27 Kasım 2008 Perşembe

Neden yazıyorum

Hayır, ben hiç yazıp da rahatlayanlardan olmadım. Günah çıkarmalara, itiraflara hiç inanmadım. Kendime ait anlattığım derin sırlarım, muazzam ikilemlerim de yok burada. Yazıp, hayal dünyalarına kaçanlardan da olmadım. Zaten pek fantastik bir hayal dünyam da yok. Birilerine bir şeyler anlatmak da çoğu zaman yazmamın amacı olmadı. Birilerine birşeyler anlatacak kadar bilgili değilim zaten. Birileri okusa hoşuma gider tabii, ama birileri okusun diye de yazmıyorum. Zaten kimse de okumuyor. Yazma eylemini sevdiğimden yazıyor da değilim. Peki neden yazıyorum ?

Sanırım yazıyor olmamın en temel nedeni, elle tutulur gözle görülür üretimlerim olmasını istiyorum. Çünkü 31 senede bu hayatın bana öğrettiği en önemli mutluluk sırrı, üretmektir.

Hani vardır ya bir şiirden “akşamın bahçesine kaçtı sarı topum” mısrasını okursun da hızla, geçemezsin. Çocukluğun gelir aklına, oynarken komşunun bahçesine kaçar topun ya bazen, komşu da aksidir bahçesinde gül yetiştiren, onların üzerine titreyen. Alamazsın o topu ve oyun da biter ya o zaman. Sonra annen camdan seslenir ya, oğlum gel artık eve der, akşam oldu. Akşamları eve geç gidebiliyor olma hakkının büyümeyle kazanıldığı gelir ya akla. Akşamlar tekin değildir ya, gündüz gözüyle yapılmaz ya kötülükler. Hani sonra anlarsın ya kaçan sarı topun güneş olduğunu. Güneşin çağrışımları, akşamın, kaçmanın çağrışımları üşüşür ya zihnine. Beş kelimelik bir mısradan sen kelimelerce fikir çıkartırsın ya. Ya da bir film izlersin ya, filmin baş kahramanının adı dikkatin çeker ya durduk yerde, aşık olduğu çocuğun ismi de biraz gariptir. Havva Adem isimli kızın Devrim Kansız’a aşkıdır ya anlatılan. İnsanoğlunun kansız devrime olan aşkının başına ne işler açtığını izlemeye başlarsın ya o dakikadan itibaren. Alt hikaye yakalamışsındır ya üst hikayenin yorganının altında uyuyan. O zaman film bambaşka bir yere gelir ya senin için. Ya da bir maçı izlerken, empati kurarsın ya takımın hocasıyla, neyi niye yaptığını anlamaya başlarsın ya. O zaman izlediğin maç daha anlamlı olur ya. İşte üretim dediğim, bunun gibi şeylerdir, ille oturup dört başı mamur roman yazmaktan öte. Ürettikçe mutlu olduğumu fark ettim ben ve bunların içimde kalmasını istemedim. Dahası düşünceler beyninde hızla işlem görürken saçmaladığını anlayamazsın bazen. Yazdığında tutarlı bir hale gelir fikirlerin ve aktarılabilir olur başkalarına.

Çocukken top oynarken öyle bir hareket yaparsın ki bazen, sen bile şaşırırsın yaptıktan sonra. Kafanda tekrarını izler durursun pozisyonun. Bir tür performans sıçraması yapmışsındır durup dururken. İşte bu yazarken de olur bazen. Bazen sen bırakırsın kendini, sen yazıyı değil, yazı seni yazar. Sonra yazının yazdığı seni okursun da vay bee dersin. O anları artırmak için yazıyorum, o performans sıçramalarını hissedebilmek için.

Okumayı sevdiğim için yazıyorum. Bazen kısacık bir yazı okursun, yazı beynine yerleşir, arka taraflarda bir yerde harmanlanır durur, sen fark bile etmezsin, işindesindir gücündesindir. Sonra bir şey tetikler ve o okuduğun yazı harmanlanmış haliyle gelir aklına. Yuttuğun zehirin panzehiridir o harman. Birden aydınlanır dünyan. Ya da bir yazı okursun zamanlaması tam denk gelir. Yalnız olmadığını hissedersin. Başkalarının yuttukları zehirlere panzehir, benim gibi birine yalnız olmadığını hissettirebilme ihtimalini sevdiğim için yazıyorum.

Çalıştığım işyerinde yapacak daha iyi bir şey bulamadığım için yazıyorum. İşim olmadığı halde iki yıl önce istifamı kabul etmeyen ve bana iş vereceğini söyleyip vermeyen yöneticim yüzünden yazıyorum. Okuyorum da tabii ama ağır bir roman okuduğumda işyerinde uykum geliyor ne yazık ki. Blog okumam da bu yüzdendir esasen. Oyun oynamak serbest olsa, film izlemek serbest olsa, ya da yoğun bir işim olsa, yazmazdım herhalde blog falan. Bir yerde yazıyor olmak beni uyanık tuttuğu için yazıyorum.

Tanımak istediğim, tanışmak istediğim yeni insanlar var da ondan yazıyorum. Bir blog okuyarak bir insanın nasıl biri olduğunu öğrenebiliyorsun. Samimi paylaşımların değerini bildiğim için yazıyorum. Tutunamadığım için yazıyorum. Beni tutacak, tutunabileceğim birileri olur belki diye yazıyorum. Bir Turgut Özben’e bir Selim Işık olursam, işini kolaylaştırmak için yazıyorum.

Kişisel tarihime kayıt düşülsün diye yazıyorum. Yıllar sonra okuduğumda ne kadar salakmışım, ne kadar naifmişim, ne kadar toymuşum diyebilmek için yazıyorum. Ben nerde yanlış yaptımın ya da ben nerde doğru yaptımın izini süreceğim biryer olsun istediğim için yazıyorum.

Okumayı dinlemekten, yazmayı konuşmaktan daha iyi becerdiğim için yazıyorum.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Berkant ile Işılsu Edirne yollarında

Evde yapılmış bir Pazar brunchının ardından sigaralar yakılmış, kanapeler paylaşılmıştı ve ekşi ekişi oturuyordu Toygar, Berkant ile Işılsu. Toygar televizyona aptal aptal bakarken, Işılsu gazete, Berkant kitap okuyordu. Işılsu gazetelerden sıkılmışa benziyordu. “Berkant sen ne okuyorsun öyle ?” diye sordu birden.

Berkant :İstanbul’un tarihi yerlerini falan anlatan bir kitap okuyorum Işılsu. İşte mimari binalar, hergün önünden geçtiğimiz camilerin tarihi falan. Murat Belge yazmış.
I: Hımm. Çok sıkıcı Berkant neden okuyorsun ki bunları ?
B: Ben mimarım Işılsu unuttun mu ?
I: Unutmadım da sanat tarihi derslerinden nefret etmez miydin sen Berkant ?
B: O başka, bu başka. Sanat tarihi dersinin sınavı nasıl oluyordu sen biliyor musun ? Çıplak bir adamın heykeli ile bir katedral slaytını yanyana koyuyorlardı ve bunları karşılaştırın diyorlardı. Biri bir heykel diğeri ise bir katedral yazarsan da inan bana dersi geçemiyordun.
I: Niye yanlış mı ki bu bilgi ?
B: Doğru da, antropoloji dersinde de siyah adam ile beyaz adamı karşılaştırın dediklerinde siyah adam güneşte fazla kalmış yazarsan bu bilgi de sanırım yanlış olmaz ama dersi geçemezsin sevdiceğim.
I: Hayat ne tuhaf, vapurlar falan.
B: Yaa tuhaf gerçekten.
I: Eee peki bu sıkıcı kitabı neden okuyorsun ? Sırf mimarsın diye mesela Çin’e gitsen Çin mimarisi ile ilgili kitap mı okuman gerekiyor senin ?
B: Yooo, işim yok ya bu aralar yapacak daha iyi bir şey bulamadım.
I: Berkant ben yanındayken yapacak daha iyi bir iş bulamadın diye bu kitabı mı okuyorsun sen ?
B: E ama Işılsu sen de Ermenilerle ilgili bir roman okuyorsun ben yanındayken.
Toygar: Hahahahaha
I: İyi de bu bir roman. Hikayesi var sürükleyici falan yani. Aklın hikayede kalıyor.
B: Işılsu ben senin yanındayken aklın başka hikayelerde mi kalıyor senin ?
T: Hahahahaha
I: Berkant hadi ikimiz de bırakalım kitapları hemen dışarı çıkalım.
T: Yapmayın ya, çok eğleniyordum.
B: Soytarı oluyoruz ya bu öküze neyse hadi gidelim Işılsu.

Berkant ile Işılsu evden bu şekilde çıktılar. Toygar’a hadi sen de gel dedilerse de, Toygar bu pinpon maçının sonucunu çok merak etmiyordu, sadece pinpon maçını izlemeyi seviyordu. Ama işte yan etkiler yok muydu. Maçı izlemekten boynu, gülmekten de karnı ağrımaya başlamıştı. Berkant Toygar’ı evden çıkmadan önce son bir kez daha davet etti.

B: Toygar sen de gelsene.
T: Nereye gidiyorsunuz ?
B: Hacı aklımızın estiği yere gidiyoruz. Arabayla çıkıyoruz, gördüğümüz herhangi bir yol, bir tabela, bir şarkı bizim yolumuzu bulduruyor.
T: Mesela yolda Papaz’ın çayırı diye bir tabela görseniz papazı bulmadan bırakmıyor musunuz Berkant ?
B: Hee illa o papazı buluyoruz.
T: Ben almayayım be Berkant. Yok papazı değil çayırı buluyoruz desen belki gelirdim.
B: Lan hem papazı hem çayırı buluyoruz.
T: Neyse Berkant bırakın beni, siz kaçın kurtarın kendinizi.
I: Huysuzsun Toygar. Nolur gelsen.
T: Işılsu ben düşmanı oyalarım hadi siz kaçın.
I: Huysuuuuuuuuuuuuuuuuuz.
T: Düşmana yerimizi belli ediyorsun Işılsu, sessiz ol.
I: Offf, hadi Berkant gidelim. Görüşürüz Toygar.
T: İyi eğlenceler size.

Toygar dizilerini seyretmeye hazırlanırken, Berkant ile Işılsu da arabalrına binip yola koyulmuşlardı. Altunizade’den E5’e çıkarlarken gördükleri tabela yönlerini belirlemişti : Edirne. Ankara’ya gidecek halleri yoktu ya, zaten oradan gelmişlerdi. Edirne’ye doğru sürdüler ve yol boyunca Rafet El Roman aksanıyla şarkı söylediler: Bak ne diyorum, gizlemiyorum, sensiz yaşamak zor geliyor bana, Her an içimdesi, her an kalbimdesin seni seviyorum, seviyorum.

Edirne’ye geldiklerinde, önce bir şehir turunun ardından Selimiye camisini ziyarete gittiler. Gezdiler, gezdiler, gezdiler…

I: Berkant ne kadar güzel bir cami değil mi ?
B: Evet Işılsu gerçekten çok güzel.
I: Ne kadar büyük Berkant…
B: Büyük gerçekten.

Sonra çıktılar camiden, Edirne’nin çarşısını gezdiler, orada tarihi bir han buldular.

I: Berkant burada kalalım mı ?
B: Sen istiyorsan kalalım Işılsu.
I: Tamam hadi bir odaları gezelim. Beğenirsek, fiyatına falan da bakarız.

Odaları gezdiler, dolaştılar. Alçak kapılardan geçtiler, taş odalar gördüler, beğendiler. Resepsiyona gittiler oda fiyatlarını sordular.

I: Pardon bakar mısınız ?
Resepsiyonist: Buyrun, nasıl yardımcı olabilirim size ?
I:Biz bir gece iki kişi konaklama fiyatları hakkında bilgi alabilir miyiz acaba ?
R: Tabii. Nasıl bir oda arzu ederdiniz, suit filan mı yoksa standart odalarımızdan mı ?
I: Standart odalarda bir gece konaklamak ne kadar acaba ?
R: İki kişi kahvaltı dahil, 100 EUR.
I: Hilton’a mı geldik biz Berkant ?
B: Hahahaha
R: Efendim hanfendi ?
I: 60 EUR olmaz mı ?
R: Mümkün değil hanfendi.
I: En son kaça olur ?
R: Pazarlık yapmak müessesemizin tasvip etmediği bir durumdur aslında ama sizin için 90 EUR olur.
I: Pazarlık yapmayı müesseseniz tasvip etmiyorsa, neden pazarlık yapıyorsunuz benimle ?
R: Müşteri memnuniyeti en temel ilkemizdir hanfendi
I: 70 EUR’dan bir kuruş fazla vermem.
R: Olmaz hanfendi, yapamayız.
I: Niye yapamıyormuşsunuz ?
R: Müessese kültürümüz buna müsaade etmez efendim.
I: Müşteri memnuniyetine noldu ?
R: Siz henüz müşterimiz değilsiniz hanfendi ?
I: Çok sinirbozucu birşeysin sen yaa
R: Efendim ?
B: Hahahaha
I: Yok bir şey, İyi günler size. Gel Berkant ben kalmaktan vazgeçtim.
B: Işılsu istiyorsan kalırdık ya.
I: Yok Berkant ben bunların müessese kültürlerini sevmedim. Kim seviyorsa onlar kalsın.
B: Ehh peki acıktın mı ?
I: Evet. Çarşıda güzel bir kebapçı görmüştük hatırladın mı ?
B: Evet hadi oraya gidelim, bir güzel karnımızı doyuralım sonra eve gideriz.

Kebapçıya gittiler, bir güzel karınlarını doyurdular ve arabalarına atalyıp İstanbul’a döndüler. Saat gece yarısını biraz geçmişti ki, eve geldiler. Toygar o sırada Fenerbahçe kazandığı için keyifle tüm futbol programlarını izliyordu. Eee Fenerbahçe’nin büyüklüğü sadece kupaların, şampiyonlukların büyüklüğü değildi.

T: Nereye gittiniz siz ?
I: Söylemeyelim buna Berkant, bu huysuz bizle alay eder durur söylersek.
B: Hem meraktan çatlasın salak.
T: Ya ne alay edeceğim, en fazla iyi ki gelmemişim derim.
I: Edirne’ye gittik.
T: Ohh beee iyi ki sizle gitmemişim.
I: Ama çok güzeldi. Edirne tam bir Osmanlı şehri.
T: Selimiye’yi de bir mimarla gezmek güzel olmuştur ama Işılsu. İşte minarenin üç şerefesine çıkan üç ayrı helezonik merdiven falan anlattıkça anlatmıştır artık Berkant sana.
I: Üç değil dört şerefe vardı.
T: Hayır dört minare ve her bir minarede üçer şerefe var Selimiye’de.
I: Bir dakika ya şerefe ne ?
T: Hani minarelerde müezzin çıksın ezan okusun diye balkon gibi bir çıkıntı var ya onlara şerefe denir.
I: Peki niye üç tane şerefe var ? Bir tane yetmiyor mu ?
T: Eskiden mikrofon yokmuş, sanırım her bir şerefeye birer müezzin çıkıp 12 kişilik bir koro şeklinde ezan okunurmuş.
I: Allah allah eee nedir bu merdiven hikayesi ?
T: İşte bir minaredeki üç şerefeye adam üç ayrı merdiven yapmış ve bu merdivenler minarenin içerisinde kesişmiyormuş. Böylece üç müezzin birbirleriyle karşılaşmadan aynı anda minareye çıkıp aynı anda inebiliyorlarmış. Bunları anlatmadı mı Berkant sana ?
I: Hiçbirşey anlatmadı.
T: Ohooooo sağamamışsın ineği hahaha.
I: Sen bunları biliyor muydun Berkant ?
B: Tabii ki biliyordum Işılsu, ben mimarım.
I: Başka neler biliyordun Berkant ?
B: İşte akustiği şahanedir. Kandildeki isleri biriktirirler falan filan.
I: Kandildeki isler mi ?
T: Aydınlatma kandillerle yapılırmış eskiden ve adam oraya öyle bir havalandırma yapmış ki, kandillerin alevleri is yapmasın diye hepsini duvar kenarlarındaki kaplarda topluyormuş.
I: Aaaaaaa vay beee.
B: Eee adam boşuna Mimar Sinan olmuyor.
T: Bir de o kaplardaki islerden de mürekkep yaparlarmış. Berkant ilk ekolojik bina örnekleri sayılmaz mı bunlar ?
B: Valla temel mantığı aynı ama projenin bütününde böyle bir anlayış olmadığından ekolojik bina sayılmaz sanırım. Olsa olsa ekolojik uygulama sayılabilir.
I: Ya Berkant sen manyak mısın, neden bunları bana gezerken anlatmadın ?
B: Sormadın ki.
T: Hahahahaha
I: Sormam mı gerekirdi Berkant yaaaa ?
B: Murat Belge’nin kitabını okuyorum diye dalga geçmiştin ya Işılsu.
I: Dalga falan geçmedim, sadece sordum.
B: Tabii, Çin’e gitsen, sırf bir mimarsın diye Çin mimarisi haakkında kitaplar mı okuman gerekiyor sorusunda nedense bir ironi, bir alay sezmişim ben öyle kendi kendime.
T: Hahahaha
B: Hem sen sıkıcı bulmuyor muydun bunları ? Mesela geçen Dali sergisine gidecektik, Dali’nin Luis Bunuel ile çektiği kısa filmi izletmeye çalıştım sana, izlemedin.
I: Berkant uzun zaman sonra ilk kez görüşüyoruz ve sen kavuşmamızın takriben 22. dakikasında Dali’nin kısa filminden bahsediyorsun.
T: Hahahahaha
B: Kavuşmamızdan kaç dakika sonra Dali’den bahsedebilirim Işılsu, bunu bir kurala bağlayalım da ben bir daha benzer bir hata yapmayayım.
T: Hahahahah
I: Offf Berkant offf.

Toygar çok eğlenmiş bir halde neşe içinde tatlı tatlı uykusuna dalmak için odasına gitti. Rüyasında kendisini Işılsu ile Berkant’ın henüz daha konuşamayan huysuz bebekleri olarak gördü. Ürkütücüydü.

21 Kasım 2008 Cuma

Deli Saçması - Bir Kez Daha

İnsanlar ikiye ayrılır : İnananlar, inanmayanlar

Neye inandıkları ya da neye inanmadıkları o kadar önemli değil. Allah olur, ahlak olur, ilke olur, cadı olur, peri olur, para olur, akıl olur, fizik olur, bilim olur, sevgi olur, aşk olur, zevk olur, ölüm olur, hayat olur, başka insanlar olur, kendileri olur, ot olur, bok olur. Ama muhakkak insanoğlu birşeylere ya inanır ya inanmaz ve inanmanın nesnesine bağlı olarak bir inananlar safına geçer, bir inanmayanlar.

Kimisi hayatın saçma olduğuna inanır, kimisi ölümün. Kimisi maymundan geldiğine inanır, kimisi evrenin eşref-i mahlukatı olduğuna. Kimisi determinizme inanır, kimisi kaosa. Kimisi bilime inanır, kimisi dine.

Aslen birşeye inanmamanın sebebi genellikle başka birşeye inanmaktır. Örneğin Allah’a inanmayan biri bilimsel ispat talep eder. Oysa bilm de başka bir inançtır. Bilimin dinden daha güvenilir olduğunu savunanlar da zaten bilimin değişebilir olduğunu söylerler. Oysa din değişmez. İnsanın sürekli değişen birşeye daha fazla güvenmesi de ilginçtir bana göre. Değişime inananlar da ayrı bir hikaye tabii.

İnancın karşısına gerçeği koymuşlardır. Gerçek inancı sürekli test eder. Bir bilim adamı hipotezine inandığından onu gerçekle test eder. Oysa ne tuhaftır ki, gerçek de tanımlanabilirlikten çok uzaktır. Türk dil kurumu sözlüğünde gerçeğin karşılığı “Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat”tir. Yalanın karşılığı ise “Doğru olmayan, gerçeğe uymayan söz”dür. Doğrunun tanımı da hepsinden beterdir: “Akla, mantığa, gerçeğe veya kurala uygun”. Yani yalan, doğru ve gerçek seninle ortada sıçan oynar.

Nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur. Herşey özneldir. Genel kabul gören şeylere nesnel derler. Her ne kadar sözlükte “bireyin kişisel görüşünden bağımsız olan” diye tanımlanmış olsa da hiçbirşey bireyin kişisel görüşünden bağımsız değildir, olamaz. Everthing is personal.

Tüm bu lise düzeyi felsefi cümleleri neden mi yazdım ? Çünkü hala kendi inancını bana tıpkı benim şu an size yaptığım gibi nesnel gerçeklik diye yutturmaya çalışan insanlar var. Çünkü hala inanç perdesi ne kadar kalınsa akıl güneşi o kadar geç doğar diyen bir yönetmen var, ki o filmi de çok severim :).

Geleceğin güzel olmayacağına inanan birinin geleceğin güzel olacağına inanan birini dövmesine katlanamıyorum. Ve ben geleceğin hiç de güzel olacağına inanmıyorum.
Bir de telaş içinde ayağındaki topuklu ayakkabıyla üç adım koşup, üç adım yürüyen, anormal bir şekilde tak tak ayak seslerine beni maruz bırakan ama yine de yolda benim normal yürüyüş hızımdan daha yavaş yürüyen hatunlara katlanamıyorum.

18 Kasım 2008 Salı

Dertliyim, ruhuma hicranımı sardım da yine

Dertliyim ruhuma hicrânımı sardım da yine
İnlerim şimdi uzaklarda solan gün gibiyim
Gecenin rengini kattım içimin matemine
Sönen ümid ile günden güne ölgün gibiyim

Bahtımın yıldızı sanmıştım seni
Sensiz karanlıktır her günüm, Leyla
Ayrılık Mecnun’ a döndürdü beni
Dertliyim yürekten, üzgünüm Leyla
Sevda yaman bir çile
Çekenler düşer dile
Ayrılık ölüm gibi
Giden gelmiyor, Leyla
Gülüm yaprağım soldu
Gönlüme hazân doldu
Bir ömür harâb oldu
Onu bilmiyor, Leyla

Bu şarkıyı ilk dinlediğimde virtüözite kokusu almıştım. Değişken ritmler, temposu ile sanki üç şarkılık müziği tek şarkıda ziyan etmişti Sadettin Kaynak amca. Sonradan öğrendim ki, şarkıda zaten üç ayrı makam kullanılıyormuş. Teknik bir şov olarak düşünmüş, etkilenmiştim. Küçüktüm. Biraz daha büyüyünce, şov yapmanın sanatçı rekabetinin sonucu olduğunu düşünüp, sanatta tekniğin değil duygunun daha önemli olduğuna inandım. Basit müziklerle duygularını şahane anlatan insanlar dinledim. Aşık Veysel mesela. Tekniğin sanatta duyguları aktarmada bir araç olduğunu anladım. Bu şarkıyı hala çok seviyordum ama, tekniğine kapılmadan anlattığı duyguyu anlamaya çalışıyordum ve yüksek tempolu oynak bir melodiyle sevda yaman bir çile diyen adamın duygusunu anlattığını değil tamamen tribünlere oynadığını sandım.

Bugünse bu şarkıda bambaşka şeyler keşfettim.

Şarkı segah makamı ile açılıyor. Bu makam akşam ezanının makamıymış. Birinci kıta segah. Akşam ezanı okunmuştur. Mesai bitmiştir, günün telaşı bitmiştir. Artık hüzün başlayacaktır işten çıkıp evine dönen yalnız adama. Dertlidir, ruhuna yine aşkının acısını sarmıştır. Ruh hali gelir aklına, dertleri gelir akşam ezanının segah makamıyla. Adam içlenir evde, belki bir büyük açar içmeye başlar.

Bu noktada makam değişir. Hüzzama geçer. Hüzzam segah makamına çok yakınmış melankolik duyguları en iyi anlatan makammış. Adam bahtımın yıldızı sanmıştım seni der. Belki kadının yüzü gelir gözünün önüne, mutlu oldukları dönemden birkaç anıyı hatırlar. Daha da içlenir. Mecnun’u olduğu Leyla’ya seslenir: “Üzgünüm Leyla”.

Makam bir kez daha değişir. Nihavend olur. Farabi’ye göre Nihavend makamı insana sakinlik ve huzur verirmiş. Eskiden bu nedenle akıl hastalıklarının tedavisinde bu makam kullanılırmış. Adam melankoliden çıkıp hayata döner. Onarmak için önce hasar tespiti yapmalıdır adam. Sevda yaman bir çiledir, ayrılık ölüm gidir ama giden de gelmemektedir. Adamın harab olsa da ömrü sakinliğe ve huzura ihtiyacı vardır. Gece ilerlemiştir. Yarın yine işe güce gidecektir. Nihavend bitince şarkı da biter, adam büyüğü yarılamıştır, uykunun koynunda sakinliğini ve huzurunu bulmuştur.

Bu bir döngüdür, her akşam ezanıyla başlar, gece yarılarında uykuyla son bulur. Bu beste bir tasarımdır, bir simulasyondur. Leyla’sına kavuşamamış bir Mecnun’un ruh halinin müziğidir. Tempo, ritm, makam bu şarkıda değişmeyecek de hangi şarkıda değişecektir. Virtüözite ile duyguyu birleştirmiştir bu şahane şarkı ve bana da kalırsa, Türk Sanat Müziği’nin en orijinal şarkısıdır.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Hiç Olmazsa Biz Dönek Değiliz.

Biz sonradan doğduk
Okuduk, dinledik
İmrendik, abarttık
Sonunda uyandık davaya
Siz ogün doğdunuz
Yakıp yıktınız
Kaç yıl geçti bak
Sonunda döndünüz davadan
Hakim bey itirazım var
Hakim bey son bir sözüm var
Kayıp gençlik deyip geçme bak
Hiç olmazsa biz dönek değiliz
Biz sonradan doğduk
Batının koynunda
Alıştık sormadık
Sürüyle yol aldık sessizce
Siz o gün doğdunuz
Votkayla coştunuz
Sarhoşluk geçince
Viskiye döndünüz sessizce
Hakim bey itirazım var
Hakim bey son bir sözüm var
Kayıp gençlik deyip geçme bak
Hiç olmazsa biz dönek değiliz....

68 kuşağının çocukları olan yani 65-80 arası doğumlu şu anda yaşları 28-43 olan jenerarsyon sürekli olarak eleştiriliyor. İnançsız, değersiz, tembel, apolitik, bencil, dirençsiz vs. vs. vs. Bize x jenerasyon deniyor. Biz bilinmiyormuşuz, anlaşılamıyormuşuz. Neden ? Biz asosyalmişiz. Neden ? Bizim büyük rüyalarımız yokmuş. Neden ? Bencilmişiz. Neden ? Mücadele etmiyormuşuz, teslim oluyormuşuz. Aşk nedir bilmiyormuşuz. Paylaşmayı bilmiyormuşuz. Sadece şikayet ediyormuşuz. Dünyanın, hayatın merkezine kendimizi koyuyormuşuz. Bilgisayar oyunlarıyla büyüyor, kitap okumuyormuşuz. Hayal kurmuyormuşuz. Televizyon aptallarıymışız. Duyarsızmışız. Girmediğimiz savaşlarda kendimizi mağlup sayıyormuşuz. Amaçsızmışız. Davasızmışız. Seksin, alkolün uyuşturucunun pençesindeymişiz. Yalnızmışız, beraber yaşama kültürümüz yokmuş. Yabancılaşıyormuşuz. Matrixmişiz. Örgütsüzmüşüz. Çocuk yapmıyormuşuz, büyüklere saygımız yokmuş.

Yani şahsen 20 senedir aynı teraneyi dinlemekten çok sıkıldığımı söylemek istiyorum. Bir kere ben madem bencil bir kuşağım, büyüklerime saygım yok bana ne diye 20 senedir aynı şeyleri anlatıyorsunuz. Belli ki bir kulağımdan giriyor öbür kulağımdan çıkıyor. Bana neden 5 senedir evlen diye baskı yapıyorsunuz. Kendimi kandırıyormuşum ya ben değer erozyonu filan varmış ya, size ne. Ne sizin kahramanlarınız, ne devriminiz, ne ülkünüz, ne şiirleriniz, ne o arkadaşlarınızı öldüren duygusallığınız, hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Büyük hayalleriniz için hayatlarınızı feda etmekten kaçınmayan, birbirinizi öldüren sizler değil misiniz ? Acı çeken, çektiren siz değil misiniz ? Sonra beni sınavlara sokan, dersanelere gönderen, Amerikalar’da okullara gönderen sizler değil misiniz ? Elinizde şarap kadehiyle villanızın bahçesinde ölen arkadaşlarınızı sizler anmıyor musunuz ? Bizi tüketim toplumu yapan siz değil misiniz ? Frankenstein gibi yarattığınız nesilden korkan, bizden nefret eden sizler değil misiniz ?

Bir kere biz en azından mutlak doğruya inanmıyoruz. Ne tek yol devrim, ne Harbiyeli aldanmaz. Bu sebeple kimse kimseyi yüce idealler uğruna öldürmüyor bizim jenerasyonda. Evet kutsal saydığımız pek fazla değer de yok, ama kendimizi herşeyin önüne koyuyoruz yetmez mi ? Biz ne ideolojik putlara tapıyoruz, ne de sonradan dönüyoruz. Biz yaşadığımızın sorumlusuyuz, yaşattığımızın değil. Çünkü sizin deyminizle biz yalnızız, faydamız da zararımız da kendimize.

Hala patronlarımız sizler değil misiniz ? Sizin istediklerinizi yapmıyoruz diye niye kızıyorsunuz bize ? Siz çok mu dinlediniz patronlarınızı, annelerinizi babalarınızı, öğretmenlerinizi ? Yar yanağından gayri paylaşmak için herşeyi dediniz, kan ve gözyaşı dışında ne paylaştınız ? Yokluğu, yoksulluğu paylaşmakla övünüyorsunuz, biz yoksul olmamayı becerdik en azından. Biz en azından margarin alabiliyoruz, evimizde doğal gaz var. Sakın bana açlıktan ölenlerden bahsetmeyin, o açlıktan ölenler sizin zamanınızda da ölüyordu. Hatta ne yazık ki siz ideolojik ölülerinizden, dilerseniz şehitlerinizden o kadar çok bahsediyordunuz ki, kendi düşmanlarınızla, kendi dertlerinizle o kadar meşguldünüz ki, bunları görmüyordunuz bile. Duvara yazı yazdı diye birbirinizi öldüren de sizsiniz, bunu putlaştıran da. Pek çok masum insanı siz öldürdünüz, pek çok masum insana siz acı çektirdiniz.

Artık bu 70’li yıllar övgüsünden vazgeçin nolur ? O yıllar iyi falan değildi. Bunu en iyi bilen de sizsiniz. Siz yokluk nedir bilmezsiniz diye direkt bizi azarlıyordunuz ya, istediğimiz marka ayakkabıyı almadığınız zaman. Sanki yokluk nedir bilmemek suçmuş gibi, ya da herkes yokluğu bilse herşey çok güzel olacakmış gibi.

Sizin anneleriniz sizi evden dışarı çıkarmıyor diye, sizin tutkunuz, özgürlük alanınınız sokaklar diye bizim bilgisayarımıza karışıyorsunuz. Neymiş, biz sokakları tanımıyormuşuz, evimizde oturuyormuşuz, çıkmalıymışız, hayata karışmalıymışız, ne o öyle evde otur oturmuş, hava almış, gezmiş, dolaşmış. Zamanında sizin hayatınıza müdahale ediliyor diye yapmadığınız kalmamış, biz sizin dediklerinizi yapmıyoruz diye suçluyuz. Niye çünkü siz kendinizden önceki nesilden de, kendinizden sonraki nesilden de daha iyi bilirsiniz herşeyi. Sizin bildiğiniz kesindir, doğrudur.

Bu ukalalıktan vazgeçin artık. Halk için halka rağmen dayattığınız doğrular yüzünden kan döküldü bu ülkede. Hala sizin uzantılarınız yüzünden kan dökülüyor Güneydoğu’da. Yeter artık. Ve siz sizin yarattığınız düzene karışmıyoruz diye bizi eleştiriyorsunuz. İyi niyetle anlattığınız masallar yüzünden kan dökülüyor. Uyanın artık.

Şarkıda da dediği gibi, “Hiç olmazsa biz dönek değiliz”.

Bu yazı Çemberimde Gül Oya dziisinin Yurdanur’una cevabımdır. Gerçi henüz 16 bölüm izledim. Tamamını izlemedim. Şimdiye kadar küçük Yurdanur’a sempati ile bakıyorum da, büyük Yurdanur kabus gibi.

13 Kasım 2008 Perşembe

Grup Gündoğarken : Gel İstersen

Tutkular kelepçe gibidir yüreğine,
Sakın vurma özgür ol sen de.
Kendini yalnız duy, başkası olmasın
Ne eksiğin, ne de parçan.

Ahh ne çok söylemek isterdim sizlere, tutkularınız ve size olan tutkular sizi mahkum ediyor diye, olayı basitleştiriyorsunuz diye. Tutku ilkel birseydir, taklit etmek kolaydır. Tutkunun öznesi, nesnesini dinlemez, edilgenleştirir. One man showdur tutku, nesne etkilemez. Tutku paylaşmaz, tutku danışmaz. Tutku emreder, dayatır. Tutkunun ahlakı yoktur. Bir şeyi doğru olduğu için yapmaz, yapılabilir olduğu için yapar. Tutku kişiliksizdir, dinamikleri öznesindedir. O yüzden kendi kendine başlar, kendi kendine biter. Başladığında nesnesi şaşırır, noluyoruz ya olur, tutkunun öznesi terslendikçe hoyratlaşır, daha da ilkelleşir. Tutku nesnesini ele geçirdiğinde, yüreğine taktığında kelepçesini, öznesini medenileştirir, nesnesini mahkumlaştırır. O zaman roller değişir. Nesne özne olur, özne nesne olur. İşte o zaman eski özne yeni nesne çeker gider. Edilgenlik ona göre değildir çünkü. Ve gittiğinde, eski nesne yeni özne şarj ettiği tutku pillerini nesneye deşarj edemez, kendine verir tüm elektriğini. Yanar bedeni acıyla, kül olur. Küllerinden doğar bazen yeniden, ama yandığını unutmaz.

Kazanovaları, Don Juan’ları, basit tutku taklitçilerini baştacı edenlerin başları yanar. Tutku eroindir, bağımlılık yapar. Bir kere nesnesi olan, hep onu arar, özgürlüğünü ebediyen yitirir.

Gel istersen, gelme yahut da
Zaten yapacak çok az şey var
Hadi ya gel, ya gelme.

Sevmek zordur. Özgür bırakır nesnesini. Nesnesini baştacı yapar, etkinleştirir onu. Edilgen olan öznedir. İstersen gel der, yahut da gelme. Sevgi ahlaklıdır, sevgi insanidir. Taklit etmesi zordur. Sevgi karakterlidir, özgür irade ister, özgür irade sunar. Sevgi kendinden vazgeçmektir, kendini yoksaymaktır. Ama kendinden vazgeçerken, ahlakından vazgeçmez. Bu nedenle kutsaldır sevgi. Doğru bildiğini yapar, kar-zarar hesapları yapmaz.

Tutku eroindir, sevgi su. Tutku şeytanidir, sevgi ilahi. Tutku aktiftir, sevgi pasif. Tutku emirdir, sevgi rica. Tutku tutsaklıktır, sevgi özgürlük. Tutku tahakkümdür, sevgi paylaşım. Tutku yıkıcıdır, sevgi yapıcı. Tutku bir gecelik ilişkidir, sevgi uzun süreli bir evlilik. Tutku yakar, sevgi onarır. En nihayetinde tutku tutar, sevgi sever.

İnsanın amacı sevmektir.
Güzelinden yaşamak doğruca.
Tad almak dünyadan
Yaşanan kısacık ömürlerimiz ansızın bitmeden.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Zeynep'in 8 Günü filminden bir replik

Kafamda dün akşamdan beri bir replik vardı. Dehlizlerinde dolaşsın istiyorum, mahzenlerimde sarhoş olsun istiyorum gibi bir cümle. Bir kadın sesi bunu söyleyip duruyor, fakat bir türlü hatırlayamıyordum. Nihayet 24 saatin sonunda repliğin geçtiği filmi hatırladım. Filmden de yazdım tüm repliği. Issız Adam etkisiyle bu repliği hatırlamıştım. Belki benim gibi kafayı takıp da, bulamayanlar olursa internete kayıt düşüyorum. Kafayı takan olmazsa da bence güzel replik. Issız Adam sevenler bir de bunu okuyun bakalım :)

Zeynep :
Benim annem babam yok. Kimsesizim. Renksiz bir dünya kurmuşum kendime, mutluluk provası oynuyorum. Ali'yi tanıyınca o renksiz dünyanın çölüm olduğunu anladım. O, çölüme yağmur oldu. Ailem oldu. Dünyam oldu. O benim, ben oyum. Bir gece girdi hayatıma, ama şimdi yok. Ali'yi tanımadan önce ben iyiydim, ama şimdi kötüyüm. Saçmalıyorum biliyorum. Daha önce yapmadığım şeyleri yapıyorum. Bilmediğim sokaklara giriyorum, bilmediğim evlere giriyorum, tanımadığım insanlarla konuşuyorum. Ben çok korkuyorum. Onsuz hiçbirşeyin anlamı yok. Adımı bile unutmaya başladım. Hergün gezdiğim caddeleri tanımıyorum. Tanıdığım insanların yüzlerini hatırlamıyorum Nasıl yemek yenir, nasıl su içilir unutuyorum. Ekmeğin, suyun, hiçbirşeyin tadı yok. Var mıyım, yoksa yok muyum, artık bilmiyorum. At gözlüğü takayım, hayata devam edeyim diyorum, ama bu beni kendimden korumuyor. Benim onu bulmam lazım. Onunla konuşmam lazım. Nolur bana yardım et. Sana yalvarırım, bana yardım et. Nolur bana yardım et, lütfen. Yalvarırım bana yardım et.

(Telefon çalar)

Zeynep :
Bakmayacak mısın ?

(Ali’nin arkadaşı telefona bakar)

Ali’nin arkadaşı :
Efendim, bir dakika beklesene, Burda seninle konuşmak isteyen biri var.

Zeynep :
Alo

Ali :
Kimsin ?

Zeynep :
Zeynep.

Ali :
Ne istiyorsun kızım benden, neden beni arayıp duruyorsun ?

Zeynep :
Hani gelecektin ?

Ali :
Ne ?

Zeynep :
Seni özledim.

Ali :
Rahat bırak lan beni. Zaten başım belada, bir de senle uğraşamam.

Zeynep :
Başının belada olduğunu biliyorum. Bana gel, bende kal. Ben sana bakarım. Seni ne mutlu edecekse yaparım ben. Seni üzmem.

Ali :
Bi dakika, bi dakika, sen benim başımın belada olduğunu nerden biliyorsun lan? Yoksa yanındaki orospu çocuğu mu söyledi? Onun var ya, anasını sikeceğim, geberteceğim lan onu, yolunu sikeceğim o piçin, telefonu ver telefonu ver laaan!

Zeynep :
Ben, ben bara gittim seni bulmak için.

Ali :
Naptın bara mı gittin ?

Zeynep :
Evet.

Ali :
Lan salak karı, seni takip etmişlerdir.

Zeynep :
Etmediler.

Ali :
Lan nerden biliyorsun manyak ?

Zeynep :
Lütfen küfür etme.

Ali :
Ya nerden biliyorsun dedim.

Zeynep :
Ondan uzak dur dediler de ondan.

Ali :
(Ağzını büzerek) Ondan uzak dur dediler de ondan. Salak, gerizekalı, orospu.

Zeynep :
Lütfen küfür etme.

Ali :
Lan arkadaşımın evini nasıl buldun sen ?

Zeynep :
Dayı'na gittim.

Ali :
Da, da, dayı, lan dayımı nasıl buldun sen ? Neyse, bak kızım, o gittiğin barın kasasını patlattım ben. Sonra pişman oldum, parayı geri vermek istedim, ama orospu çocukları almıyorlar. Anlayacağın beni ortadan kaldırmak istiyorlar. İbnelerin itibarını zedelemişim. Bak, beni iyi dinle şimdi. Rahat bırak beni tamam mı ? Arama, yoksa senin de başın belaya girer. Anladın mı lan ? Hadi hoşçakal.

(Ali kapatır telefonu, telefondan meşgul sesi gelir. Zeynep yavaşça telefonu kapatır gitmek üzere kapıya yönelir.)

Zeynep:
Teşekkür ederim.

Ali’nin arkadaşı :
Üzülme

Zeynep :
Neden, neden üzülmeyeyim ? Beni istemiyor.

Ali’nin arkadaşı :
Ali hiçkimseyle bu kadar uzun konuşmaz, işle ilgili değilse tabii. Yani üzülme diyorum çünkü anladığım kadarıyla sen o kaleyi çoktan fethetmişsin zaten.

Zeynep :
Bahçelerinde dolaşamıyorsam, salonlarında, koridorlarında gezemiyorsam, odalarında oturamıyor, balkonlarında kendimi bulamıyorsam, dehlizlerinde saklanamıyor, burçlarında ağlayamıyorsam, mahzenlerinde sarhoş olamıyor, mutfaklarında dolaşamıyorsam, yorulduğumda sırtımı yaslayamıyorsam, mutluluğumu tavan aralarına fısıldayamıyorsam, nasıl fethetmiş olurum o kaleyi, söyler misin, nasıl fethetmiş olurum o kaleyi ben ?

11 Kasım 2008 Salı

Deli Saçması

Milyonlarca spermin arasında birinci ol yaşadığın hayata bak (Duvar Yazısı)

Bak şu konuşana diye bir film vardı. Spermleri bile konuşturuyorlardı filmin başında. Milyonlarca spermin yumurtaya ulaşmasını, yumutaya saldırılarını ve en sonunda bir tanesinin yumurtanın içine sızmasını bir animasyonla gösteriyorlardı. En güçlü sperm, belki en şanslı sperm, belki gücünü en iyi kontrol eden sperm (Kontrolsüz güç güç değildir) ve belki de en hilekar sperm yumurtanın dış çeperinden içeri sızıyordu. O kadın ve erkek kombinasyonunun o andaki en hevesli görünen spermi kazanıyordu varolma savaşını. Sonra o yumurta, o sperme ömür boyu annelik yapıyordu. Öyle böyle de değil yani, 9 ay karnında taşı, doğur, emzir, altını temizle, hastalıklarını iyileştir, giydir, okula gönder, ömür törpüsü. O sperm kısa sürelik mücadelesinin sonunda çok uzun sürecek bir mükafat alıyordu. Buna da doğal seleksiyon deniyordu.

Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu (William Shakespeare)

Olmak ya da olmamak yolunda her yol mubahtır ve ahlak insanlığın uydurduğu bir kavramdır. Spermlerin yarışında hakem yoktur, kural yoktur, muhtemelen fırsat eşitliği de yoktur. Esasen bunların hepsi uydurmadır. Yumurtanın kısacık bir gafletini kollayan bir dolu sperm muhtemelen kenarda izliyordur hile yapmadan mücadele eden spermleri. Kendilerini uygun an için diri tutuyorlardır. Pek çok babayiğit sperm yumurtanın ilk mücadele kuvvetini tüketirlerken kenarda bekleyen hilekar spermlere hizmet ediyorlardır belki. Adaletin olmadığı yerde iyiler değil, hilekarlar kazanır.

En güçlüler değil en iyi uyum sağlayanlar yaşayakalır (Charles Darwin)

Uyum, orta yol, sentez, uzlaşma bunlar karaktersiz sözcüklerdir. Özgün değillerdir. Daha önceki radikal fikirler olmasaydı hiç var olmayacaklardı. Tez – Antitez – Sentez üçlemesi gibi değil midir Anne – Baba – Çocuk üçlemesi. Çocuğun karakterini anne ve baba belirler. O nedenle çocuğun karakteri özgün değildir.

Kristalin krılıganlığı onun zayıflığının değil saflığının göstergesidir (Into The Wild filminden bir replik)

Uyumun olduğu yerde, saflık yitirilir. Kırılganlık yerini duyarsızlığa bırakır. At izi it izine karışır. Adil ve bilge bir akıl çözer bu kaosu. Ya da çözmez. Çözmezse Anne – Baba – Çocuk üçlemesi negatif seleksiyon olur. Çocuk hayırsız evlat olur.

Bir kızı bin kişi ister bir kişi alır (Bir Türk Atasözü)

Sperm erkek, yumurta kadın. Bir yumurtayı milyonlarca sperm ister bir sperm alır. Kız bin kişi arasından seçiyordu kendisini alacak adamı. Bu seçim de bazen doğal seleksiyon, bazen negatif seleksiyon oluyordu tıpkı evrimdeki gibi. Kız yanılabiliyordu, tıpkı yumurtanın yanılabildiği gibi. Bazı bebekler ölü doğuyordu, tıpkı bazı aşklar gibi. Bazı spermler hile yapıyordu varolma savaşında belki. Belki de her kız bilge bir akıla sahip değildi. Ya da aklını kullanmıyordu.

Kendim Ettim Kendim Buldum / Gül Gibi Sararıp Soldum / Eyvah, eyvah, eyvah ( Bir Neşet Ertaş Türküsü)

Aklını kullanmayıp negatif seçim yapan kız oturur, ağlar ince ince kaderine. Oysa kendi etmiştir, kendi bulmuştur. Bunu anladıkça, daha da çok ağlar. Gül gibi sararır solar. Yapraklarını döker ve yeniler kendini. Tekrar açar ve bu kez daha iyi bir seçim yapacağıını tembihler kendi kendine.

Fethedilemeyecek kale yoktur. (Memati Kurtlar Vadisi karakteri)

Seçimleri çok önemlidir kendisi için. Kalesini daha yüksek bir tepeye kurar. Fethedilmeyeceğim diye daha güçlü silahlarla donatır kaleyi. Ama, daha iyi bir asker tarafından fethedilir. Bugün kız tavlama sanatının anlatıldığı ucuz kitapların hangisini açsanız, erkek asker, kadın kale, aşk da fetihtir yazar. Bu algıyı sonuçtan en çok şikayet edenlerin yaratmış olması tarihin bir trajedisidir.

Sonuçta sperm yumurtaya girene kadar iktidar yumurtada, girdiği andan itibaren spermdedir. Ta ki kendi isteğiyle yumurtayı terkedene kadar.

8 Kasım 2008 Cumartesi

Aşçının Issız Ada'sı, Ada'nın Issız Adam'ı

Bir şef aşçı... Aşçısı olduğu restoranın sahibi... Yemeyeceği yemekleri yapıp sadece tadan bir aşçı... Her aşçı biraz gurmedir. Mutfağından çıkan yemekleri tadar ama yemez ve onun için ilk tatlar çok önemlidir.

Bir kadın, Ada, kendi kendine yeten müstakil bir ada. Adaya gelenlere tepkisel yaklaşan bir kadın, hiçbir adamın kolay kolay sahip olamayacağı ada. Biraz yabani, biraz huysuz, biraz ıssız. Tipik bir ada işte. Sahibini arayan, sahiplenilmek isteyen, ama olmazsa da olmaz diyip müstakil varlığını devam ettiren.

Aşçı adaya çıkmak ve adadaki eşsiz sebzelerden baharatlardan toplamak ister. Ada tüm hırçınlığıyla buna karşı durur. Fakat aşçı yeni bir tat için ısrarlıdır. Ada‘nın ölçüsüz hırçınlığını sorgulamasından istifade edip sızar adaya. Ada’yı fetheder. Tam bu andan itibaren aşçının “Issız Adam” dediği ada Aşçının adası olmuştur. Ama aynı anda da Aşçı ada için “Issız Adam” olmuştur.
Çünkü adanın ilk tadını almıştır aşçı. Aşçı sürekli aynı yemeği yemek istese aşçı olmaz, gurme olmaz. Gider sevdiği yemeği yapmayı öğrenir, malzemelerini bulur, dahasını kurcalamaz. Lazım oldukça, yeri geldikçe, özledikçe adanın baharatlarını kullanmak ister hepsi o.

Oysa Ada, aşçının hep aynı baharatları kullanmasını, hep aynı yemeği yapmasını ister. Aşçı ile adayı birbirine ıssızlaştran derin çelişki budur. Aşçı adadan ayrılır, karaya döner. Ada ıssızlaşır tekrar. Aşçı zaten tüm dünyaya ıssızdır. Annesine bile...

Aşçının kendini ıssızlaştırmadığı tek insan restooranın şef garsonudur. O da o “İngiliz” tarafıyla zaten aşçı için risk içermez. Garson ile aşçı ayrı işler yapmakta ve birbirlerinin işine yaramaktadırlar. “Issız” aşçının “İngiliz” garsonu, aralarında kibar, kocaman ve işlevsel bir mesafe.

Aşçı adadan ayrıldığında ona sürpriz doğum günü partisi yapar restorandakiler. Aşçı dükkana girip kimseyi göremediğinde ödü kopar. Hemen inanmıştır herkesin onu ıssızlığına terkettiğine. Bununla nasıl halleşeceğini bilemez, korkar. Aşçı zaten ilişkide olduğu herkese para vermektedir. Restorandakilere, evdeki temizlikçisine, seviştiği fahişelere... Devamlı müşterisidir fahişelerin. Aşçı olmak ölçülü olmaktır. Tuzun, biberin, şekerin ölçüsünü bilmektir. Her sebzenin farklı ısıda piştiğini bilmektir. Ne zaman neyi koyacağını bilmektir. Özel hayatını da işi gibi yaşar aşçı. Mutfağın imparatoru, yatak odasının da imparatoru olmak ister. İhtiyaç duyduğu zaman ihtiyaç duyduğu malzemeyi bedelini ödeyerek satın almak ister. Aşçının arzuları yoktur, ihtiyaçları ve gereklilikleri vardır, geçici hevesleri vardır..

Aşçı doymak için değil, tatmak için yaşar. Bu nedenle hep açtır ve annesine dediği gibi, bu aslında çok zordur. Annesine neyin zor olduğunu anlatmaz, anlatamaz.

Ada’yı da, annesini de özler ama özlemini bastıramaz. Çünkü özlemdir aşçının yaşama sebebi. Aşçıya doya doya yemeyecektin madem, bu yemeği neden yaptın sorusunu sormak anlamsızdır.

Bu soruya aşçı cevap veremez. İyi aşçılar hep erkektir ve güzel adalar da hep kadın.

4 Kasım 2008 Salı

Bir Hastane Dizisi : House M.D.

Genel olarak dizilere bakıldığında, hikayelerin işlenme biçimine göre iki temel tür olduğu söylenebilir. Karakter dizileri ve Hikaye dizileri.

Karakter dizilerinde her bölümde temel bir konsepte bağlı olarak farklı bir olay başlar, işlenir ve biter. Bir önceki bölümdeki olay yeni bölümde bir daha işlenmez. Bu dizileri sürükleyen dizilerin karakterleridir. Kara Şimşek, Mavi Ay, sitcomların tamamı, Smallville gibi diziler karakter dizileridir. Dizi yıllar önce yayından kaldırılmış bile olsa, karakterler akılda kalır. David Anderson, Maggie Hayes, Michael Knight, Al Bundy, Balky Bartacumus, Larry Appleton, Bill Cosby gibi karakterleri insan nasıl unutabilir ki…

Öte yandan bir de hikaye dizileri vardır. Bunlarda hikaye sürekli devam eder. Bir önceki bölümü izlememişseniz, izlemek çok manalı gelmez. Karakterleri istediği kadar iyi olsun, bu tür dziileri hikayeleri sürükler. Kaçak, Prison Break, Lost, Heroes gibi diziler de hikaye dizileridir.

Gizemli sağlık sorunlarının teşhislerinin ve tedavilerinin sıradışı doktor Gregory House’ın çevresinde çözümlenmesini anlatan House M.D. bir karakter dizisidir. Bu nedenle diziyi anlatmak için karakterleri anlatmak gerekir.

Gregory House, bencil, huysuz, kural tanımaz, yalnız, mutsuz, ilaç bağımlısı, topal bir doktordur. En iyi tıp fakültelerini bitirmiş, kural tanımazlığı ile başına pek çok iş açmış, bütün Birleşik Devletler’de belki de çalışabileceği tek hastanede New Jersey Princeton Plainsboro Hastanesi’nde çalışmaktadır.

Gregory House, kendine koyduğu teşhisi kendisi gibi tutkuyla uygulayacak bir doktor bulamadığı ve o zamanki karısı Stacy’nin House komadayken hayatını kurtarmak için verdiği bir karar sonucu topal kalır. Bundan dolayı hergün fiziksel acı çeker ve bu acıyı bastırmak için de ağrı kesici bağımlısıdır. Bu olaydan sonra Stacy’i asla affetmez ve ayrılırlar.

House asla beyaz önlük giymez, her hastaya bakmaz, klinikte çalışmaz. İlgisini çeken birşeye ise öyle bir tutkuyla bağlanır ki, hasta ölmek istiyorum dese öldürmez. Benim en sevdiğim bölümü olan DNR isimli bölümde, bir nevi ötenazi hakkını kullanan hastayla yaptığı pazarlık kişiliğini en çok ortaya koyan bölümdür. Hastaya der ki, izin ver seni tedavi edeyim, sonra hala ölmek istersen, bunun acısız ve hızlı bir yolunu sana bizzat ben uygulayacağım der. O hastalarla genellikle konuşmaz. Çünkü insanlar yalan söyler. Hiçbirşeye inanmaz çünkü herşey özellikle de insanlar değişir. Hastalarını hastaları mutlu olsun diye iyileştirmez. Hastaları umurunda değildir. Umurunda olan şey insana olan tutkusudur. İnsan hakkında yeni bir şey öğreneceğim diye yapar herşeyi. Tanrıya inanmaz, determinizme tutkuyla bağlıdır. Neden sonuç bağlantılarını kurmadan hasta iyileşiyor da olsa, rahat etmez. Ve tabii ki her zaman haklıdır. Her zaman hayatlar kurtarır. Her ne kadar tüm teşhisi kendi başına koyuyor olsa da diyalektik bir metoda her zaman ihtiyaç duyar. Konuştuğu insanların doktor olmaları, ya da konuştukları konunun hastalığın kendisi olması gerekmez. Hatta ilk ekibi tamamen dağıldığında bir süre hastanenin hademesiyle konuşarak teşhisler koymuştur. Kendisini şartlar yıldıramaz. Son teknoloji aletler olmadan da testleri gerçekleştirebilir. Kendisinden asla taviz vermez. Esasen bu yönleri ile biraz Ayn Rand’ın karakteri John Galt’a benzer. Ama dizi yapımcısının da esasen belirttiği gibi asıl ilham kaynağı Sherlock Holmes’dur. Sherlock Holmes afyon içer, House vicodin, Holmes keman çalar, House gitar ve piano, ilgilerini çeken bir dava yoksa her ikisi de acayip tembeldir. Holmes’un yakın arkadaşı Watson’dur, House’unki Wilson. Daha fazlası için biraz araştırma yeterlidir.

Hemen her zaman dar vakitlerde çalışmak durumunda olduğundan, olası hastalığın ya da hastalıkların tedavisine başlar ve o ilaçların etkilerini de semptomları değerlendirirken dikkate alır. Klasik bir formatı ve hikaye örgüsü vardır. Kimsenin çözemediği ölümcül bir hasta hastaneye gelir. Birileri House’un bu hastayı alması için ona sebepler sunarlar. House biraz direnir, sonra kabul eder. Önce ekibinin söylediklerini dikkate alır. Onlardan birinin söylediğini yapmalarını ister. Hasta kötüye gider. Kendisi bir teşhis koyar hasta yine kötüye gider. Sonunda Wilson ile alakasız bir şey konuşurken durumu kavrar ve tedavi eder. Bu rutin, diziyi sıkıcı yapmaz. Sonuçta House asla yanlış yapmaktan korkmaz. Çünkü onu düzelteceğine dair kendine müthiş bir güveni vardır.

Diğer karakterler de çok güzel işlenmiştir. Mesela Wilson, mesela Cuddy, mesela Foreman ve diğerleri…

Wilson House’un belki de tek arkadaşıdır. Onunla oynayabilen, içinde bir miktar House’luk barındıran ama aslen tamamen zıt. House’u iyi tanır, yapabileceklerinin farkındadır. House’un aksine Wilson bir kurtarıcı olmayı önemsediği için başarılı bir onkologdur. Hastalarıyla empati kurar, onlara iyi davranır. House ise temelde onun hastalarını önemsediğini değil, kurtarıcılık misyonunu benimsediğinden öyle davrandığını düşünür. Yani temelde House da Wilson da kendi egolarına hizmet ederler ve sadece egolarının beslendiği kaynaklar farklıdır. House eğlencedir, Wilson konfor. House motosiklettir, Wilson Volvo. House yelkenliyle dünya turudur, Wilson aşk gemisiyle Akdeniz turu. House rock’n rolldur, Wilson klasik müzik. House devrimcidir, Wilson statükocu. House buruşuktur, Wilson ütülü. House spor ayakkabıdır, Wilson kösele. House t-shirttür, Wilson kravat. House kot pantolondur, Wilson kumaş. House redbulldur, Wilson soda. House sakal bıyıktır, Wilson traş. House akıldır, Wilson inanç. House felsefedir, Wilson din. House kungfudur Wilson eskrim. House Kargözdür, Wilson Hacivat. Fakat neticede dizinin geneli için bakarsak House rakıdır, Wilson su. Cuddy’de buzdur aslında.

Cuddy hastanenin başhekimidir. House’u çalıştırmayı göze alabilen belki de ülkedeki tek başhekimdir. House’a istediği oyun sahasını vererek dehasını sunmasına fırsat verir ama bir yandan da onun hakemliğini yapmak zorundadır. House’u denetleyebilmek için her yola başvurur. House için bu da bir oyundur ve Cuddy ile mücadele etmekten memnundur aslında. House kaçar, Cuddy kovalar. House haylaz çocuk, Cuddy örnek bir annedir. House’u denetlemek için genellikle Wilson ile Foreman’ı kullanır.

Foreman tam emsal gösterilecek karakterdir. Dizinin ahlakıdır. House ile arasında saygılı bir nefret vardır. İlk başta House’un ekibinde ekibin en parlak doktoruyken, başka bir hastaneden iyi bir teklif aldığında işten ayrılır. Doktorluğuna ne kadar saygı duyuyor da olsa, House’dan nefret etmektedir. Ama ne yazık ki gittiği hastanede işler yolunda gitmez ve aslında iyileştirdiği bir hastanın tedavisi sırasında standart protokollere uygun hareket etmediği gerekçesiyle işsiz kalır. Bu son olay ve House’dan referanslı olması nedeniyle hiçbir hastane kendisine iş vermeyi kabul etmez. Foreman araftadır çünkü. Taraf olmadığından bertaraf olmuştur. Sonunda Cuddy House’un yeni ekibiyle House arasında bir pozisyon için ona iş verir. House da bu duruma ses çıkarmaz. Çünkü oyun zorlaştıkça, eğlencesi artan bir olgudur.

House, Cuddy, Wilson ve Foreman hepsi de fena halde yalnızdır. Çünkü hepsi de fena halde bireydir.

31 Ekim 2008 Cuma

Esasen Bunların Hepsi Uydurma

Samanyolu galaksisinin güneş sisteminin kokuşan bir gezegeni olan dünyada, insanoğlu insanoğluna kısacık bir süre için teğettir. Sonra herkes kendi meçhulüne yollanır. Bir başına.
İnsanoğlunu insanoğlu kılan, insanoğlunun insanoğluna teğet geçtiği o kısacık süredir: ‘biz’ öyle buyurduk. Belki beşbin yıl öncesinin Mezopotamya’sında, belki onbin yıl öncesinin Çin’inde. Öyle buyurduk.

‘Anamızdan çocuk yapmayız’ dedik, türümüzü kedilerden ve iguanalardan ve eğrelti otlarından ayırdık. ‘Zayıf kollanmalıdır!’ dedik, su kaplumbağalarından, çakallardan ayrı durduk. ‘Ne farkınız var?’ diye soranlara, ya Darwin’le ya da din kitaplarıyla karşı koyduk. Doğa’dan doğal olmayanı talep ettik, insan olduk.

Bazılarımız olayı çok ciddiye aldı. Güneşin bir alevden ağırlık ki üç defa milyon defa iki bin milyon ton ne iyi, ne fena, ne güzel, ne çirkin, ne haklı, ne haksız olduğunu unuttu. Kadıncık, bunlardan birisiydi. Güneşi zaptetmeye kalktı. Kendince ‘hayatı’ karşılıyordu.
Kül oldu, Kerem gibi yana yana.

Oysa güneş deve dikenlerini de, kahkaha çiçeklerini de ısıtıyordu.

Alev Alatlı’nın bu metnini ilk okuduğumda, henüz 18 yaşında üniversiteyi yeni kazanmış biriydim. İnsan o yaşta daha farklı beklentiler içinde oluyor. Daha mutlu, daha başarılı, daha özgür filan olacağım sanıyor. Kibir işte, belli ki o zaman daha insanmışım. Neyse o zaman insanoğlunu insanoğlu kılan sürenin kısalığına değil de “Anamızdan çocuk yapmayız dedik” ile başlayan insanlık tanımına yoğunlaşmıştım.

Doğadan doğal olmayanı talep ettik nasıl bir cümleydi anlamaya çabaladım. Biyolojik olarak anamızdan çocuk yapmamız mümkündü ama düşüncesi bile mide bulandırıcı geliyordu. Doğal olanı reddetmiştik yani, öte yandan da anamızdan çocuk yapsaydık, muhtemelen türümüz mutasyona uğrardı. Yani doğal olan anamızdan çocuk yapıp türümüzü mutasyona uğratmaktı ama biz öyle yapmadık. Bütün doğa yasaları güçlü zayıfı ezer üzerine kuruluyken, biz “zayıf kollanmalıdır” dedik. Doğadan doğal olmayanı talep etmiştik yine. Hak, hukuk, ahlak, adalet gibi kavramlar ürettik asırlar boyu. Kendimizi doğadan da doğadaki yaratıklardan da üstün gördük. Yaratılanların en şereflisi bizdik. Şeytan bile bize saygı gösterip secde etmediği için cezalandırılmıştı Allah tarafından, öyle inandık. Kavgamız kaderle yani doğa ileydi. Hastalıkların tedavisini buluyorduk, ömrümüzü uzatıyorduk, doğanın kaynaklarını hoyratça kullanıyorduk. Çünkü biz bu evrenin eşref-i mahlukatıydık, evren bizim yüzü suyumuz hürmetine yaratılmıştı. Ama işte “güneşin bir alevden ağırlık ki üç defa milyon defa iki bin milyon ton ne iyi, ne fena, ne güzel, ne çirkin, ne haklı, ne haksız olduğunu” unuttuk, “kül olduk kerem gibi yana yana”.

Bu olağanüstü metni her okuduğumda, içim kibirle dolar. Çünkü ahlakın kaynağı insanın kibiridr aslında. Evrenin en şerefli yaratığı ahlakı da kendisi uydurmuştur ve bu olağanüstü metin belki de bu yüzden esasen bunların hepsi uydurma diyerek başlar. İnsanoğlu ahlaklı olabildiği ölçüde rahat ve huzurlu, ahlaklı olamadığı ölçüde de rahatsız ve huzursuzdur. En azından ben öyleyimdir.

Sonra yıllar geçti. Nefret ettiğim bir üniversite eğitiminden geçtim. 6 senede zar zor mezun olduktan sonra 2001’de ekonomik krizle karşılaştım. Depresyon kaçınılmazdı. Kendi uydurduğumuz kavramlar yüzünden (ekonomi, ahlak) krize girmişti memleket. Yine mümkün mertebe kendime toz kondurmadan makro bakmaya çalıştım olaya. Ekonomi neden krize giriyordu. Kaynaklar az, tüketen çoktu da ondan. Kader ile kavgamızda insan ömrünü uzatmıştık ya, hastalıkları tedavi edebiliyorduk ya. Nüfus da artıyordu işte sürekli. Doğadan doğal olmayanı talep ettik ya, ölümsüzlük falan talep ettik ya, uzun ömürler diledik ya, insan olduk ya. Şu dünyayı soktuğumuz hale bak.

Adalet istedik, gelir dağılımınını dengesizliğine bak.
Uzun ömür istedik, dünya nüfusuna bak.
Özgürlük istedik, kapitalizme bak.
Eşitlik istedik, komunizme bak.
Kardeşlik istedik, savaşlara bak.

Bazılarımız bazılarımızdan daha insan olduklarını iddia etmişlerdi. İnsanın genel kibrinden daha büyük bir kibir taşıyordu bazılarımız. Üst insan diye bir kavram daha türetildi : Ubermensch. Üst insanların diğer insanlardan daha fazla yaşamaya, daha fazla tüketmeye hakları vardı. Sonra bu hiyerarşi daha da derinleşecekti.

Her neyse dedim ya depresyon kaçınılmazdı, girildi. İşte o depresyonda bu metnin üzerinde durmadığım, düşünmediğim yeni bir boyutu ortaya çıktı : “Samanyolu galaksisinin güneş sisteminin kokuşan bir gezegeni olan dünyada, insanoğlu insanoğluna kısacık bir süre için teğettir. Sonra herkes kendi meçhulüne yollanır. Bir başına.”

İnsanoğlu insanoğluna kısacık bir süre için teğetti. Sonra herkesin kendi meçhulü vardı. İnsanoğlunu insanoğlu kılan da bu kısacık sürelerdi. O zaman anladım yalnız olduğumu ilk. O zaman arkadaşlarımdan, ailemden kopuşumu anladım. Artık kendi meçhulüme yollanıyordum. Belki teğet geçeceğim yeni insanoğulları olacaktı, belki daha uzun sürecekti, belki daha kısa. İlk defa o depresyonda anlamıştım bunu.

O günden beri çok fazla teğet geçmedim insanoğluyla. Kimseyi zorlamadım da. Geçtiklerim de çok uzun sürmedi. Bugün bu olağanüstü metni tekrardan hatırlamamın sebebi ise, aldığım “ne kadar uzaklaştık ya” mesajıydı. Doğadan doğal olmayanı talep edip insan olmaya çalışan biri olarak bana bu da çok doğal geldi.

27 Ekim 2008 Pazartesi

Hayao Miyazaki'den Masallar

Çocukken okuduğunuz veya size okunan masalları düşünün. Pamuk Prenses, Kırmızı Başlıklı Kız, Külkedisi, Uyuyan Güzel, Rapunzel, Güzel ve Çirkin vs. vs. Bu masalların hepsinin belli başlı ortak özellikleri vardır.

1. İyilik ve kötülük kesin çizgilerle ayrılmıştır.
2. Hiçbirşey göründüğü gibi değildir mesajı vardır. Canavarlar, kurbağalar prense dönüşürler.
3. İyi karakterler pasiftirler, kanaatkardırlar, haksızlığa uğrarlar, kaderlerine razı olurlar ve zorluklara tahammül gösterirler. Sonunda da mutlu olurlar
4. Kötü karakterler aktif, hatta proaktiftir. Ne istediklerini bilirler, inisiyatif alırlar, bencildirler, planları projeleri vardır.
5. İyi karakterler küçük kızlardır ve masalın sonunda ödülleri beyaz atlı yakışıklı bir prens ile evlenmek olur.
6. Büyü, sihir, cadı, dev gibi olağanüstü şeyler olur masalların dünyasında.

Açıkçası çocukken masallardan hiç hazzetmezdim. Sıkıcı gelirlerdi. Mutlaka haksızlığa uğrayan iyi kızın sonunda prensine kavuştuğu hikayeler. Arada sırada çıkardı bu özelliklerin dışındaki hikayeler de tabii ki. Çizmeli Kedi mesela. Çizmeli Kedi efendisine yardım etmek için önce krala hediyeler götürerek güvenini kazanmış, sonra kralı kandırmış, efendisini varlıklı biriymiş gibi göstermiş, bir plan doğrultusunda devi kandırarak yok etmiş, efendisiyle kralın kızını evlendirerek rahata kavuşmuştur.

Ya da sihirli fasulye. Bir halk masalıymış bu da. Yoksul ve dul bir kadın ile oğlu ihtiyaçtan ineklerini sihirli fasulyeler karşılığı tuhaf bir yaşlı adama satarlar. Sonra fasulyeler göğe uzanır. Orada başka bir dünya vardır. Oradaki bir devin altınını, altın yumurtlayan tavuğunu ve altın arpını çalarlar. Fasulyeyi kesip bağlantıyı koparırlar ve refah içinde yaşarlar. Elbette bu masalın devrimci yanlarını görmüyor değilim. Ama benimsemiyorum.

Çocuklara anlatmak isteyeceğim türden masallar değil bunlar. Ne çocukların proaktif ne istediğini bilen ve bu yolda herşeyi yapabilecek cadılar olmasını isterim, ne de pasif, birey olamamış kaderlerine razı prensesler. Çizmeli Kedi gibi sahtekar yalancı olmalarını da istemem, sihirli fasulye ile tırmandıkları göklerdeki hayattan hırsızlık yapmalarını da.

Bu masal konusuna Shrek 2’den beri kafa yoruyordum. Bu masalların idealize ettikleri karakterlerin idealden çok uzak, edilgen kaderlerine razı tipler olmaları beni çileden çıkarıyordu. Oysa tüm bir insanlık tarihi insanın kaderine karşı koyması üzerine kuruluydu. Kader hasta ediyor, insanlık şifa buluyordu. Kader uçamazsın diyor, insanlık uçağı icat ediyordu.

Daha sonra Çağan Irmak’ın Ulak filmini izledim. Köydeki çocuklara hikayeler anlatan güler yüzlü amca figürü çok hoştu. Çetin Tekindor şahane oynuyor, Ulak İbrahim’in hikayesini çok güzel anlatıyordu. Hikaye ilerledikçe, gnostisizm kokusu siniyordu hikayeye ve anlatan ile anlatılan birleşiyordu. Hikayeyi beğenmiştim ama çocuklara anlatmak isteyeceğimi sanmıyordum. Çünkü çok tartışmalı şeyler söylüyordu özellikle dine, inanca dair.

Sonunda Hayao Miyazaki’nin Spritted Away (Ruhların Kaçışı) isimli çizgi filmini izlediğimde, “işte bu” dedim. İşte çocukların olmalarını isteyeceğim karakter Chihiro. Sonra Howl’s Moving Castle’daki (Howl’un yürüyen şatosu) Sophie. Miyazaki tam da ben çocukken duymak isteyeceğim masalları anlatıyordu.

Spritted Away’de Chihiro babasının işleri dolayısıyla taşraya taşınmak zorunda kalan, okulunu, arkadaşlarını, hayatını büyük şehirde bırakmış bir öğrenciydi. Yeni geldikleri taşrada yollarını kaybederek buldukları terkedilmiş görüntüsündeki hamam bir anda tüm ailenin yaşamını değiştirecekti. Annesi ile babası domuza dönmüşlerdi Chihiro’nun ve onları bu durumdan kurtarabilecek tek kişi de kendisiydi. Chihiro çalışkanlığı ile, cesareti ile, zekası ile, direnci ile ve hatta belki de hepsinden öncelikli olan ahlakıyla sadece anne babasını kurtarmakla kalmıyor, aşık olduğu nehir tanrısını da özgürlüğüne kavuşturuyordu.

Howl’s Moving Castle’da annesinin şapka dükkanında çalışan Sophie ise Issızlığın Cadısı tarafından yaşlı bir nineye dönüştürüldüğünde, oturup kaderine ağlamıyor, kendisine başka bir dünya kurmak için gizlice evden ayrılıyordu. Kalbini ateş tanrısı Calcifer’e kaptırmış büyücü Howl’un yürüyen şatosunda temizlikçilik yapmaya başlıyordu. Kralın büyücüsü Suliman Howl’un kalbini Calcifer’e vermiş, böylece hem Calcifer’i hem de Howl’u kendisine bağlamıştı. Howl, onda bulunan kalbi sayesinde Calcifer’in efendisi olmuştu. Calcifer de Howl’un kalbiyle güç kazanmış ama özgürlüğünü yitirmişti. Sophie tüm bu düzeni sevgisiyle, cesaretiyle, ahlakıyla yıkıyor, Calcifer’i de Howl’u da özgürlüğüne kavuşturuyordu. Klbini Calcifer’den alıp, Howl’a yerleştirdiğinde, kendini yorgun hisseden Howl’a söylediği söz ise halen kulaklarımda. “Bir kalp taşımak ağır bir yüktür.”

Ne iyi ve pasif, ne de kötü ve proaktifti Miyazaki’nin baş kahranmanları. Tam olması gerektiği gibiydiler. Sıradan, ahlaklı, cesur, çalışkan, azimli… Muhtaç oldukları kudret damarlarındaki asıl kanda mevcuttu Sophie’nin de Chihiro’nun da.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Halim Şefik Güzelson'a İthafen: Balık Ağzı

Saatin alarmı tam 07:00’de çaldığında Osman Galipoğlu, Sarıyer’deki 22 odalı yalısının pirinç karyolasındaki viscolex yatağında uyurken rüyasında İstanbul boğazından çıkmak isteyen bir kılıç balığının balıkçılar tarafından avlandığını izleyen bir orkinos olduğunu görüyordu. Saatin de çalmasıyla Osman Bey, yarı uyanık bir haldeyken rüyasını, odanın ısısını 18 C dereceye ayarlayan klima ve karısının yorgana duyduğu büyük aşk ile ilişkilendirmişti. Dışarıda şu an 26 C derece olan hava hiç şüphe yoktu ki, günün ilerleyen saatlerinde 33 C dereceye kadar yükselecekti. İşin içine İstanbul’un nemi de katıldığında, hissedilen sıcaklık 40 C dereceyi bulurdu.

Yataktan doğrulmak üzereydi. Dışarıda hava bu kadar sıcakken, evde üşüyüp de bu tuhaf rüyayı görmesine sebep olan klimaya küfrü bastı ve gece mavisi ipek pijaması ile jakuziye yollandı. Osman Bey, sıcak bir jakuzide sabahları 15 dakika kalmadan güne başlamaktan nefret ederdi ve çoğunlukla da daha uzun kalırdı. Jakuzi, karısının ve kendisinin tüm elbiselerinin yer aldığı dört duvarındaki dolap kapaklarının tümüyle ayna ile kaplı olduğu elbise odacığı gibi, odasındaki birkaç odacıktan birinin içinde yer alıyordu. Odacıkta jakuzideyken müzik dinleyebilmesine imkan sağlayan güzel de bir ses sistemi vardı. Odacığın kapısını içerden kapattı ve kilitledi. Karısını rahatsız etmek istemediği gibi, karısı tarafından da rahatsız edilmek istemiyordu.

Müzik sisteminin başında durdu ve her sabah yaptığı gibi Stravinski’nin ilk seslendirildiğinde hiç beğenilmeyen eseri Bahar Ayini’ni dinlemek üzere sistemi ayarladı. Eserin sesi odacığı doldurmaya başladığında jakuzi de ılık suyla doluyordu. Aslında Stravinski’nin kalabalık orkestralar için yazdığı bu bale eserinin sonradan tek bir piyanoda iki kişinin 4 elle çaldığı versiyonu daha çok hoşuna gidiyordu. Sadelik eseri daha vurucu yapıyordu Osman Bey’e göre. Seslerin, notaların deforme edilerek müzik dünyasının en şok edici eserlerinden biri sayılan Bahar Ayini’ni, kurallara başkaldırarak ortaya bambaşka yeni bir müzik koyduğu için seviyordu. Her sabah bu müzik ile önceleri “başkaldırı” olarak nitelendirilen eylemlerinin sonucunda kazandığı büyük başarılar geçiyordu gözlerinin önünden. Bahar Ayini herhangi birşeye ve tabii ki güne de, başlamak için dinlenebilecek en güzel müzikti.

Jakuzi sisteminden gelen sinyal sesi jakuzinin kullanıma hazır olduğunu kendisine bildirdi. İpek pijamasını ve çamaşırlarını çıkarıp, usulca jakuziye yerleşti. Rahat ettiğinde Bahar Ayini Le Sacrifice bölümüne geçmişti. Gözlerini kapattı ve bütün dikkatini çalan müziğe verdi. Sert vahşi ve düzensiz ritmleriyle müzik, Osman Bey’e iş dünyasında karşılaştığı zorlu engelleri düşündürüyordu. Hepsini tek tek aşmıştı. Yıkılmamak, güçlü olmak ona huzur veriyordu.

Birdenbire gözünün önüne gelen kılıçbalığı bu huzuru bozdu. Gece rüyasında mor kuşaklı bir takayla gelen balıkçılar tarafından avlanan bir kılıçbalığı görmüştü. Gariptir kendisi de aynı sularda bir orkinostu ve kılıçbalığının iri gözlerindeki kederi görmüştü. Kılıçbalığının balıkçılar tarafından avlanışını izleyen bir orkinos olmak da neyin nesiydi ki. Nerden çıkmıştı bu rüya. Hemen aklındaki düşünceleri başından kovdu ve yeniden müziğe odaklandı. Huzurunu tekrar sağlamıştı. Bir süre daha huzurun keyfini çıkardıktan sonra yeni güne yenilenmiş bir şekilde hazırdı.

***

Osman Bey’in yalısının yaklaşık 400 km. kuzeydoğusunda denizsuyu sıcaklığının yüksek olması nedeniyle yüzeye yakın yüzerek Karadeniz’den Akdeniz’e geçmek isteyen bir kılıçbalığı İstanbul Boğazı’na doğru ilerliyordu. Normalde bir ay sonra suyun sıcaklığı biraz daha düştüğünde, Akdeniz’e gitmek için hareket etmesi gerekiyordu. Sanki Akdeniz’de birine yetişecekmiş gibi sabırsızca bir ay öncesinden yola koyulmuştu.

Yüzeye yakın yüzerek, balıkçılardan zıpkın yeme olasılığını artırıyordu. Bu sebeple hızlı yüzmeliydi. Açık denizde risk daha azdı ama şimdiden boğazı nasıl geçeceğinin kaygısına düşmüştü. Boğazdaki akıntıya güveniyordu. Akıntı kendisini olumlu, balıkçıları olumsuz etkileyecekti. Bunu biliyordu ama ya akıntı durursa diye düşünmekten de kendini alamıyordu. 16 17 saat sonra sabaha karşı İstanbul Boğazını geçmeyi planlamıştı.

Bu arada da yüzeydeki uskumru, zargana gibi küçük balıkların lavralarını kolluyordu. İstanbul Boğazı’nı geçerken hızını ve gücünü azamileştirmek istiyorsa, bugün iyi beslenmeliydi.

Kılıçbalığı Akdeniz’de Deniz Kızı’na kavuşacağı an için sabırsızlanıyordu. Orkinoslar çok dalga geçmişlerdi kılıçbalığıyla deniz kızını duyduklarında. Deniz kızları masal kahramanlarıdır, dünyada deniz kızları falan yoktur demişlerse de bir türlü kılıçbalığını ikna edememişlerdi. Kılıçbalığını sinirlendirmek için deniz kızı taklidi yapan bir orkinos kılıçbalığının keskin kılıcından zor kurtulmuştu. Kılıçbalığı da bu olayın üzerine orkinoslardan ayrı durmuş uskumrularla yüzmeye başlamıştı.

Kılıçbalığı deniz kızına aşık olmuştu bir kere. Onun peşinden koşmadan duramazdı ki… Hayatını tehlikeye atarak da olsa deniz kızını aramak zorundaydı. Hatta deniz kızı gerçekten bazı denizcilerin dediği gibi kolları yavrularını beşikteymişçesine taşımak için evrilerek insan kollarına, kafalarına dolanan yosunlar da kızların saçlarına benzeyen deniz inekleri olsa bile kılıçbalığı, deniz kızını aramaktan vazgeçemezdi.

Bu arayış onun varoluşuna anlam katıyor, ona yaşama sevinci aşılıyordu. Akrabası uskumruları yiyerek beslenen orkinoslar gibi değildi o. Kendi kendine dalga geçmeseler şaşardım dedi. Bir orkinos ne anlardı ki aşktan, denizkızlarından.

***

Jakuzi keyfi bugünlük sona ermişti. Kayıp da düşmemek için dikkat ederek jakuziden çıktı. Bornozunu üzerine alırken Bahar Ayini’ni kapattı. Aynanın karşısında vücudunu incelemeye başladı. Artık 47 yaşındaydı ve vücudu atletik özelliklerini kaybedeli epey olmuştu. Ama siyahlarla mücadelesini kırların kazanmaya başladığı saçları hala yerli yerindeydi. Siyahlar tel tel taraf değiştiriyorlardı. Son zamanlarda fitness çalışmalarına ağırlık verdiğinden göbeği bir miktar azalmıştı. Ama yine de fit hale gelmek istiyorsa daha çok çalışmalıydı.

1.73’lük boyu ve 92 kg.lık ağırlığıyla çok dikkat çekici bir tip değildi Osman Bey. Yüzüne traş köpüğünü sürdü ve usturasını deri kılıfında bileylemeye başladı. Bu ustura kendisine babasından yadigardı. Ona da babasından yadigardı. Babası gibi o da usturayla traş olmaktan hiç vazgeçmemişti. Sakal traşına çok önem verirdi. Kusursuz bir sakal traşı ancak usturayla mümkün olurdu. Usturanın altın sapında dedesi Galip Bey’in daha sonradan holdinginin de logosu olacak mührü bulunmaktaydı. Usturayı dikkatlice ve ustalıkla kullanarak herzamanki gibi yine kusursuzca traş oldu. Yüzünü yıkadı, traş losyonunu sürdü.

Odacıktan dışarı çıktı. Karısı yeni uyanmış, henüz yataktan kalkmamıştı. Gülümseyerek karısına günaydın dedi ve yanına gitti. Karısı da doğruluyordu. Altın rengi saçları omzuna dökülüyor, beyaz teni üzerinde pırıl pırıl parlıyordu. Osman Bey, karısının omzuna küçük bir öpücük kondurarak,
- Benimle kahvaltı eder misin hayatım yoksa uyumaya devam mı edeceksin ?
- Kahvaltı masasını bahçeye, büyük ceviz ağacının altına kurdur. Ben de hazırlanıp geliyorum dedi Şerife Hanım, yazları bahçedeki büyük ceviz ağacının altının serinliğini çok severdi.
- Elbette dedi Osman Bey, Majestelerinin özel bir isteği var mıdır acaba kahvaltı için ?
- Yok bir tanem rejimdeyim ben. Sen de az yesen iyi edersin.

Şerife Hanım, 175 cm. boylarında 36 yaşında incecik zarif bir kadındı. Dedesi, Osman Bey’in dedesinin ortağıydı ve Kafkasya’dan birlikte İstanbul’a göç etmişlerdi. Üstüne sabahlığını giydi ve biraz önce Osman Bey’in çıktığı jakuzili odacığa gitti. “Yahu Osman 100 kere söylüyorum sana şu suları heryere sıçratma” diye söylene söylene yüzünü yıkadı, saçlarını topladı ve aşağıya indi.

Bahçeye çıktığında tam istediği yere hazırlanan kahvaltı masasına oturan Osman Bey taze sıkılmış nar suyunu yudumlamaktaydı. Bir vitamin deposu olan narın suyunu Osman Bey her sabah şifa niyetine içerdi. Şerife Hanım masaya oturdu usulca ve Osman Bey’in yarın geceki planları hakkında sorular sordu. Yarın Galipoğlu Holding’in kuruluş yıldönümüydü
- Osman sen ne düşünüyorsun yarın nasıl bir kutlama yapalım ?
- Hayatım, 20-30 kişilik en yakın dostlarımızı burada ağırlamayı düşünüyorum doğrusu. Öyle çok şatafata gerek yok dedi Osman Bey, samimi bir gece istiyordu.
- Tamam o zaman ben bahçeyi 30 kişi ağırlayacak şekilde düzenletirim yarın. Menüde özel bir talebin var mı hayatım diye sordu Şerife Hanım.
- Evet var dedi Osman Bey, dün gece tuhaf bir rüya gördüm. Ben kocaman bir orkinostum ve bir kılıç balığının zıpkınla avlanışını seyrettim. O sebeple bulabilirsem menüde şişte kılıçbalığı olacak.
- Hımm güzel seçim, yanında da rakı süper olur.
- Tabii ki, rakısız olur mu hiç.

***

Kahvaltısı bitince Osman Bey holding binasına gitmeden önce ilkokuldan sınıf arkadaşı balıkçı Mehmet’i görmeye gitti. Pek sık görüşmezlerdi, ama yine de Osman Bey zaman zaman ziyaretine giderdi bu eski dostunun. Balıkçı Mehmet, çocukluğunu hatırlatırdı Osman Bey’e. Bahçeden erik çaldıkları, birlikte denize daldıkları o güzel günleri. Yardıma ihtiyacı olduğunda yardım etmekten kaçınmazdı. Balıkçı Mehmet’in çocuklarının okul masrafları da yıllardır Osman Bey’in holdinginin verdiği karşılıksız burs ile karşılanmaktaydı. Ancak Osman Bey’in bu defaki ziyaretinin sebebi yalnızca nostalji duygusuyla eski günleri yad etmek değil, aynı zamanda yarın geceki kutlama için kılıçbalığı bulup bulamayacağını da araştırıyordu. Balıkçı Mehmet Sarıyer balıkçı barınağındaki küçük takasının önüne gelen siyah Mercedes’i görür görmez dostunu karşılamak için hemen karaya indi. Mehmet yüzünde kocaman gülümsemesiyle arabanın arka kapısına şöförden önce davrandı,
- Ooo beyim hoş geldin, vaktin var mı, ne ikram edeyim sana dedi.
- Ya Mehmet bırak bu beyim laflarını filan aynı sınıftaydık çocukken hatırlasana.
- O zaman sınıf arkadaşıydık beyim, simdi ise sen bir beysin, ben de bir balıkçı dedi Mehmet, ben babamdan bir tek haddimi bilmeyi öğrendim beyim.
- Yapma böyle ya Mehmet, beni mahçup ediyorsun, bana sade bir Türk kahvesi söyle de şöyle eski günleri analım boğaza ve güneşe karşı dedi Osman Bey.

Balıkçı Mehmet hemen yanındaki çırağa oğlum koş bize iki tane sade kahve getir, Çaycı Mustafa’ya da, Osman Bey ustamı ziyarete gelmiş, kahveler özel olacakmış de o anlar diye talimat verdi. Çırak koştura koştura uzaklaşırken Balıkçı Mehmet ile Osman Bey de takanın boğaza bakan güvertesindeki ahşap sandalyelere oturdular. Balıkçı Mehmet takayı Osman Bey’in sahibi olduğu Hayalbank’ın verdiği krediyle almıştı. Hayalbank hayallerinizi gerçekleştirir. Bankanın sloganı buydu ve logosu da mor bir kuşak üzerine beyaz Hayalbank yazısıydı. Mor kuşak hayallerin simgesiydi bankaya göre. Hayallerin parayla mutlak bir ilgisi vardı hiç şüphesiz. Hayallerini satın alırken bankadan, karşılığında geleceğini de bankaya rehin bırakıyordun ama o sonranın işiydi. Önce bir hayaller gerçekleşsindi. Balıkçı Mehmet de hayal ettiği takasındaydı işte şimdi. Hoş, takanın ruhsatı Balıkçı Mehmet’in kredi borcu bitene kadar Hayalbank’ta kalacak, borç bittiği gün Mehmet’e devredilecekti ama olsun. O gün gelene kadar da takanın üzerinde ruhsat sahibi olarak bankanın büyük bir logosu yer alacaktı. Anlaşma böyleydi.
- Eee anlat bakalım Mehmet dedi Osman Bey, nasıl gidiyor işler bir derdin sıkıntın var mı ?
- Yok beyim çok şükür çoluk çocuk sağlığına duacıyız.
- İyi iyi, aman bir yaramazlık olmasın dedi kendi kendine Osman Bey, kredi ödemelerinde falan bir sıkıntı yok di mi ?
- Biraz zorlanıyoruz ama idare ediyoruz beyim dedi Balıkçı Mehmet.
- Valla bir yaramazlık var da söylemiyorsan ayıp ediyorsun ona göre.
- Yok beyim estağfurullah, siz nasılsınız diye yanıtladı Balıkçı Mehmet.
- İyi maşallah Mehmet, yarın da holdingin kuruluş yıldönümü bahçede sade bir gece organize ediyoruz derken çaycı kahveleri getirdi. Kahvesinden bir yudum alan Osman Bey, valla Mehmet dünyanın her yerinde kahve içtim, senin bu çaycın kadar güzel kahve yapan adam görmedim dedi övgüyle, yıllardır sorarım bu adam bu kahveye ne yapıyor da bu kadar güzelleşiyor diye bir söylemedin gitti.
- Beyim söylersem sen beni ziyarete gelmezsin ki dedi gülümseyerek Balıkçı Mehmet, yarınki gece için balık falan lazımsa elimden geleni yaparım beyim diye ekledi. Beklediği an gelmişçesine, Osman Bey,
- Valla Mehmet dedi, ben şöyle büyük bir kılıçbalığı istiyorum, tadını çok severim, uzun zamandır da yemedim.
- Beyim kılıçbalığı çok azaldı bizim denizlerde, üstelik normalde kılıçbalıklarının bir ay sonra boğazdan geçmesi gerekir ama ben bir şansımı deneyeyim, bu gece bir kılıç balığı Karadenizden boğaza girerse emin ol onu ben yakalayacağım hem de babanızın yıllar önce amcama armağan ettiği o şahane zıpkınla.

Kahveler bitmek üzereydi, son bir yudum daha aldı Osman Bey ve o zaman rastgele Mehmet, rastgele diyerek kalktı, daha çok oturmak isterdim de biraz işlerim var. Beyim estağfurullah şeref verdiniz, yine bekleriz dedi Balıkçı Mehmet. Arabanın kapısını şöförü açtığında Osman Bey binmeden önce son bir kez daha Balıkçı Mehmet’e döndü ve gülümseyerek geleceğim tabii Mehmet sen benim en eski arkadaşımsın dedi.

Mehmet hemen çırağına döndü, oğlum bu gece balığa gün doğmadan çıkacağız, sen ağları hazırladıktan sonra güzel bir uyku çek kendine, ben de eve gidip akşam yemeğinde sonra zıpkınımı alıp geleceğim dedi. Çırak ağlara, Balıkçı Mehmet evine döğru yöneldi.

***

Kılıçbalığı süratle yüzmeye devam ediyordu. İstanbul Boğazına ulaşması için yaklaşık 10 saatlik bir yolu daha kalmıştı. Bu süre içinde de yeterince beslenememişti. Büyük bir uskumru sürüsünün peşine takılarak daha fazla lavra yemesi veya keskin kılıcını kullanarak levrekleri, lüferleri veya hiç olmazsa palamutları avlaması gerekiyordu.

Denizde gözünü dört açmış ilerlerken büyük bir torik gördü. 60 cm. civarı uzunluğundaki bu toriği avlayabilirse, uzun bir süre beslenme kaygısı olmadan yüzebilirdi. Kılıçbalığı hedefini izlemeye koyuldu. Süratli bir yüzücü olan torik biraz rehavete kapılmış olacak ki, amaçsızca ve ağır ağır yüzüyordu. Kılıçbalığını farketmemişti. Kılıçbalığı birden iyice derine daldı. Artık toriğin onu farketmesi çok daha zordu. Kılıç balığı toriğin yaklaşık 120 m. aşağısında tam altına doğru sokuldu. Torik yüzeyde, kılıç balığı dipte bir süre aynı hizada yüzdüler. Bu sırada kılıçbalığı toriği dikkatle izliyordu. Torik kılıçbalığının varlığından haberdar değildi. Kılıç balığı için artık av zamanıydı.

Büyük bir hızla, toriğe doğru ilerlemeye başladı. Dipten yüzeye doğru yüzdüğünden suyun kaldırma kuvvetini lehine kullanıyordu. Torik artık kurtulamazdı. Gövdesini yay gibi geren kılıç balığı tüm gücüyle kılıcını toriğe yanlamasına vurdu. Keskin kılıcı toriği ortadan ikiye ayırdı. Kılıç balığı için av tamamlanmıştı. Şimdi beslenme zamanı gelmişti.

Toriği yemeyi bitirdiğinde keyfi ve gücü yerine gelmişti kılıçbalığının. Yemek molasını bitirip hızla İstanbul Boğazına doğru yüzmeye kaldığı yerden devam etti. Artık kafası daha rahattı ve bu rahatlık ona denizkızını düşünme imkanı veriyordu.
- Denizkızı, güzel denizkızı. Ömrümce senin peşinden koştum. Seni her denizde aradım. Artık çık karşıma. Hayatıma anlam kat. Ömrün boşa gitmedi de bana nolur. Çabalarının, arayışlarının meyvesi olarak karşındayım bak işte de. Artık bize acı yok, artık bize üzüntü yok, şimdi çok mutluyum de ki, ben de mutlu olayım. Bunu fazlasıyla hakettiğimi söyle bana, mücadelen sonuç verdi de. Artık balıkçılardan ve onların zıpkınlarından korkmana gerek yok de. Artık açık denizlerde özgürce, balıkçıların, zıpkınların, ağların olmadığı denizlerde yaşayacağız de. Bu denizlerde karşımıza deniz kızları, kuşlar, bayramlar, seyranlar, şenlikler, cümbüşler, gelin alayları, teller, duvaklar donanmalar çıkacak de. Balıkçıların bu denizlere gelmeye güçleri yetmez de. Bana güzel günler vaad et. Bana mutlu günler vaad et.

***

Osman Bey için günün geri kalanı rutin geçti. İncelediği raporlar, dinlediği haberler, imzaladığı kağıtlar, konuştuğu insanlar, çözülen sorunlar, çözülmeyen sorunlar, sıkıcı toplantılar…

Akşama doğru Şerife Hanım genel başkanı olduğu EDD’nin (Eğitimi Destekleme Derneği) gecesini hatırlatmamış olsaydı, Osman Bey yalısına gidip, bahçedeki ceviz ağacını altında rakısını yudumlayarak doya doya boğazı seyredecekti. Oysa artık mecburen o sıkıntılı gecede, elinde viskisi, yüzünde en prezentabl gülümsemesi, çek defterinden eksilecek bol sıfırlı bir bağış çeki ile anlamsız bir gece geçirecekti. Belki de tüm bunları bir şova dönüştürebilirim diye düşündü.

Bazen kendi kendine düşünüyordu, tüm bu saçmalıkların içinde ne işim var benim diye. Ama olmazdı, oyunun kuralları belliydi ve bu oyunda var olmak istiyorsa Osman Bey de kurallara uygun hareket etmeliydi. Bu ülkenin gündeminde soylu bir şekilde yer almanın en ucuz ve kolay yolu, sonradan vergi matrahından düşülen hayır işleriydi. Tamam, doğrudan reklam yaptığında da harcamalar vergi matrahından düşülebilirdi ama o zaman o kadar soylu olmazdı. Ana Haber Bülteninde üstü kapalı reklam yapmakla, prime time reklam kuşağında herkesin zapladığı bir anda reklamının dönmesi arasında ciddi farklar vardı elbette. Hal böyleyken Osman Bey’in yapabileceği fazla bir şey yoktu. O geceye katılacaktı. Zaten evinde oturan karısını da bu işlerle uğraşması için bizzat kendisi teşvik etmişti. Şimdi onu yalnız bırakamazdı.

Şerife Hanım, o sırada Çırağan Sarayı’nda gecenin son hazırlıklarını yapmakla meşguldü. İkramlardan müzayedede satılacak eşyalara, konukların karşılanmasından, kimin nerede oturacağına kadar tüm detaylarla tek tek ilgileniyordu. Bu gibi küçük detaylar gecenin toplam başarısını çok doğrudan etkilerdi çünkü.

Şerife Hanım, bu geceyi tertiplemeyi ilk düşündüğünde daha mütevazi bir etkinlik hayal etmişti, ancak Osman Bey küçük dokunuşlarla bu geceyi çok görkemli bir hale getirmesini sağlamıştı. Popüler sanatçılardan, sporculardan alınan şahsi eşyaların açık artırma ile satılması fikri şüphesiz yeni bir fikir değildi ama öte yandan işe yaradığı da kesindi. Gecede şarkıcılar sahneye çıkacak, birer şarkı söyleyecek ve ardından o gece kullandıkları bir eşyalarını hemen oracıkta dernek adına satacaklardı. Bazı önemli karşılaşmalarda yer alan sporcuların imzalı formaları da sahneden inen şarkıcının yerini bir başkasına bırakacağı kısa aralara serpiştirilecekti. Böylece hem, yeni şarkıcının ses kontrol işlemleri için orkestralara zaman kazandırılacak, hem de gecenin temposu da düşmeyecekti.

Şerife hanım son incelemelerini yaptıktan sonra gecenin kusursuz geçeceğine olan inancı iyice kuvvetlenmişti. Tüm detaylar titizlikle düşünülmüştü ve herşey yolunda görünüyordu. Artık gece için kendisini hazırlamanın zamanı gelmişti. Önce kuaföre ardından makyöze ve en son da saraydaki odasına gidip hazırlıklarını tamamlamak üzere salondan ayrıldı.

***

Balıkçı Mehmet evine geldiğinde karısı İffet’e, Osman Bey’in ziyaretini anlattı. İffet’in gözleri parlamıştı. Çünkü Mehmet iri bir kılıçbalığı yakalamayı başarırsa, yüklü bir fiyata satabilirdi. Osman Bey cömert bir adamdı. Kazanılacak parayla, çocukların uzun zamandır istedikleri bilgisayarı alabilirler, yastık altına da kötü günler için bir miktar ayırabilirlerdi. İffet kocasını hemen yatak odasına gönderdi ve sen akşama kadar uyu, bu gece uykuya ihtiyacın olacak dedi. Bu, Mehmet’in geri çeviremeyeceği bir teklifti. Akşam yemekten sonra da hazırlıklarını tamamlamak için yeterince vakti olacaktı. Şöyle bir düşündü, evden 19.30’da çıksa herşeye yetişebilirdi. Karısına akşam 7 gibi yemek yiyeceğini, o saate yemeği hazırlamasını ve uyanmamış olursa uyandırmasını söyledi.

Uyandığında Servet ile Mustafa okuldan dönmüşlerdi ve sessizce annelerine akşam yemeği için yardım ediyorlardı. Anneleri sıkı sıkı tembihlemişti onları sessiz olmaları konusunda. Onlar da söz dinleyen akıllı çocuklardı.
- İyi uyuyabildin mi canım diye sordu İffet kocasının odadan çıktığını görünce, 10 dakika içinde uyanmamış olsaydın uyandıracaktım seni.
- Evet dedi Mehmet, tam zamanında kalktım ve çok güzel uyudum.
- Yemek birazdan hazır olacak, istersen bir elini yüzünü yıka da sofraya oturalım.

Mehmet o zaman acıktığını anladı ve hemen banyonun yolunu tuttu. Aynada yüzünü iyice bir inceledi. 50’sine gelmek üzere olan biri için yüzündeki çizgiler çok derindi. Balıkçılık kolay iş değildi. Gün daha doğmadan havanın en soğuk olduğu, rüzgarın bir tel gibi yüzünüzü çizdiği saatlerde herkesler uykudayken o, koca denizde yapayalnız avlanıyordu. Deniz bazen çok cömert, bazen de çok cimri davranıyordu balıkçılara.

Mutfağa girdiğinde sofra hazırdı, baş köşedeki yerine oturdu. Yemekte balık çorbası ve kıymalı patates vardı. Servet ile Mustafa yemek boyunca bize ne zaman bilgisayar alacaksın baba diye sorup durdular. Sınıflarındaki tüm arkadaşlarının bilgisayarları varmış da, herkes ödevlerini bilgisayarla yapıyormuş artık da, arkakdaşlarından geri kalıyorlarmış da anlattıkça anlattılar. Mehmet dua ediyordu o sırada : Allahım bugün boğazdan zamansız geçmeye kalkan bir kılıçbalığına rast getir beni, şu çocukların başlarını öne eğdirme.

Yemek masasından kalktı, ellerini yıkadı, uzun zamandır kullanmadığı zıpkınını kılıfından çıkardı ve inceledi. Zıpkın iyi görünüyordu. Biraz lastiği eskimişti, biraz da bakıma ihtiyacı vardı ama çok dert değildi bunlar. Artık gitme zamanı gelmişti. İffet, hadi canım rastgele, inşallah yakalarsın kılıç balığını diyerek uğurladı kocasını.

Takaya döndüğünde, çırağın da ağları gözden geçirip, yırtık yerlerini onarmış olduğunu gördü. Çırak ustasının söylediği gibi işini bitirip, takanın iç kısmındaki kanapede kestirmeye başlayalı bir saatten biraz fazla olmuştu. Balıkçı Mehmet köşesine çekildi ve zıpkınının bakımını yapmaya başladı.

Mehmet doğduğu günden beri denizi, boğazı, yüzmeyi dalmayı çok seviyordu. Balıkçı olan amcası Murat en büyük idolüydü. 7 yaşından beri her yaz amcasının çıraklığını yapmaktaydı. Amcası da Mehmet’teki deniz tutkusunun geçici bir heves olmadığını görünce ona 4 yıllık çıraklığının karşılığı olarak bir şnorkel ile bir çift palet almıştı. Mehmet ilk dalışını yaptığında 11 yaşındaydı ve bu müthiş tecrübesini hemen ilkokuldaki sınıf arkadaşı Osman’a ballandıra ballandıra anlatmıştı. O yaştaki çocuklar için kızamıktan daha bulaşıcı bir şey varsa o da hevesti ve Mehmet’in dalma hevesi Osman’a çoktan bulaşmıştı. Dalmak istediğini ilk söylediğinde babası Muzaffer Bey bunun çok tehlikeli olduğunu Osman’a anlatarak izin vermemişti. Osman ikinci defa dalmak istediğini söylerken Muzaffer Bey sinirlenmiş ve bunun olamayacağını sert bakışlarıyla ifade etmiş, üçüncü seferde ise kendini tutamayarak oğluna bağırmıştı. Osman bunun üzerine babasına küsüp odasına kapanmış ve babasına hergün bir mektup yazmaya başlamıştı. Bir babanın 10 yaşındaki oğluna bağırmaya hakkı var mı diye soruyordu mektuplarında Osman babasına, sen beni sevmiyorsun, sevsen bana bağırmazdın diyordu. Muzaffer Bey 100. mektubu aldığında, oğlunun kazandığını kabul ediyordu. Hemen kahyası Mustafa Efendi’yi yanına çağırdı ve kardeşiyle görüşmek istediğini söyledi. Mustafa Efendi, Mehmet’in babasıydı ve kardeşi balıkçıydı.

Muzaffer Bey, Osman’ı Murat’a emanet etmiş ve bunun karşılığında kendisinden ne istediğini sormuştu. Murat buna karşılık beyim çocukların gönlü olsun yeter, oğlunuza da gözüm gibi bakarım merak etmeyin siz diyerek herhangi bir karşılık almayacağını kesin bir dille ifade etmiş, tüm ısrarlara rağmen de geri adım atmamıştı. Artık Murat’ın gözetiminde Osman ile Mehmet beraber balığa çıkıyorlar, gönüllerince eğleniyorlardı.

Osman’ı çok mutlu gören Muzaffer Bey, Murat’a illaki bir jest yapmak istiyor fakat nasıl yapacağını bilemiyordu. Bir gün Osman’ı yanına çağırıp Murat amcasının isteyip de alamadığı bir şey olup olmadığını sordu. Baba bir seferinde Murat amca ile beraber dalarken boğazda kocaman bir kılıçbalığı görüp çok korktuk, Murat Amca ise ahh bir zıpkınım olsaydı onu avlardım diye üzülüp durdu dedi Osman. Muzaffer Bey, Murat’a nasıl bir jest yapacağını bulmuştu. İşe gittiğinde ilk işi satınalma müdürüne kılıçbalığı avında kullanılabilecek en iyi zıpkından bir tane alması talimatını vermek oldu. Parası önemli değil diye eklemeyi de unutmamıştı.

Yazın sonunda okullar başlayacağı zaman Muzaffer Bey, elinde piyasanın en iyi zıpkınıyla oğlunu almaya Murat’ın yanına gitti.
- Murat bu yaz oğlumu çok mutlu ettin, ben de seni mutlu etmek istedim, lütfen bu hediyemi kabul et diyerek Murat’a uzattı. Murat hediye paketini açtığında önce gözleri parladı, sonra da yaşardı.
- Beyim bu benim hep hayalini kurduğum zıpkın, nasıl buldun, nasıl bildin anlamadım, çok teşekkür ederim, ama bunu kabul edemem. Çok pahalı bu zıpkın, bunu hakedecek bir şey yapmadım ben.
- Murat bu zıpkını al ve ilk avladığın kılıçbalığını hep beraber bizim yalıda yiyelim dedi Muzaffer Bey, mangalları yakalım, kılıçbalığını şişlere dizelim, rakımızı da açalım, keyfimiz yerine gelsin. Osman’ı, Mehmet’i, beni bu mutluluktan mahrum etme. Bunun üzerine Murat zıpkını kabul etti ve Muzaffer Bey’in elini öptü.

Balıkçı Mehmet’in bakımını yaptığı zıpkın, işte o zıpkındı. Amcası yaşlandığında bu güzel zıpkını, oğulları yerine, sen olmasan bu zıpkına hiç sahip olamazdım diyerek yeğenine bırakmıştı.

***

Osman Bey, akşam saat 19.51’de Şerife Hanım ile birlikte konukları karşılamak üzere Çırağan Sarayı’nda buluştu. Karısı ışıl ışıl saçları ve beyaz tuvaletiyle bir peri gibi görünüyordu.
- Bugün herzamankinden de güzelsin hayatım dedi gülümseyerek Osman Bey, bir tek sihirli değneğin eksik.
- Dalga geçme Osman, zaten gerginim.
- Ne dalgası Şerife, şahane görünüyorsun ve korkarım şah rolünü bu gece birine kaptırmamak için çek defterime yazacağım sıfır miktarında bir artış olacak dedi Osman Bey.
- Asıl şahane olan, güzelliğimin fakir çocukların eğitimine katkıda bulunacak olması hayatım dedi Şerife gülümseyerek. Konuklar gelmeye başlamış, her yer ışıl ışıl beyaz diş olmuştu. Artık bundan sonrası belliydi: Hiç görüşemiyoruzlar, çok şıksınız bu geceler, işler nasıl gidiyorlar, o ihaleyi alarak büyük iş yaptın bizimkiler becerememiş tebrik ederimler, ne diyorsun bu hükümet böyle devam eder miler, ekonomik kriz kesin kardeşimler, neyse ya, böyle hayırlı işler de olmasa işlerden kafamı kaldıramayacağımlar, aslında emekli olup da, Bodrum’a yerleşmeyi ciddi ciddi düşünmeye başladımlar, şöyle gençliğimdeki gibi sade bir çilingir sofrasını özledimler, kızınız da Harvard’da bizim oğlanla görüşüyormuşlar, ne dersin azizim bunları evlendirsek de kurtulsaklar, valla bizim oğlan işine beni karıştırmazlar, bana kalsa bir an önce dönsün holdingde çalışmaya başlasınlar, ama tutturdu ille de doktora yapacağım diyeler, nerden çıkıyorsa bu eğitim aşkılar, amaan boşver ya bildikleri gibi yaşasınlar, sonra ben kötü baba oluyorumlar, tabii abi ya laissez faire, laissez aller, laissez passerlar.

Konukların tamamı geldikten sonra, Osman Bey ile Şerife Hanım da masalarına oturdular. Yemek servisi başlamış, orkestra hafif müzik çalıyordu. Osman Bey oturduğu yerden Üsküdar sahilindeki tüp geçit projesinin çalışmalarını duyuyordu. Bu güzel yaz akşamında keyfimi kaçırmaya kimin ne hakkı vardı ki diye düşünüyordu ki, kendisinin de bu işte parmağının olduğunu hatırladı. Tüp geçit projesi ihalesini kazanan konsorsiyumda Galipoğlu Holding de vardı. Projenin zamanında yetişmesi için gece gündüz çalışmaları gerektiğini de hatırladı. Aksi takdirde sözleşmede belirtilen çok ağır cezaları ödemek durumunda kalırlardı ki, buna asla izin veremezdi. Mecburen duymamaya çalıştı inşaat seslerini. Somon fümenin, kalamarın, karidesin tadını çıkarmaya çalıştı yemek boyunca.

Yemekler biterken, artık sanatçıların sahne alma sırası gelmişti. Orkestra daha yüksek sesle çalıyordu artık. İnşaat sesleri yerlerini davulun ve bas gitarın tok sesine bırakmıştı Çırağan Sarayı’nın eşsiz bahçesinde. Elinde İrlanda viskisi, Süreyya Akpınar’ın sahneye çıkmasını bekliyordu Osman Bey gecedeki son vazifesini yapmak için.

Süreyya Akpınar 50 yaşlarında kısa boylu gür sesli bir kadındı. Hayatı büyük mutluluklar ve büyük acılarla doluydu. Coşkuyu da, acıyı da, mutluluğu da, kederi de şarkılarına yansıtmayı iyi becerebiliyordu. Bu gece ilk plağını doldururken kullandığı mikrofonunu açık artırmayla satacaktı. Gecenin en pahalı satışının bu olacağı düşünülüyordu.

Sahnede anarşist bir rock grubu vardı ve gitarlarını satıyorlardı, pek ilgi yoktu bu satışa. Aslında bu gecede olmaktan ne onlar memnundu, ne de geceye katılan zengin işadamları. Menajerlerin işgüzarlığıydı işte. Allahtan Mesut Bey’in oğlu bu gitarı alsın diye babasını sıkı sıkı tembihlemişti de gitar 10,000 YTL’ye alıcı buldu. Sahne sırası nihayet Süreyya Akpınar’a gelmişti. Simsiyah sırt dekolteli uzun bir elbiseyle ağır ağır sahneye çıktı.
- Sizlerle bu anlamlı gecede bulunmaktan mutluluk duyuyorum dedi Süreyya Akpınar, bu gece yoksul çocukların eğitimine katkıda bulunmak için ilk plağımda kullandığım mikrofonu son kez ilk plağımdaki şarkımı söylemek için kullanıp satacağım, umarım bu mikrofonun benim için anlamını anlar ve yoksul çocuklarımızı da yüreğinizde hissederek yüksek bir fiyata satın alırsınız bu mikrofonu. Çok çabalayıp da sürekli çuvalladığım, yanımda olmasını istediklerimin yanımda olmadığı, lüzumsuz insanların akıl verdiği, kısaca hayatın bana iyi davranmadığı bir kış günü Mersin seyahatine çıkmıştım. Bir arkadaşımın yazlık sitesinde yapayalnızdım. Bu şarkıyı orada yazmıştım. Umarım tüm yoksul çocuklar da bir gün kendi sıradağlarının ardlarına yolculuklarını yaparlar.

Osman Bey bu şarkının bireyselleşmeyi savunan sözlerini çok sever, sıradağların ardına yapılan bu yolculuk ona çok dokunaklı gelirdi. Şarkıya eşlik etti.

Üzerime karların yağdığı o şehir.
Şimdi sıradağların ardında
Sıcak güneş ışınları yağıyor şimdi üzerime
Sıradağların ardında

Dile gelen fikirlerinin
Üstüne hiç vazife olmayanlarca yorumlandığı
Yorum beklediklerinin dillerinin bağlandığı
O şehir şimdi sıradağların ardında

Herbirinden farklı seslerin
Çıktığı o bol kafalı şehir
Şimdi sıradağların ardında
Kafa da tek ses de tek burada.

Aramıza sıradağlar girdi canım insanlar

Sıradağların ardında
Hava hafif, su hafif
Ben hafif, düşünceler hafif.
Müzik bile hafif
Daha az çekiyor burada
Üstündekileri merkezine dünya
Meseleler basitleşiyor
Sıradağların ardında
Bizden ayrı bir ben olunca

Şarkı bittiğinde geceye katılan herkes gençliklerine doğru bir yolculuğa çıkıp dönmek üzerelerdi. Herkesin kendini çok yalnız hissettiği, gençlikten yetişkinliğe geçişin yolculuğunu anlatıyordu bu şarkı. Osman Bey de eski günlere dönmüştü kısa bir süreliğine ama hemen toparladı kendini, açık artırma başlamak üzereydi. Süreyya Akpınar mikrofonu eline adı, uzun uzun inceledi ve sonra,
- Bu mikrofon için 25,000 YTL’den az teklif edilirse mikrofon bende kalır, 25,000 YTL’yi de ben derneğe bağışlamış olurum. O yüzden açılış fiyatı 25,000 YTL dedi. Osman Bey biraz bekledi, kimlerle yarışacağını görmek istiyordu. 30,000 YTL emlak kralı Hasan Bey teklif etti, 35,000 müteahhit Hüseyin Bey. Ama asıl rakibi biraz daha sonra ortaya çıktı, Gazete patronu Nihat Bey 50,000 YTL teklif etti. Artık ortaya çıkmanın zamanı gelmişti, Osman Bey 60,000 YTL teklif etti. Belli ki artırma çetin geçecekti. 10 dakika içnde mikrofonun fiyatı 120,000 YTL’ye kadar çıkmıştı. Osman Bey 150,000 YTL teklif etti, Nihat Bey hayırlı olsun dedi, mikrofon Osman Bey’in oldu. Süreyya Hanım, kendisi için çok anlamlı bu mikrofonun hayırlı bir işe hizmet etmesinden duyduğu menmnuniyeti ifade edip, teşekkür ederek mikrofonu takdim etmek üzere Osman Bey’i sahneye davet etti. Sahnede Osman Bey,
- Süreyya Hanım benim için çok değerli bir sanatçıdır ve bu mikrofonun onun için anlamını tahmin edebiliyorum. Bu nedenle kabul buyurursa, bu değerli mikrofonu kendisine hediye etmek isterim. Çünkü mikrofonun gerçek sahibi odur ve bana göre mikrofon onda kalmalıdır. Jesti Süreyya Hanım’ın hoşuna gitmişti.
- Çok naziksiniz Osman Bey ama bir şartla bu hediyenizi kabul edebilirim.
- Buyrun dedi Osman Bey nedir şartınız?
- Bu mikrofonu sizin adınıza saklayacağım ve mikrofonun sahibi ben olmayacağım.
- Tabii ki, benim için onurdur dedi Osman Bey ve alkışlar arasında masasına döndü. Şerife Hanım kocasından bu hareketi beklemiyordu ve çok duygulanmıştı. Seni seviyorum Osman dedi usulca. Ben de dedi Osman Bey, ben de seni seviyorum hayatım. Geceden ayrılıp evlerine döndüklerinde saat 00.12 idi. Osman Bey ile Şerife Hanım bir süre gecenin başarısını konuştuktan sonra yatak odalarına çekildiler. İkisi de sevişemeyecek kadar yorgundu. Hemen uykuya daldılar.

***

Kılıçbalığı Ağva açıklarına kadar gelmişti. Artık daha da bir heyecanlıydı. Boğazdaki akıntı ne duırumdaydı, ya balıkçılar, onlar hazırlıklı mıydı? Normalde balıkçıların kendisini bugünlerde beklemiyor olmaları gerekiyordu. Daha bir ay vardı kılıçbalıklarının Akdeniz’e gitmelerine.

Balıkçılar için bilgi önemliydi. Çünkü her balığın farklı bir avlanma biçimi vardı. Hamsi ile balina aynı şekilde avlanamazdı yani. Balina avlamaya niyetlenen bir balıkçının özel hazırlık yapması şarttı. Bu nedenle de balinanın nasıl hareket ettiğini, hangi türün ne zaman nerelerde olabileceğini bilmeliydi. Ama sonuçta asıl önemli olan denizlerin bu dev memelisini bile avlayabiliyorsa balıkçılar, kılıçbalığının da balıkçılardan korkmak için haklı nedenleri vardı.

Zamanından önce boğazdan geçmeye kalkması sebebiyle balıkçıların kendisini avlamaya yönelik bir hazırlık içinde olmamaları ihtimalinin kuvvetli olması onu biraz ferahlatıyorsa da, kaygılanmadan edemiyordu. Tabii bir de boğazın akıntısına güveniyordu. Çünkü yola çıkalı yaklaşık 15 saat olmuştu yorulmuştu. Akıntının sağlayacağı ekstra hıza ihtiyacı vardı.

Saat gece yarısını geçeli 25 dakika olmuştu. Avladığı torik sayesinde birkaç saat öncesine kadar bir açlık hissetmemişti ama şimdi yavaş yavaş acıkmaya başladığını farkediyordu. Biraz ilerisinde gördüğü bir uskumru sürüsünün peşine takılmaya karar verdi. Çünkü onların da hedefi boğazlardan geçerek açık denizlere ulaşmaktı. Hem arkalarından ağır ağır giderse, onların lavralarıyla beslenebilirdi. Öte yandan eğer balıkçıların ağına uskumrular takıldığında can havliyle ağ var, ağ var diye bağıracakları için balıkçıların ağından önceden haberdar olup, önlem alma şansı vardı. Biraz yavaşlayacaktı belki ama boğazda güvenlik hızdan daha öncelikli bir konuydu.

***
Üsküdar’daki tüp geçit inşaatı bütün hızıyla sürüyordu. Üsküdar Sirkeci arasındaki 13.6 kilometrelik mesafeyi boğaz tabanının da altından geçmek üzere boğaza her biri 1.4 km. uzunluğunda 7 adet batırma tüp tünel elmanı yerleştirilmişti. Geri kalan 3.8 km. uzunluğundaki kısım için her iki yakadan uzanacak tünellerin de inşaatleri tamamlanmıştı. Şu anda ise boğazın tabanına kazılan hendeklere yerleştirilen dev batırma tüp tünel elemanlarının birbiriyle ve karadan gelen tünellerle bağlantıları için çalışıyordu mühendisler.

Bu çalışma sebebiyle boğazdaki akıntı bir süreliğine duracaktı. Bununla ilgili proje yöneticileri çıkardıkları bir bültenle boğazdan geçecek gemilerin armatörlerini, vapur işletmelerini ve balıkçıları uyarmışlardı. Dolayısıyla Balıkçı Mehmet bu gece boğazda akıntı olmayacağını biliyordu. Zıpkınının bakımını bitirmiş takasında gece haberlerini izliyordu. Eğitimi Destekleme Derneği’nin gecesi 3. haber olarak yayına verilmişti. Osman Bey’in Süreyya Akpınar’ın mikrofonunu 150,000 YTL’ye satın alıp sonra da tekrar sahibine hediye etmesinden övgüyle bahsediliyordu. Balıkçı Mehmet de Osman Bey’i tanıdığı için gururlanmıştı.

Saat 02.30’a gelirken çırağı uyandırdı ve son hazırlıkları yapması için talimat verdi. Yarım saat içinde taka Sarıyer balıkçı barınağından ayrılacaktı.

Kılıçbalığı da uskumruların ardından ağır ağır boğaza girmek üzereydi. Yorgundu, açtı, ama bekleyemezdi de. Artık zamanı gelmişti. Çanakkale Boğazı’ndan geçiş bu kadar zorlu olmayacak dedi kendi kendine, bunu bir geçeyim kavuşacağım deniz kızına. İçindeki yaşama sevinci, deniz kızına kavuşma arzusu ona güç veriyordu. Saat 03.32’de önde uskumrular arkada kılıçbalığı Poyrazköy açıklarından boğaza giriş yapmışlardı. Artık kılıçbalığı her an tetikte olmalıydı. Hızını düşürerek uskumru sürüsünün biraz daha gerisinde kaldı. Gece kapkaranlıktı, ay görünmüyordu. Yüzeye yakın yüzen balıklar için geceleri ay ışığı önemli bir kılavuzdu.

Bu sırada Balıkçı Mehmet’in takası da balıkçı barınağından ayrılmış, boğazın iyice daraldığı Rumeli Kavağı ile Anadolu Kavağı arasında tüp geçit inşaati nedeniyle oldukça zayıflamış akıntının en etkili olduğu yere demirlemişti. Çırak ağları denize atmış, uskumruları beklerken; elinde zıpkın Mehmet’in gözleri deniz yüzeyini tarıyordu. Biraz taradıktan sonra çırağa ışıldağı yakması talimatını verdi. Radarı olsaydı, belki herşey daha kolay olurdu ancak çoluğun çocuğun ihtiyaçlarından ona sıra bir türlü gelmiyordu. Eskiden radar mı vardı dedi Balıkçı Mehmet kendi kendine, 40 yıllık tecrübeyi bugünler için edinmedin mi sen? Mehmet haklıydı, radarla herkes avlanırdı, iş radar olmadan avlanmaktaydı. Saatine baktı, 03.35’e geliyordu ve 25 dakikadır denizi tarıyordu. Güneş doğarsa, kılıç balığını yakalamak neredeyse imkansız olurdu. Dolayısıyla artık en fazla 1 saati kalmıştı.

Kılıçbalığı boğazda akıntıyı boş yere arıyordu. Aslında ana akıntıyı bulmuş fakat, çok zayıf olduğundan bu değildir demişti. Arayışları sonucunda boğazda akıntıya benzer tek şeyin biraz önce bulup da bu olamaz dediği akıntımsı olduğunu farketmiş ve büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Ay yoktu, akıntı yoktu, yorgundu, özetle herşey aleyhine işlemeye başlamıştı.

Mehmet taburesine oturmuş, denizden gözünü ayırmamaya çalışarak, termosundan fincanına kahve doldurdu. Bir elinde fincan diğer elinde zıpkın denizi gözlüyordu. Hava serindi, ama rüzgar yoktu. Fincanın sıcaklığıyla elinin ısınması hoşuna gidiyordu. Denizin prüzsüz yüzeyini gözlerken aklına Osman Bey’e verdiği söz geldi. Merak etme beyim demişti, bu gece bir kılıç balığı Karadenizden boğaza girerse emin ol onu ben yakalayacağım hem de babanızın yıllar önce amcama armağan ettiği o şahane zıpkınla. Çırağa seslendi.
- Oğlum gel kahve iç, seni diri tutar.
- Yok usta sağol, senin kahven bana çok acı geliyor.
- Ne yani çikolata gibi mi olacaktı oğlum kahve
- Valla usta geçen gün bir filmde gördüm sıcak çikolata diye bir şey içiyorlardı. Tam bana göre.
- Oğlum sen adam mı olmak istiyorsun, çikolata bebesi mi?
- Usta sen benim yaşımdayken içiyor muydun bu acı kahveyi.
- Oğlum ben amcamın yanında çıraklık yapıyordum. Sıkıyorsa içmem de, hemen başlardı anlatmaya, adamı adam eden çektiği acılardır diye. Onu dinlemektense kahveyi içmek daha az acı verirdi dedi gülümseyerek. Çırak da gülümseyerek karşılık verdi. Ağda hareketlenmeler artmaya başlamıştı.
- Usta sanırım uskumrular ağa takılmaya başladı diye sevinçle bağırdı.

Kılıçbalığı sakin denizde ilerlerken birden uskumruların ağ var feryatlarını duymaya başladı. Hemen Karadeniz tarafına doğru ani bir manevra yaptı ve tüm gücüyle yüzmeye başladı. Ama bu ani manevrası deniz yüzeyinde dikkat çekici bir hareketlenmeye sebep oldu.

Balıkçı Mehmet çoktan taburesinden fırlamış ve ışıldağını kılıçbalığının ani manevrasını yaptığı bölgeye çevirmişti. Zıpkınıyla hareketlenmenin olduğu bölgeye nişan alıp hemen tetiğe bastı. Zıpkının makarası süratle dönemeye başlayınca hemen çırağa demir alması ve motoru çalıştırması talimatını verdi. Ne yakaladığından emin değildi ama büyük bir şey yakaladığına emindi. Ama uskumrular diyecek oldu çırak. Lan bırak uskumruları da hemen dediğimi yap diye üsteledi. Çırak koşarak demiri aldı ve motoru çalıştırdı. Balıkçı Mehmet hemen Sarıyer tarafına doğru sür takayı dedi çırağa.

Kılıçbalığı sırtından vurulmuştu. Can havliyle sırtındaki zıpkından kurtulmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Işıldağın ışığı yüzünden, her yeri köpük ve yakamoz içinde bırakmıştı. Balıkçılar artık yerimi tam olarak biliyorlar diye düşündü. Sırtındaki zıpkından hemen kurtulmalıydı. Kılıcıyla zıpkının ipini kesmeye çalışıyor ama bir türlü yetişemiyordu. Uskumruların feryatlarını duyduğunda panik yaptığı için kendine kızıyordu. Oysa sakin sakin dibe inebilir ve hızlı bir şekilde uskumrulardan uzaklaşabilirdi. Bu hatasının bedelini belki de canıyla ödeyecekti. O kadar da şartlamıştı kendini, panik yapma diye. Kılıçbalığı ilerleyemez oldu, sırtındaki zıpkın tarafından çekiliyor ve büyük bir acı duyuyordu.

Taka ters tarafa doğru hareket etmeye başlayınca Balıkçı Mehmet hemen dümene geçti. Zıpkını direğe bağladı ve makarasını kilitledi. Avı artık hareket etmek istiyorsa, takayı motorunun ürettiği güçle birlikte sürüklemeliydi. Taka ilk başlarda bir dirençle karşılaştı, ama bir süre sonra avını istediği yöne rahatça sürükleyebilir olmuştu. Bu arada Mehmet de avının karşı koymamasını fırsat bilip makarayı sarıyor, böylece taka ile avı arasındaki mesafeyi kısaltıyordu. Çırak,
- Usta sence ne yakaladık diye sordu.
- Bilmiyorum oğlum ama büyük bir kılıçbalığıysa değme keyfime diye yanıtladı Balıkçı Mehmet. Merak içinde makarayı biraz daha sardı. Artık avıyla taka arasındaki mesafe 10 metreye kadar düşmüştü. Makarayı tekrar kilitledi, dümeni çırağa bırakıp dışarı çıktı. Avının ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Kılıçbalığı bitkindi, acı içindeydi ve sürükleniyordu. Karşı koymayı birkaç kez denemiş ama başaramamıştı. Gözünün önüne aşık olduğu deniz kızı geldi. Zaten deniz kızını aklından başka bir yerde görmüş değildi. Üzülme diyordu deniz kızı, buradan da kurtulacaksın, ben seni bekliyor olacağım. Bunun üzerine kılıçbalığı bir kez daha direnişe geçip sürüklendiği yönün tersine doğru tüm gücüyle yüzmeye çalıştı.

Taka sarsılmıştı. Balıkçı Mehmet gözlerine inanamamıştı. Beklediğinden de büyük kocaman bir kılıçbalığı tüm gücüyle takayı sürüklemeye çalışıyordu. Dümene koşarken 40-50 kg. olmalı en az dedi kendi kendine. Dümeni devraldı ve çırağa gittikleri yönün tam aksine hemen ağ kurmasını söyledi. Çırak koşarak dışarı çıktı. Denizde sabit kalabilmek için takanın gücünü kılıçbalığının gücüne eşitlemeye çalışıyordu Balıkçı. Çırağına ağ kurması için zaman kazandıracak ve ağ kurulduktan sonra kılıçbalığını ağa doğru sürükleyecekti. Zira her ne kadar büyük bir kılıçbalığı olsa da, zıpkın sırtındaki kemiği parçalarsa herşey berbat olurdu. Çırak,
- Tamam usta dedi, ağı kurdum.
- Ağın iplerini sağlam bir yere sıkıca bağladın mı?
- Bağladım usta.
- O zaman yanıma gel ki, denize düşme dedi Balıkçı Mehmet, ve kılıçbalığını ağa doğru sürüklemeye başladı. Kılıçbalığı iyice yorulmuş, artık direnemez bir hale gelmişti. Kendini bırakmasıyla ağa dolanması bir oldu. Kılıcıyla ağı parçalayıp kaçmaya çalışıyordu, ama kılıç balığını bir de sırtından zıpkın tutuyordu. İyice çaresizleştiğini hissediyordu. Deniz kızı tekrar girdi düşüncesine, üzülme dedi, onlar kazandı ama biz haklıydık.

Balıkçı Mehmet zıpkının makarasını serbest bırakıp ağı çekmeye başladı. Takanın yanına geldiğinde kılıçbalığının iri gözlerinde keder, kılıcında hüzün vardı. Eğer çok ağır olmasaydı, çırak bile takaya çekebilirdi onu. Mehmet tüm gücüyle ağı çekti. Kılıçbalığı gerçekten büyüktü. Balıkçı Mehmet, dümene geçti ve takasını Sarıyer balıçı barınağına doğru yönlendirdi. Barınağa geldiklerinde güneş doğuyordu. Yorgundu Mehmet ama yine de sigarasını yaktı, termosundaki acı kahveden fincanına doldurdu ve güneşin doğuşunu izlemeye koyuldu. Eve bilgisayarla gittiğinde, Servet ile Mustafa’nın yüzlerindeki sevinci hayal ettikçe keyifleniyordu.