedavisi oldukça karışıktır.”

Toygar okumaya devam etti ama içinin bir tarafı “depremle yaşamaya alışmalıyız” benzeri bir tedavi duyacağına çok emindi. Tedavideki ana prensipler başlığı altında sıralanan maddelerden bir tanesi özellikle dikkat çekiciydi Toygar için: “Çene ağrısına neden olabilecek mekanik sebepleri saptamak (diş gıcırdatmak, çiğneme kaslarında spazm vb.)” Yoksa, diye haykırdı Toygar, yoksa aşağı TYRY’deki dudak acısını azaltmak için her ay gözümü kırpmadan 30 YTL ödeyerek çiğnediğim Mentos naneliler yüzünden mi yukarı TYRY’de temporomandibüler eklem ağrısı çekiyorum lan ben.

Toygar Mentos naneliyi tüketmeyi derhal bıraktı ve bu iş için ayırdığı 30 YTL ile aloe veralı ruj şeklinde ama boyasız bir dudak nemlendirici kremi aldı. Bir sorunun daha başarıyla üstesinden gelen Toygar arkasına yaslanıp bir sigara yaktı ve kendi kendine tabi canııım insanda akıl olduktan sonra dedi.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Toygar Psikiyatristte

Toygar psikiyatriste gitmeye karar verdi. Ama Toygar’ın birşeye karar vermesi, kararı derhal uygulayacağı anlamına gelmiyordu. Sadece psikiyatriste bir gün gideceği anlamına geliyordu. Bunun ne zaman olacağına dair hiçbir şey söylenemezdi. Önce psikiyatriste gitmeye neden karar verdiğini hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde rasyonalize etmeliydi. Bu süreç genelde iki üç yıl sürdüğünden Toygar nedenleri rasyonel bir biçimde sindire sindire içşelleştireceğine, direkt sindirir, işine yarayan kısımlar kan olur, can olur, işine yaramayan kısımlar ise vücudunun boşaltım sistemine havale edilirdi. İşte bu raddeye gelmiş bir Toygar’a muhalefet etmek çok yersizdi, uğraşıldığına değmezdi. Çünkü Toygar bir şeyi kendi içinde halletmişse, o meseleyi tekrardan tartışmaya açmazdı. Toygar için sindirdiği bir meseleden vazgeçmek ile sağ kolundan vazgeçmek arasında nitelik olarak bir fark yoktu.

Toygar gidip psikiyatriste sadece karar verme ve eyleme geçiş mekanizmasının nasıl işlediğini anlatsa, yeterli malzeme sunmuş olurdu aslında ama Toygar bununla yetinemezdi. Kaldı ki, zaten psikiyatriste gitmeye karar vermesinin nedeni psikiyatriste gitmeye nasıl karar verdiği değildi. Bu kısır döngünün içine girmek Toygar’ın yapmak isteyeceği şeylerden biri değildi.

Toygar hayvanlardan, özellikle de üstüne basıp öldüremeyeceği ve kendisine doğru koşma ihtimali olan hızlı hayvanlardan çok korkuyordu. Önceleri, köpek korkusu sanıyordu Toygar bunu ama sonradan anladı ki, kediden de fareden de, hatta kendi üzerine tırmanacak olsa kertenkeleden bile çok korkuyordu. Neyse ki, kertenkele Toygar’a yaklaşmak yerine uzaklaşmayı tercih ediyordu.

Bu korkuyu “insanlar korkar” diyerek kafasına takmayan Toygar, korkusundan da utanmıyordu. Onun için bu korku çok doğaldı ve bir zararı yoktu. En azından bir psikiyatristle çocukluğuna dönmesine değecek kadar zararı yoktu.

Tüm büyük yangınlar ne yazık ki küçük kıvılcımlardan çıkar. İnsanoğlu ateşi icad ederken de bu böyleydi, içten yanmalı benzinli motorlarda da bu böyle. Toygar içini yakacak büyük yangının kıvılcımını çıkaracak mekanizmayı farkettiğinde kendi kendne bir şarkı mırıldanmaya başlamıştı: “Bir kıvılcım düşer önce büyür yavaş yavaş, bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş”

Önce buji ıslansın diye soğuk bir bardak su içti hemen, ıslanmadı. Lan bu buji ateşler tamam da, yakıt olmazsa bir şey yakamaz ki diye gazı bitmiş çakmakları düşündü. İçindeki büyük yangını çıkaracak yakıt ne olabilirdi ki. “Metan gazı mı lan yoksa, yoksa ayva çiçek açmış yaz mı gelecek Toygar kuru fasulyeden vaz mı geçecek, aman allahım” diyerek isyan etti Toygar, kaderine ve tekrar kıvılcımı tetikleyecek mekanizmaya odaklandı: “Focus olm Toygar, focus”

On dakika kadar mekanizmaya focus olan Toygar, mekanizmayı da halledemiyordu. Son çare “okus pokus”u da bir süre denedikten sonra pes etti. Toygar’ın hoşlandığı bütün kadınlar kedi, bilemedin köpek besliyorlardı evde. Kafasında Orhan Gencebay’ın “Bana kaderimin bir oyunu mu bu” sesi çınlarken, zulme dayanamıyordu artık Toygar, psikiyatriste gitmeye işte o an karar verdi.

O andan itibaren cevaplanması gereken iki soru kalmıştı Toygar’ın aklında: Kim ve ne.

Kim sorusunun cevaplanması için kitle iletişim araçlarına başvurdu Toygar. Uzun süre kadın programlarına çıkan psikiyatristleri mercek altına aldı.

- Arif Verimli?
- Olmaz yaw, adam Bakırköy başhekimi.
- Kerem Doksat?
- Çok şişko, olmaz.
- Özcan Köknel?
- Abi deli misin, adam kemer yerine askı takıyor.
- Yankı Yazgan?
- I ıh, çok pozitif, hiç inandırıcı değil.
- Jülide Sevim?
- Kadın olmaz, kadın olmaz, nein nicht, hele mini etek giyen kadın hiç olmaz, zaten psikiyatrist de değil lan bu, psikolog.
- Üstün Dökmen?
- Uzaktan tanıdık, hiç olmaz, hem o da psikolog.

Kim sorusunu cevaplayamayan Toygar, "sınava istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz" düstüru gereği ikinci soruya geçti. Ne anlatacaktı ki psikiyatriste? Esasen psikologları kafadan elemesinin sebebi de bu değil miydi? Toygar lafla peynir gemisi yürümez diyen atalarına olan inancı gereği tüm umutlarını draje bir hapa bağlamıştı. “Korkuyorum lan, yok mu bunun ilacı” diye bağıramayacağından Toygar’ın psikiyatriste dokunaklı bir hikaye anlatması gerekiyordu. Ağlak bir suratla “çok korkuyorum doktor, sevgilimi kaybetmekten çok korkuyorum”, dese doktor “hangimiz korkmuyoruz ki” derdi. “Hayvanlardan çok korkuyorum doktor” dese doktor “ulan kazık kadar adam olmuşsun, bunca yıldır gelmiyon doktora bu yaşta mı aklına düştü doktora gelmek” derdi. Hadi adam duyarlı bir adam çıktı, bu sefer de “uzanın Toygar Bey, çocukluğunuza dönelim o halde” diyebilirdi.

Toygar’ın psikiyatrist avı uzun bir süre devam etti. Bu arada internette araştırırken psikiyatristlerin fobileri tedavi için antidepresan verdiklerini farketti. Hemen yanyola saptı Toygar, doktora neden “depresyondayım, unutuldum, aldatıldım, sevgilimden ayrıldım, çok yalnızım” türküsü söylemiyordu ki. Hem böylece, rahat rahat önüne gelen doktora gidebilir, hatta eczaneden bizzat kendisi uygun bir antidepresan alıp kullanabilirdi. Bu dahiyane buluşunu cebine koydu ve düşünmeye başladı Toygar. Ya bu fobilerin hedefi böyle daha bir tam onikiden vuran bir tedavisi vardıysa, ya internet kandırıyorduysa Toygar’ı. Toygar hem korkuyordu, hem de şüpheciydi. Yoksa paranoyak mıydı? Toygar paranoyanın tedavisinde kullanılan antipsikotik ilaçların etkilerini ve yanetkilerini görünce, “yok artık Hanibal Lecter” diyerek, bu fikrinden hemen uzaklaştı.

İki soruluk sınavda iki soruyu da cevaplayamayan Toygar daha geleneksel yöntemlerin peşinden gitmeye karar verdi. Annesi bulsundu canım Toygar’a bir psikiyatrist. Annesini telefonla aradı Toygar,

- Anne bana bir psikiyatrist bulsana.
- Napacaksın olm psikiyatristi?
- Derdim var da onu anlatacağım.
- Olm bana anlatsana.
- Yok artık anne yaaaa, belki derdim sensin.
- Nolur anlatsan olm?
- Anne, bana psikiyatrist buluyor musun bulmuyor musun?
- Tamam olm bulurum.

İki gün sonra annesi psikiyatristten randevu almış, gideceği saati ve adresi Toygar’a bildiriyordu. Toygar randevunun zamanı ile Fenerbahçe’nin maçının çakıştığını telefonu kapattıktan hemen sonra farketti. Toygar’ın psikiyatrist ile randevusu 17.30’da, maç ise 19.00’daydı. Toygar’ın “hayvan korkusu ve hoşlandığı kadınların hepsinin korktuğu hayvanlardan beslemesi” konulu sempozyumu en az üç saat sürerdi. Randevuyu başka bir tarihe almaya tenezzül bile etmedi Toygar. Objektif bir analiz, annesinin sağlı sollu hücumlarına karşı Toygar’ın defansının, Kayserispor’un sağlı sollu hücumlarına karşı Fener’in defansından çok daha zayıf olduğunu göstermekteydi. Çünkü psikiyatrist, annesinin arkadaşı Zuhal’in amcasının oğluydu. Toygar kendini feda edeceğine, Fener’i feda etti.

Toygar psikiyatristin muayenehanesinin bekleme odasında, "Hürriyet okuduk, Milliyet de okuduk, çaresiz kadın dergilerine geldik, Cosmopolitan mı okusam, Marie Claire mi" diye kara kara düşünürken ve saat artık 18.30’a yaklaşıyor olduğu için maçı seyredebilme ümitleri yavaş yavaş tükenirken, Psikiyatrist, buyrun Toygar Bey dedi.

Toygar psikiyatristin odasından içeri girdiğinde, bir mahkeme salonunu ilk gördüğünde yaşadığı hayal kırıklığının aynısını yaşadı. Ne bir “uzanın çocukluğunuza döneceğiz” kanapesi, ne huzur verici bir ışık, ne dinginlik veren bir koku, hiçbiri yoktu odada. Yerlerine silme dosyalar ve kağıtlarla dolu bir çalışma masası üzerinde bilgisayar, arkadaki tavana kadar uzanan kütüphanede bulunan yıpranmış bir sürü kitap ile hasta, yani Toygar otursun diye bir eski koltuk vardı. Psikiyatrist eliyle Toygar’a oturmasını işaret ett, Toygar da oturdu. Psikiyatrist,

- Siz halamın kızının yakın bir arkadaşının oğlusunuz di mi Toygar Bey,
- Zuhal Teyze halanızın kızıysa, evet.
- Bu yaşta anneniz vasıtasıyla psikiyatrist bulmanız biraz garip değil mi Toygar Bey?
- Bilmem garip mi?
- Utero sendromunun değişik bir türünü mü yaşamaktasınız acaba?
- Neyi, neyi?
- Bebeğin anne karnını terkedip, bambaşka bir çevreye girmesinin yarattığı sıkıntılara genel olarak Utero sendromu diyoruz biz.
- Yani 30 yaşında Utero sendromu yaşadığımı mı iddia ediyorsunuz Doktor Bey?
- Yoo ben bir şey iddia etmiyorum, sizin bu konuda ne düşündüğünüzü anlamaya çalışıyorum.
- Başarıya ulaşıyor musunuz peki?
- Henüz hayır. Neyse çok da önemli değil, siz bana asıl sıkıntınızdan bahsedin.
- Hayvanlardan korkuyorum Doktor Bey.
- Ne zamandan beri?
- 20 senedir falan.
- 20 senedir hiç bu konuyla ilgili psikolojik destek aldınız mı?
- Hayır.
- Neden şimdi bu sorun için psikolojik destek almaya karar verdiniz?
- Hoşlandığım kadınların hepsi korktuğum hayvanlardan besliyor. Evlerinde rahat edemiyor, bu nedenle saçmalıyorum.
- Onlar da bir süre sonra sizin saçmalıklarınızdan sıkılıp sizi terkediyorlar.
- Aynen Doktor Bey, aynen.
- Daha geleneksel bir yol izleseniz Toygar Bey.
- Ne gibi?
- Bana ulaşırken kullandığınız yöntem gibi.
- Nasıl yanı?
- Diyorum ki, annenize söyleseniz de o size hayvan beslemeyen ve sizin hoşlanacağınız bir kadın bulsa.
- Ne diyorsunuz siz yaw?
- Görücü usulü diyorum tam size göre.
- Korkularımın üstüne gitmeyeyim mi yani?
- Yok gitmeyin.
- Öyle korkmaya devam edeyim yani.
- 20 senedir ediyorsunuz zaten.
- Zararın neresinden dönsek kar değil mi Doktor Bey?
- Değil.
- Allah allah.
- Size şöyle anlatayım Toygar Bey, sizin kalbinize dikenli bir ok saplanmış, oku çıkarmak için geri çekersek, kanamalarınız daha da artacak.
- Eee napacağız yani?
- Hiçbirşey
- Nasıl yaaa o benim repliğimdi Doktor Bey.
- Pardon?
- Eylemsizlik bazen yapılacak en iyi eylemdir.
- Tam ben söyleyecektim.
- Siz söylemeyin diye ben söyledim, o replik benim.
- Peki canım sizin olsun.
- O zaman ben evime döneyim, maçımı izleyeyim Doktor Bey.
- Tabi, tabi buyrun, ayrıca bana Ramiz diyebilirsiniz.
- İyi akşamlar Ramiz Bey,
- İyi akşamlar.

Toygar Doktor Ramiz’in muayenehanesinden çıkıp maça yetişmek için hızla evine doğru gitti. Yol boyunca doktor karşısında uğradığı hezimetin bir benzeri Fenerbahçe’nin başına gelmemiştir inşallah diye dua eden Toygar eve girdiğinde, maçın 75. dakikası oynanıyordu. Skor ise Doktor Ramiz ile Toygar’ın mücadelesinin skoruna paraleldi. Fenerbahçe 1 Kayserispor 4. Toygar televizyondaki üzgün Fener’li futbolculara bakarak ulan dedi, ben en azıdnan deplasmanda fark yedim, sizin gibi evimde değil.

29 Ocak 2009 Perşembe

Ayar Veremiyorsan, Ayar Et

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün 1998 yılında tiyatrolaştığını, romanı okuduğum 1999 ya da 2000 yılında öğrenmiştim ve içimde dayanılmaz bir oyunu izleme isteği oluşmuştu. Fakat ben yine geç kalmıştım. Oyun o günlerde sergilenmiyordu. Sonra unuttum o an dayanılmaz gelen isteğimi. İki hafta önce tiyatroya gideyim ben ya diye devlet tiyatrosunun sayfasına baktığımda Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün programda olduğunu görünce de hatırlamadım bu isteği. Aaa bunu tiyatrolaştırmışlar mı dedim ve hemen bilet aldım 28 Ocak akşamına. Dün de gittim izledim oyunu. Bugün ekşi sözlükte bakınırken hatırladım bu romanın daha önce de oyunlaştırıldığını bildiğimi ve benim o zaman izleyemediğim için çok üzüldüğümü. O gün bakmasaydım devlet tiyatrosu programına muhtemelen yine kaçırırdım. Bu durumda ortaya acı ihtimaller çıkıyor. Yaşlanıyorum ben gerçekten, hiçbirşeye eskisi gibi heyecanlanmıyor, ilgi duymuyorum. Çok keyifsizim çoook.

Neyse, romanı ilk okuduğum günlerde romanın oyunlaştırıldığını öğrendiğimde nasıl yapmışlardır ki bunu diye düşünmüşlüğüm vardı. Çünkü roman çok ince bir mizah içeriyordu ve esasen bohemdi, karanlıktı. Ahmet Hamdi poker suratıyla renk vermeden alttan alttan giydiriyordu üstün mizahını elbise diye hepimizin üstünde eğreti duran modernizme. Romanın diliyle bunu tiyatroya uyarlarsanız, bohem, ciddi, karamsar bir oyun çıkar diye düşünmüştüm ortaya. Yani böyle şenlikli bir oyun beklemiyordum açıkçası. Ama mevcut oyun abartılı oyunculuklarıyla neredeyse kabareye varan bir kalın mizah içeriyordu. Yer yer olacak o kadar skeçleri izliyormuşum gibi hissediyordum kendimi. Romanda geçen politik hicivlerin vurgusu çok artırılmıştı. Ahmet Hamdi’nin poker suratı gitmiş yerine Levent Kırca’nın bol mimikli yüzü gelmişti. Komik miydi, tabii ki komikti. Eğlendim mi, tabii ki eğlendim. Ama biraz özünü kaybetmiş gibi geldi bana. Ya da ben böyle hayal etmemişim, elalemin hayaline laf sokuyorum, bilemiyorum.

Bir de kitabı okuduktan sonra bir yerlerden Mehmet Kaplan’ın kitap üzerine bir incelemesini okumuştum ki o inceleme romanı hiç anlamadığım hissini uyandırmıştı bende ve o zaman kitabı yeniden okumak için de büyük bir istek dolmuştu içime. Yapmadım, okunacak çok kitap vardı. Bir yerlere yetişmem lazımdı.

Yaklaşık beş senedir paralel okumalar yapmak istiyorum. Howard Roark ile Selim Işık’ı aynı anda nasıl sevdim ben çok merak ediyorum. Günay Rodoplu ile Hayri İrdal’ı aynı anda nasıl sevdim? Holden Caulfield ile John Galt’ı, aynı anda nasıl sevdim? Bu bahsettiğim okumaları da yapmış değilim ancak bir şeyler söyleyebilirim yine de hipotez kabilinden.

Bünye iki tür karaktere bayılıyor bende. Ayar verenler ve ayar edenler.

Otoriteye ayarı verip gönderenler ki bu grupta Howard Roark, Günay Rodoplu, John Galt gibi karakterler var, herşeyin en doğrusunu bilen, acayip bilgili, becerikli süper kahramanlar bunlar. Güçlüler, dirençliler, azimliler ve idealizeler. Akıl desen bunlarda, sezgi desen bunlarda, ahlak desen bunlarda, madde desen bunlarda, mana desen bunlarda. Bunlar bir şekilde okuyan insanlara gaz veriyor, mevki sahibi dümbüklere ayar veriyorlar her seferinde. Sistemin adamlarını bilgileriyle dövüp, zekalarıyla paralıyorlar.

Otoriteyi ayar edenler, ki bu grupta da Selim Işık, Holden Caulifield, aylak adam gibi karakterler var, otoritenin dokunamadığı, sisteme katamadığı anti kahramanlar bunlar. Duyarlılar, zayıflar, ironikler ve başarısızlar. Zekidirler ama zekayı otorite sahibi olmak için kullanmazlar. Muhalftirler ama alternatif üretemezler. Bu tip karakterlerin etinden sütünden faydalanamaz hiçbir otorite sahibi. Bu karakterler romandaki otoriteyi ayar edebildikleri gibi, romanın dışındaki otoriteyi de sadece varlıklarıyla ayar edebilirler. Chance Gardener ve Hayri İrdal mesela romanın içindeki otoriteyle uyum içinde hareket ederler. Ama onların varlıkları üzerinden otoriteyle geçilen dalgalar, dışarıdaki otoriteyi ayar eder.

Aslında çok daha güzel yazılabilirdi bu yazı, ama o zaman çok çalışmak gerekirdi. İşte çok çalışıp bu yazıyı çok daha güzel yazan adam otoriteye ayar verir, benim gibi çok daha güzel yazılabilirdi bu yazı diyip bu haliyle okutan da otoriteyi ayar eder.
Bir gün bir ata olursam sözüm hazır: “Ayar veremiyorsan, ayar et”

27 Ocak 2009 Salı

Bir Deli Saçması : İlişkide Taktiksel Yaklaşımlar

On senedir arkadaş olan iki tane adam eften püften bir sebepten ciddi kavga etse, kolay kolay altı ay kimse birbirinin yüzünü görmek istemez, kimse kimseyi aramaz, aracılar girer araya, barıştırmaya çalışırlar, iki adam da nuh derler peygamber demezler. Altı ay sonra falan da tesadüfen biryerde karşılaşırlar ve çekerler biraları, o kavgadan birgün önce durumları neydiyse oradan devam ederler muhabbete.

On senedir arkadaş olan iki tane kadın eften püften bir nedenle kavga etmezler. Mesela biri diğerinin aldığı ayakkabının aynısını aldığı için ettikleri kavganın sebebi bile eften püften değildir. Kıskançtır, çekemiyordur, hasedinden çatlıyordur. İki kadın ciddi kavga ettiğinde, ertesi gün ikisi birden arayıp özür dilerler. Hemen barışırlar. Birbirlerine hediyeler filan alırlar. Soğuk savaş da hep sürer aralarında.

Bir adam, sevgilisi olan bir kadın ile eften püften bir sebeple kavga ettiğinde, adam olayın soğumasını, kadınsa hemen aranıp, telefonlara çıkmamayı, adamı süründürmeyi ister. Eğer adam hemen aramıyorsa, zaten hiç sevmemiştir kadını kadına göre. Müthiş bir hayal kırıklığına uğrayacaktır kadın. Hemen ararsa adam, kadın da özür dileyecektir, çok katı davrandım filan diyecektir.

Yukarıda anlattıklarım ve aşağıda anlatacaklarım, kitaplarda, filmlerde anlatılan genel kadın ve erkek davranışlarıdır. İstisnaları olabilir.

Kadın davranışlarını iyi etüd etmiş bir adam, kısa vadede kadından istediğini almaya müktedirdir. Kadının birşeyi etüd etmesine çoğunlukla gerek yoktur, kısa vadede kadın adamdan istediğini her türlü alır. Orta ve uzun vadede ise ilişki, tamamen iktidar mücadelesine döner.

Bu defa bir adam sevgilisi olan kadınla eften püften bir sebeple kavga ettiğinde adam kadının hemen aramasını beklediğini bilecek ve ya aramayarak onu hayal kırıklığına uğratacak, ya da hemen arayıp barışacaktır. Kadın da bu defa adam aramazsa hayal kırıklığına uğramayacak, adamın kendisini sevmediğine de hükmetmeyecektir. Adam aramazsa, kadın da aramayacaktır. İkisi de esasen birinden birinin arayacağına emin olduklarından ilk arayan olmamaya çalışacaklardır. Eğer adam ararsa bu defa kadın adamın arama sebebinin kendisi olmadan yapamayacağı oluduğuna inandığı için dizginleri ele alıp adama hükmedecektir.

Bu süreçten sonra bu bilgiler de kümülatif tecrübe kütüphanesine eklenecek, yeni durum için yeni planlar hazırlanacak yeni akıl yürütmeler yapılacaktır.

Bu açıdan bakıldığında huzur arayan adama da, kadına da, eşcinsellik çok mantıklı gözükecektir.

Cevap veriyorum, hayır eşcinsel değilim, ben yalnız adamım hahahahaha.

23 Ocak 2009 Cuma

Apolitik Olmayı Erdem Sayan Bir Adam Hrant Dink’in Anıldığı Etkinliklere Neden Katılır?

Bir hafta önce “Eylemsizlik bazen yapılacak en iyi eylemdir” diyen bu bünye, bir akşamını tamamen bilinçsizce Hrant Dink’i anmaya harcadı. Ben de beklemiyordum açıkçası :)

Benim acayip enternasyonel, çalışkan, politik bir kuzenim var. Kız mütercim tercümanlıkta okurken AEGEE diye bir Avrupa öğrenci kuruluşuna girdi. Mezun olduğunda, Brüksel’e çağırdılar, altı ay sonra mı ne Avrupa genelinde AEGEE başkanı seçildi. Öğrenci haliyle yaklaşık 300,000 USD fon bulup, onu Türk Yunan dostluğu adına sosyal bir projede kullanıp, harcadığı her kuruşun hesabını da Avrupa Parlamentosuna mı bir yere verdi. 2007’de yılın genç Avrupalısı seçildi bir Alman Vakfı tarafından. Doğal olarak da Türkiye’nin dış politikasındaki pek çok olayla ilgileniyor. İşte Türk Yunan dostluğu, Türk Ermeni barışı, Kıbrıs sorunu, Kürt sorunu, her konunun içinde. Aslında istemese de içinde kalıyor bu saatten sonra, çünkü atıyorum Dünya Bankası Başkanı Türkiye’ye geliyor, bir yerlerde konuşuyor, bunun konuşmalarını kabinden simultane çeviren de benim politik kuzen oluveriyor. Zırt pırt Avrupa’da bir yerlere gidiyor, arkadaşlarının yarısı gavur, sürekli bir eylem, bir hareket, koşturup duruyor. Boş oturduğunda kendisini işe yaramaz ve tembel hissediyor. Şimdi ailede de bunun yaptıklarını en çok anlayabilecek kişi gerek yaş itibarıyla, gerek sanatsal zevkler itibarıyla maalesef benim ve benim de tavrım belli. Aman karışma, aman bulaşma. Sanırım çevresinde benim gibi biri de olmadığından arada bir benimle konuşmak hoşuna gidiyor. Neyse geçen hafta mı ondan önceki hafta mı aradı bu beni, Şevval Sam konseri varmış 22 Ocak’ta gelir miymişim onu soruyor. Benim gözlerim parladı, Süper Baba’daki Deniz öğretmenin, o mavi gözlü güzel kızın konserine nasıl gitmem. Bir de biliyorum ki, Türk Sanat Müziği albümü falan çıkardı, dinledim, fena da söylemiyor. Benim hayalimdeki sahne şu: masaya oturuyoruz, rakı balık var, mezeler tam, mavi gözlü güzel bir kız güzel güzel Türk Sanat Müziği söylüyor, ben içiyorum, kuzen içiyor, muhabbet ediyoruz falan. Şevval Sam mı, gelirim tabii dedim. Ama dedi, senin için bir sakıncası var mı bilmiyorum ama konser Hrant Dink anısına dedi.

İşte bu ne yazık ki benim kaderimdir. Tüm gençliğim zerre kadar komunist olmadığım halde en komunist ortamlarda komunist müziği dinleyerek geçti. Evet abarttım biliyorum, çünkü benim tüm gençliğim esasen evde geçti, ama dışarı çıktığım dönemlerde de komunist müziği dinlemek için çıkmışımdır yani. Kardeşim seviyorum, adamlar güzel müzik yapıyorlar. Yaşım 18 bilemedin 20, aşırı duygusal şeyler, koyu bir inanç, gereksiz bir iyimserlik, saçma bir umut, güzel müzik, cezbediyor işte. Şarkı aralarında konuşmadıkları zaman çok daha fazla severdim ben onları.

Tutuklamazlar di mi dedim kuzene, yok sana gelene kadar çok tutuklanacak adam vardır dedi. Baştan da tamam demişim, sözümü de yiyemiyorum, mecburen tamam dedim gelirim. Perşembe günü ne yapacağımızı konuşuruz o halde dedi, telefonu kapattı.

Öldürüldüğü güne kadar Hrant Dink’in adını bile duymamış, ne işler yaptığını bilmeyen, öldürüldükten sonra da öldürenler ile öldürülenlerin kamplaştığını görmüş, önüne bu konu geldiğinde sıradan ve vicdanlı bir insanın, tanımadığı bir adamın öldürülmesi karşısında uğruna öldüğü davayı önemsemeksizin öldürülenin tarafında yer alacağını da bilen bir insan olarak Hrant Dink’in tarafında kendimce konumlandım ama mümkünse de hiç konuşmayayım bu konuda istiyorum yani.

Ama işte kamuoyu, trajedi ile, kan ile, acı ile oluşturulabiliyor. Dünyanın bir yerinde imzalanan barış anlaşması her zaman küçük haberdir, atılan bombalarsa büyük. Türk ile Ermeninin, Kürt ile Türkün omuza omuza dayanışma içinde yaşamaları küçük haberdir, birbirlerini öldürmeleri büyük. Sonuçta mutluluklar acılardan daha kolay unutulur. Kin, vefadan daha güçlü bir duygudur. Kısaca bu suikastta amacına ulaşmış bir manipulasyon, bir toplum mühendisliği kokusu alıyorum. Özür dileme kampanyaları filan hep Hrant Dink suikastının ardından çıktı. Yani vicdanen katledilmiş Hrant Dink’in tarafındayım tabii ki, ama ölü bir adamın üzerinden siyaset yapılmasını da hoş karşıladığım söylenemez. Bu arada bütün bunları da Hrant Dink’in peygamber gibi bir adam olduğunu varsayarak söylüyorum, çünkü hali hazırda kendisi hakkında hiçbirşey bilmiyorum.

Kuzen dün öğlen bir mail atmış, Fransız Kültür’de Hrant Dink için anma konuşması yapılacak saat yedide, ben de dinlemek istiyordum aslında, Fransız Kültür’de buluşalım, sıkılırsak başka bir yerlere takılırız diyor. Tamam dedim, bugün de entel, dantel ve de politik oluruz nolacak. Yemek yerken bir damlacık salça damlatırsan da, çamura yuvarlanırsan da gömleği yıkamak gerekir çünkü. Mailde ilgili etkinliğin tanıtım yazısı da vardı ve aşağıdaki gibiydi.

“Ortadoğulu ve Yalnız Bir Entelektüel Olarak Hrant Dink
Agos
Moderatör: Yeliz Kızılarslan
Konuşmacılar:
Etyen Mahçupyan
Pakrat Estukyan

Fransızca simultane çeviri olacaktır.

Tarih: 22 Ocak 2009, Perşembe

Saat: 19.00 - 20.30
Yer: Fransız Kültür Merkezi - istiklal Cad. 4 Taksim İstanbul”

Ben sadece Etyen Mahçupyan’ı gördüm, iyi dedim en azından zekice bir konuşma dinlerim. Gerisini de okumadım. İşten çıktım Fransız Kültür’ün önünde kuzenle buluştuk ve içeri girdik. İşte ne var ne yok falan derken sonradan Fransız konsolosu olduğunu öğrendiğimiz ve sanki gidecekmişim gibi gidip tanışalım ya, vize alırken işimize yarar diye düşünürken kadın, Fransızca bir metin okumaya başladı. Tabii ikimiz de tek kelime anlamadık. Fransızcamıza çok güvendiğimiz için kulaklık almamakla iyi etmişiz dedim kuzene o da konuşmacılar Türkçe konuşacak boşver bunu dedi.

Sonra konuşmalar başladı, ben de dinliyorum neler diyecekler diye. “Ortadoğulu ve Yalnız bir Entelektüel olarak Hrant Dink” başlığını neden seçtiklerine dair ilk hamlelerini yaptılar, Hrant Dink ile Edward Said’i benzeştirip, Edward Said hakkında bilgi vermeye başladılar. Tabii ben Alev Alatlı takibim neticesinde Edward Said hakkında az çok bilgi sahibiydim ve http://www.alevalatli.com/menu.asp?sayfa=detay&makale=221&v=F%C3%84%C2%B0L%C3%84%C2%B0ST%C3%84%C2%B0N&kat=16 adresindeki yazıyı okumuştum.

Sonra düşünmeye başladım, neden Ortadoğu, neden Edward Said diye. Ermeniler asıl güçlerini Avrupa ve Amerika’dan almıyorlar mıydı, Ortadoğu nereden çıkmıştı? Madem Ortadoğuluydu, o zaman bu anma etkinliği niye Fransız Kültür’de yapılıyordu da, Mısır Konsolosluğu’nda yapılmıyordu? Filistin’de yaşananların kamuoyunda yarattığı hassasiyeti kullanmak istediklerini düşündüm. Hrant Dink de olsa Filistin’e yapılanlara tepki duyardı varsayımı üzerinden Filistin Sorunu ile Ermeni Sorununu benzeştiriyorlardı aslında. Zira Edward Said Filistin sorununu, Hrant Dink de Ermeni sorununu temsil eden saygıdeğer kişilikler olarak sunuluyordu kamuoyuna. Filistin’de İsraillilerin yaptığını, Türkler de Ermenilere yaptı diyemeyeceklerinden Edward Said = Hrant Dink, yani Ermeni Sorunu = Filistin Sorunu, yani İsrail = Türkiye, yani Ermeniler = Filistinliler denklemlerini kullanarak bilinçaltlarına sesleniyorlardı. Etyen Mahçupyan, konuşmasında ilginç bir biçimde, Hrant Dink ile Edward Said’in zihniyetlerinin benzediğini, pek çok olaya benzer tepkiler verebileceklerini ama konunun özünde bu iki adamı ayrıştıran özellikler olduğuna vurgu yapıyordu. O zaman niye benzeştirdiniz kardeşim bu iki adamı, kimsenin aklında yoktu bu diye düşünürken Etyen Mahçupyan ile toplantının moderatörünün bir tür iyi polis kötü polis oynadıklarını düşünmeye başladım. Hamasi konuşmaları moderatör yapıyor, Etyen Mahçupyan da bu konuşmaları hamasetten kurtarıp özünü vermeye çalışıyordu. Böylece dinleyenlerin moderatöre yapacakları olası muhalefeti meselenin özünü koruyarak kontrollü bir biçimde kendisi yapıyordu. Etyen Mahçupyan’a muhalefet edecek haliniz kalmıyordu. Zaten moderatör tüm konuşmasını bir kağıttan okudu. O konuşmayı kim yazdı ki acaba, yoksa Etyen Mahçupyan mı; bu anma etkinliğinin konseptini “Ortadoğulu ve yalnız bir entelektüel” diye belirleyen kimdi, Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Etyen Mahçupyan olmasın sakın diye içime şüphe düşünce; konuşmaların samimiyeti kayboldu benim için. Ölünün üzerinden siyaset yapılıyordu. Diğer konuşmacı da zaten iyice çileden çıkardı beni. Adam Ortadoğu’yu anlatırken, insan aklının ürettiği üç büyük din de buradan çıkmıştır dedi.

Şimdi burada düşünmek lazım yine. Hrant Dink neden öldürüldü? Kabaca Ermeni ve Hıristiyan olduğu için. Şimdi sen etnik kimliğin bir önemi yok diyerek solcu, dinleri insan aklı üretmiştir diyerek ateist, Hrant Dink’i Ortadoğu’ya hapsetmek doğru olmaz diyerek evrensel olacaksın, sonra da Hrant Dink Ermeni ve Hıristiyan olduğu için öldürülmüştür, azınlıklara daha çok demokrasi götürmek lazım, etnik ve dinsel farklılıklar zenginliğimizdir diyeceksin. Lan hani bunların bir önemi yoktu, niye sen gündeme getiriyorsun o zaman. İnsan öldürmenin yanlışlığı üzerinden neden anmıyorsun Hrant Dink’i. Sana ne etnik ve dinsel farklılıkların yarattığı zenginlikten, sen ikisine de saygı duymuyorsun ki.

Yine politika iğrenç bir şeydir yargım kuvvetlenmişti çıkarken. Kuzen sordu, çok sıkılmadın di mi diye. Aksine çok zihin açıcıydı benim için dedim. Allah allah dedi, biraz anlattım, hak verdi. Hiçbirşey yapmadan bunu kabul etmeyi kendime yediremiyorum dedi. Kibir en büyük günahtır dedim. Nasıl bu kadar net olabiliyorsun dedi. Bilmem dedim ve Şevval Sam konserine gittik.

Mekanın önünde dışarıda Mor ve Ötesi’nin davulcusu Kerem’i gördüm. Yanındaki organizatör kılıklı ablayla içerinin çok kalabalık olduğunu falan konuşuyorlardı. Harbiden çok kalabalıktı içerisi, koltuksuz yerlerde mekan kapasitesi hesabının çok göreceli yapıldığını hemen anladım.

- Burası 300 kişi alır abi
- Ne 300’ü, 500 rahat alır.
- O zaman 500 tane bilet satalım abi.
- Tabi canım insanda akıl olduktan sonra.

Girdiğimizde Şevval Sam sahnede Hrant Dink’in masumiyetini temsil ettiğini zannettiğim bembeyaz bir kıyafetle Hrant Dink mezarında rahat uyusun diye ona Ermenice bir ninni söylüyordu. Yarım saat mekanda yerleşecek bir yer aradıktan sonra, bir yere yerleşip konseri dinlemeye başladık.

Rum, Ermeni, Laz, Pontus, Gürcü, Azeri, Roman, Suryani, Kürt ve Türk halk ezgilerinden oluşan 25-30 şarkılık güzel bir repertuar vardı. Ses düzeyi hiç rahatsız etmiyordu kulakları, ve şarkıların düzenlemeleri de çok güzeldi. Keşke adam gibi bir yerde oturarak sakin sakin dinleyebilseydik ve bu kadar yorulmasaydık, ama olsun uzun zamandır bu kadar içerikli müzik dinlememiştim.

Çıkarken Allah Şevval kuluna çok cömert davranmış canııııım diyordum. Uzun havaları, türküleri falan bu kadar farklı dillerde söylemek kolayına olacak bir şey değildi. Ya çok çalışmıştı, ya da acayip yetenekliydi. Muhtemelen ikisi birdendi ve üstüne üstlük bir de çok güzeldi kadın ya. Gecenin sonunda kırmızı elbisesiyle yine çok güzel bir abla geçti önümden. Bir baktım Banu Güven. Yoruldum ama yorulduğuma değdi yani.

22 Ocak 2009 Perşembe

Tuhaf Bir Arkadaşlık

Benim manyak bir arkadaşım var, üç senede bir falan görüştüğümüz, kafasına estikçe beni arayan ve hep kaldığımız yerden devam ettiğimiz bir arkadaşlığı sürdürdüğümüz bir arkadaş. En son bundan iki ay önce falan ben uyurken aramıştı. Uyandım ve uyku sersemliğiyle he he dedim uyanayım bakarız sonra da bir daha aramadım. Bir hafta sonra Kadıköy’de dolaşırken aklıma düştü, aradım telefona cevap vermedi, bir daha da aramadı.

1995’te ben yurtta kalırken bu da benim oda arkadaşımdı. Oda 6 kişilikti ve diğer dört kişi fecaat tiplerdi. Onlarla kaynaşmak hatta kaynaşmaya teşebbüs etmek bile tarifi imkansız acılar içine sokuyordu beni. Ben bir süre gurbette akşam çok zor modundaki arabesk tavır hoşuma gittiğinden odadaki herkesle iyi geçinen uyumlu tipi oynadım. Bu yukarıda bahsi geçen lavuk arkadaşımsa bunları hiç sallamadı. Bir tür kendi içlerinde yuva sıcaklığı yaratan diğer dört kişiye hiç karışmadı. Dört kişi çok tertemiz ve düzenliydi, bu dağınık ve pis, dört kişi akşam tavuk gibi erkenden yatardı bu geç, dört kişi erkenden kalkar kahvaltı yaparlar ve bunu çekiştirirlerdi, bu ise o sırada horul horul uyuyor olurdu. Dört kişi ders kaçırmaz, her derse girerler, bu okula bile gitmezdi. Rahatça hazırlık sınıfını atlayacak kadar İngilizce bilmesine rağmen, bir sene daha üniversite sınavlarında şansını denemek için hazırlık okuyordu. Tabii üniversite sınavına çalışmak yalan oldu, bir sene boyunca tembel tembel takıldı. Bir süre sonra odadaki dört kişiyle tüm bağlarımı ben de kopardım, dayanılmazlardı.

Bir sonraki sene o yurttaki başka odalardan birileriyle eve çıktı ben de başka bir yurda geçtim. Ne bende ne onda cep telefonu yoktu. Uzun bir süre görüşmedik. Sonra beni buldu bu ve evine çağırdı. Tamam dedim gittik. Ev bayağı iyi durumdaydı, herşeyleri vardı. Vaaay dedim siz bu kadar zengin miydiniz? Hee ne sandın dedi. Evde oturdum birkaç saat ve sonra gittim.

Altı ay sonra falan bir daha buldu beni yine aynı eve gittik. Evin para edecek neredeyse tüm eşyaları satılmıştı. Naptın lan bu eve, buzdolabı satılır mı manyak dedim, abi kullanmıyorduk dedi. Lan nasıl kullanmıyordunuz dedim, abi içinde bir tane limon vardı satmaya karar verdiğim gün dedi. Benzeri öğrenci evlerini o kadar çok görmüştüm ki, hak verdim ama yine de sen hastasın olm dedim, peki annen baban eve gelse de buzdolabını sattığını görse ne diyecek? Babam annemden boşandı, Kanada’ya gidiyor dedi, dolayısıyla göremez. Annem de zaten gelemez buralara dedi, gelse de ne diyebilir ki. Haklıydı, sustum.

Bir sonraki yıl kitap pazarlamaya çalışıyordu. Potansiyel müşteri olarak beni de aradı, artık eve çıkmıştım ve ev telefonum vardı. Gel anlat dedim ille anlatacaksan ama bizden iş çıkmaz. Biliyorum abi dedi maksat görüşmek. Geldi, iki dakika ne sattığını anlattı, ben bunları alamam dedim ve konu kapandı. Okulun nasıl gittiğini sordum, Metalurji ile mühendislikle aranı düzeltin mi? Yok dedi, atılmak üzereyim. Bundan sonra iki saat boyunca müzikten konuştuk. O ara türkülere sarmıştı o, bense Bülent Ortaçgil’e falan. Türküler dedi çok güzel, ben de dedim ki evet çok güzeller ama beni yansıtmıyorlar, artık şehir müziği dinlemek istiyorum. Bende aradığını bulamamıştı, beni yabancılaşmakla suçladı, gitti.

Bir sonraki sene telefonla aradı. İstanbul’a döndüğünü ve İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümüne girdiğini söyledi. Nasıl olsa onu da bırakırsın sen dedim, yok abi psikolojiden de yandal yapacağım dedi. İnanmadım. Bir sene sonra hala aynı okulda olduğunu ve notlarının acayip yüksek olduğunu söyledi. İnanmadım. Bir sene sonra film tretmanları yazdığını söyledi, gönder de okuyayım dedim, yok sen çalarsın dedi, ama hala okuldaydı ve gelecek sene okulu bitiriyordu. Peki dedim nasıl geçiniyorsun sen? Özel ders veriyorum, anketörlük yapıyorum falan dedi. Bu şekilde geçinilebileceğine pek aklım kesmemişti ama ses etmedim.

Sonraki iki yıl konuşmadık, okulu bitirip evime dönmüştüm ve işsizdim. Aradı. Dedi abi walkmenin var mı? Var dedim, sen bana walkmen gönder ben sana karşılığında kenwood marka 80’lerden kalma müziksetinin radyo ve kaset çalar kısımlarını göndereceğim dedi. Tamam dedim. Eve aletler geldiğinde bir müzik seti sahibi olmuştum. Üç dört ay sonra tekrar aradı. Param yok dedi, annemle bozuştum, Eskişehir’de bir arkadaşımın yanında kalıyorum, size gelsem iki üç ay kalabilir miyim dedi. Anneme sormam lazım ama ayarlarız dedim. Anneme sordum, annem kimdir oğlum bu, neyin nesidir kimin fesidir, anası babası yok mu şeklinde bir tepki gösterdi. Ama ben ağırlığımı koydum ve annem tamam gelsin bakalım görelim bi dedi. Fakat beni bir daha aramadı, eve de gelmedi.

İki yıl falan yine hiç görüşmedik. Bir gün aradı Ankara’da yüksek lisans yapacağım ben dedi. Oğlum bırak bu işleri de çalış, para kazan dedim. Yok ya, burada kardeşim de var zaten, idare ederiz bir şekilde dedi.

Yine bir iki yıl filan görüşmedik. Ben İstanbul’da yaşamaya başlamıştım. O da İstanbul’daydı, annesini görmeye gelmişti. Moda Parkının kayalıklarına oturduk. Şarapçı olmayı hayal ettik. O benim hayat tercihlerimi, ben de onunkileri tasvip etmiyorduk ama anlıyorduk birbirimizi ve bu konularda hiç konuşmuyorduk.

Bir ara taa yurttan benim de tanıdıığım eski ev arkadaşıyla beraber üçümüz galata köprüsünde rakı içtik. Güzeldi. Bir yıl filan sonra facebook’ta bana mesaj gönderdi. Ben hemen kendisini ekledim arkadaşlar listeme ama kabul etmemiş bir mesaj daha göndermiş, benimle arkadaş olmak o kadar kolay değil diye. Dedim öyle oılsun. İki gün sonra bir mesaj daha gönderdi, hala arkadaşım olmak istiyorsan, sana belki bu şansı verebilirim. Ben de kalsın dedim, hala arkadaş listemde değildir kendisi.

Bir ara aradı ben evlendim dedi. Allah allah dedim. Harbi evlendim abi dedi. İyi hayırlı olsun dedim. Akşam bize gel, yemek yer, film seyrederiz dedi. Asosyalliğim tuttu, karısıyla tanışmak istemedim, salladım. Bu hafta yoğunum haftaya görüşelim dedim. Ne o aradı ne ben aradım.

Dün kendisi tekrar aradı. Direkt sorumu mu sorayım yoksa hal hatır muhabbetine mi gireyim dedi. Direkt sorunu sor dedim. Birinde büyük ödülün olduğu 3 top var dedi. Eee dedim. Bunlardan birini seçiyorsun dedi. Eee dedim. Sonra adamın biri seçmediğin iki toptan birini boş diye açıp yarışma dışı bırakıyor dedi. Eee dedim. O anda seçtiğin topta ısrar etmek mi mantıklıdır, yoksa diğer topu seçmek mi dedi. Kumarda mantık sökmez ama ben olsam seçtiğimde ısrar ederdim dedim. Kaybettin dedi, o anda büyük ödülün ilk seçtiğin topta olma olasılığı %33, diğer topta olma olasılığı %66, o yüzden diğer topu seçmek mantıklıdır. Hadi len dedim. İlk düşündüğümde bana da mantıksız gelmişti ama sonra düşününce doğrusunun bu olduğunu anladım dedi, ayrıca bir profesör bunun böyle olduğunu ispatlamış. Dedim ki, eğer ilk seçtiğim topta büyük ödül varsa, hangi topu dışarı attığı önemli değildir, bunu birinci olay olarak adlandırırsak, iki kere de büyük ödülü bulamadığım durum olacaktır ki, o zaman büyük ödül kesinlikle diğer toptadır, o yüzden bu %33 ve %66 geyiği yapılıyor ama işin aslı öyle değil. Diğer topu seçmenin mantıklı olduğunu düşündüğün zaman beni ara da birşeyler yapalım dedi, telefonu kapattı.

Bir saat sonra ben aradım. Hayatında bir değişiklik var mı dedim. İşten ayrıldım abi dedi. Bir işte mi çalışıyordun ki dedim. Evet abi Kasımda bıraktım dedi. Ne iş yapıyordun ki dedim. Ohooo dedi bunları telefonda mı anlatacağım, yarın bize gel, yemek yer film seyrederiz. Bakarız dedim. Bakarız deme, gel işte dedi. Karınla falan tanışmak istemiyorum abi ben dedim. Lan nolacak yiyecek mi seni, altı üstü film seyredeceğiz dedi. Tamam dedim kapattım. Ama bu konuşmadan iki saat sonra yarın Şevval Sam konserine biletim olduğunu hatırladım.

O andan itibaren nasıl etsem de, kendisini eksem diye düşünüyorum. Çünkü konser varmış lan desem, iyi lan gelmezsen gelme der ve bir daha da en az altı ay aramaz.

Bu şaka gibi, film gibi adamla da hep daha çok vakit geçirmek istemişimdir ama ondaki rahatlık bende hiçbir zaman varolmadığından, seni uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli tadında yaklaşmışımdır hadiseye. Yapacak bir şey yok, ben konsere gideceğim, kendisine de Cumartesi buluşmayı teklif edeceğim. Kabul ederse eder, etmezse de etmez.